Ruşen Çakır-Vatan
Türban krizinden çıkış hâlâ mümkün
Başbakan Erdoğan’ın iki gündür süren “öfkeli” çıkışlarının, kendine aşırı güvenden değil de, tam tersine güvensizlikten kaynaklandığını düşünüyorum. Söz konusu güvensizliğin bir genel, bir de özel ayağı var. Şöyle ki, 28 Şubat sürecinin doğrudan bir ürünü olan AKP başından itibaren benzer bir tatsızlık yaşamaktan endişe ediyor. 27 Nisan sürecinin ardından gelen 22 Temmuz seçim zaferiyle bu güvensizliğin büyük ölçüde azaldığı doğru ancak tam anlamıyla bittiği de söylenemez.
Erdoğan’ın öfkesinin ardında yatan temel neden, MHP ile giriştikleri düzenlemenin türban sorununu çözme ihtimalinin hayli düşük, bunu daha da derinleştirme riskininse epey yüksek olması. Bir sürü belirsizlik var:
1) Gül Anayasa değişikliklerini onaylayacak mı?
2) Anayasa Mahkemesi ne karar verecek?
3) Hiçbir sorun çıkmasa bile böylece sorun çözülmüş olacak mı?
4) YÖK Yasası’nın ek 17. maddesini değiştirmek gerekecek mi?
5) Muhalefetten bu konuda katkı sağlamanın imkanı olabilir mi?
6) Anayasa Mahkemesi böylesi bir değişikliğe ne diyecek?
Medya ile kavga
İşte bu belirsizlikler ve bunların doğurabileceği kaos atmosferinden en çok rahatsız olanların başında Başbakan geliyor. Yaşanan tıkanıklık ve ufukta bir açılımın da görülmemesi üzerine CHP’ye ve en çok da medyaya iyice yükleniyor. Yani bu süreci (krizi) iyi yönetememesinin faturasını medyaya, özellikle de Doğan Grubu’na kesmek istiyor.
Türban krizi derinleştikçe hükümet ve onun tabiriyle “bir kısım medya” arasındaki kavganın iyice tırmanacağı aşikâr. Erdoğan, samimiyetle bazı medya kuruluşlarının “kendi çıkarları için” itiraz ettiklerini söylüyor olabilir. O zaman yapması gereken bunun delillerini kamuoyuna ve hatta gerekiyorsa yargıya sunmasıdır.
Ancak şu var: Erdoğan pekala medyayla kavgasında sapına kadar haklı olabilir, ancak bu türban sorununu çözme işinin çözümsüz bir krize dönüşmesinde medyanın hemen hemen hiç kabahati olmadığı gerçeğini değiştiremez. Başından itibaren öyle basit ama vahim hatalar yaptılar ki özeleştiri vermekten kaçınıyorlar. Bazı gazeteciler ve aydınların tek “kusur”u, olsa olsa “bu yöntemle bu sorun çözülmez” demiş olmalarıdır. Kaldı ki mevcut yayın organlarının çoğunda “yılların sorunu tereyağından kıl çeker gibi çözüldü” türü yorumlar baskın.
Önce Gül, sonra Toptan
Ortalık iyice gerildi ama bu krizden çıkma ihtimali az da olsa yine var. Bunun için öncelikle tarafların gerginliği azaltmak için ortak bir irade sergilemeleri gerekiyor. Örneğin Başbakan, kavga etmek yerine gazetecilerle bir araya gelip neye neden itiraz ettiklerini dinleyebilir. İtirazı olan medya da amacının “bağcı dövmek değil de üzüm yemek” olduğunu kanıtlayacak bir üslup ve yaklaşım sergileyebilir.
Krizden çıkmada en esaslı rol herhalde Cumhurbaşkanı Gül’e düşüyor. Şu ana kadar açık ya da dolaylı olarak Gül’ün değişiklikleri veto etmesini dileyenler oldu. Bunun gerçekleşme ihtimali pek yok. Hele Erdoğan’ın son çıkışlarının ardından veto gelirse “Gül, Doğan Grubu’na teslim oldu” diyenler bile çıkabilir. Yine de benim bildiğim Gül bu krizin “herkesin cumhurbaşkanı” olma iddiasını kanıtlama için fırsat olduğunu görüyor olmalı. Gül’ün acele etmeyeceğini, titiz bir inceleme yapacağını ve en önemlisi itiraz ve kaygıları olan çevrelerle görüşeceğini ve onları samimi bir şekilde dinleyeceğini tahmin ediyorum. Onun göstereceği hassasiyet kesinlikle bunun sürece çok pozitif katkıda bulunacaktır.
Tekrar ediyorum: Ne kadar ince elerse elesin Gül’ün Anayasa değişikliklerini veto edeceğini sanmıyorum. Ancak değişiklikleri onaylamasına rağmen bir çıkış yolu bulabileceği kanısındayım. Örneğin Gül, “Anayasa değişikliğine evet, ama bunların yasağı kaldırdığını düşünmüyorum” diyerek topu yeniden Meclis’e atabilir.
İşte o zaman bir nevi “toplumsal mutabakat” ile seçilmiş olan TBMM Başkanı Köksal Toptan’a büyük bir sorumluluk düşer: Başörtüsü sorununu kalıcı bir şekilde çözmek için “toplumsal mutabakat” aramak.
Yoksa çok mu hayal kuruyorum?