ZEKİ OĞUZ
GÜZ GEÇİP GİDERKEN
Antik kent Kilistra’ya doğru gidiyoruz beş kişi. Naci amca her zamanki gibi neşeli, Bayram Kabadayı sazı-sözü ile bizimle. Ellerimizde fotoğraf makineleri, geçip giden anları donduruyoruz. Güz aylarının sonuna geldik ya artık bütün ağaçların altı gazel dolu. Dağların doruklarında parça bulutlar dolanıp durur. Her parçaları gelen kışın habercisi sanki.
Doğa son iki ay en çılgın renklerini sundu, dallarda yapraklar iyice seyreldi, ağaçların arasında yürürken kuru gazeller hışırdıyor ayaklarımızın altında. Güzleler bitmiş kimi yerlerde. Yamaçlarda güz çiğdemleri açmış. Hepsi de yakın zamanda kış uykusuna dalacak olmanın habercileri.
Güz ayları, hazan ve hüzün ayları der kimi, öyle demeyenler de var. Güz, benim için inadına yaşamayı, inadına varolmayı söyler, diyor bir arkadaşım. Doğru der, doğa kış uykusuna yatacak ama birkaç ay sonra yeniden sunacak bize bütün güzelliklerini.
Bir aileye rastlıyoruz yolda. Kamyonete toprak dolduruyorlar. Damın üzerine atacaklarmış. İki çocuk oynaşıyor kamyonetin çevresinde. Küçük çocuk çok ürkek, kaçıyor izin vermiyor fotoğrafını çekmemize. Ocak yakmış, çay demlemişler, bize de ikram ediyorlar. Genç arkadaş çulların arasından birkaç mantar çıkarıp közün üzerine koyuyor, yiyelim, diye. İnsanımızın konukseverliği bir daha yüreğimizi ısıtıyor.
Köyün konuk evi ve kahvehane her zamanki gibi kapalı. Antik bir yer Kilistra. Gelip gideni çok artık. Açık olsa üç beş kuruş nasiplenecekler ama yok öyle bir düşünceleri. Eskidenberi dışardan geleni sevmez bu köylü. Turizmden ekmek yenebileceği akıllarına gelmez. Mirasçısı oldukları romalılara, bizanslılara ayıp olur, diye mi bilmem.
Arabamızı bir kenara bırakıp roma köprüsüne doğru iniyoruz. Ceviz topluyorum gazellerin arasından. Bir buranın birde Çayırbağının çevizleri güzel olur. Çayırbağına gittiğimizde ceviz toplayan kadınlar ceviz ikram etmişlerdi avuç avuç. Yakınıyorlardı, ceviz bu sene çok boş çıkıyor, diye.
Barıların arasında üzüm salkımları gibi sarkıyor gılappalar. Ağaç dallarının arasında yükselen asmalar iyice kelleşmiş. Her adımım geçmiş yıllara götürüyor beni. Dağların sivrilerinde süzülüp duran bulutlardan bilirdim güz aylarının geldiğini. Güz aylarının gelmesi çok şey ifade ederdi bana. Artık yaylaların göçeceğini bilirdim. Küplere doldurulan kış kayıtları eşeklere ya da kağnıya yüklenecek ve köye götürülecek. En güzeli okulum açılacak, yaz boyu görmediğim arkadaşlarıma kavuşacağım. Sonra onlarla birlik olup bahçelere, bağlara koşacağız avar toplamaya. Omcaların arasında kalan küçük cingiller daha da ballanmıştır artık. Kargaların, serçelerin göremediği kara erikler hafiften suyunu çekmeye başlamıştır ama tam da yemeye doyulmaz zamanıdır. İğdelerin en güzel zamanıdır. En güzeli de bağ içinde, bahçelerde bizi kovalayacak bekçinin olmaması. Tümüyle bize bırakılmıştır bağ, bahçe. Hafta sonları üç beş kafadar ellerimize birer torba alıp dağa çıkarız. Nerde bol alıç var, yaban armıdı var, biliriz. Akşama doğru köye dönerken tıka basa dolu olur torbalarımız. Sabah okula giderken alıç, armıtla doldururuz önlüklerimizin ceplerini.
Köy ile Sille arasında Söğütlü dediğimiz derenin bir yakasında bizim köylülerin bahçeleri, bir yakasında Sillelilerin bağları vardı. Bağlar bozulmaya başlamadan önce, perşembe günleri bütün Silleliler doluşurlardı Söğütlüdeki bahçelere, bağlara. Şenlik yaparlardı, gereği derlerdi buna. Calla yemeden dönmezlerdi evlerine. Biz bir tepeye oturarak imrenerek seyrederdik şenlik edenleri.
Bir kadın el ediyor yanına varmamız için. Ocak yakmış evinin önüne. Kocaman bir kazan var ocağın üzerinde. Elindeki tabakla tahta kaşığı uzatıyor, pancar pekmezi, buyrun tadına bakın, diyor. Birer kaşık alıp tadına bakıyoruz. Şahane bir tadı var. Fotoğraf çekmemize izin vermiyor, kocam görürse kızar, diye. Kadınlar değil ama kocalar bağnaz.
Yaz kurak geçmesine rağmen çaydan akan su epeyce yeğin akıyor. Köprüyü geçince solda bir çeşme var. İyice azalmış çeşmenin suyu, bir milin inceliğinde akışı. Bu çeşmenin başında ateş yakıp yemeğimizi yemeyi düşünüyoruz. Bir köylü geliyor yukardan, selam verip dikiliyor karşımıza. Deyneğiyle bahçelerin bitiminde bir yeri gösteriyor. Ordaki çeşme daha gür akıyor, ateş yakabileceğiniz ocak da var, diyor. Yapıyoruz dediğini.
Yemeğimizi yerken ne kadar şanslı bir bölgede, şehirde yaşadığımızı düşünüyorum. Bütün güzelliklere heran ulaşmak mümkün. Karakış bastırmadan yürünebilecek o kadar güzel vadiler var ki. Toroslardaki bütün vadiler, Göksu Irmağının geçtiği yerler, Mavi Boğaz, Ihlara, Taşkent Boğaziçi beldeleri, Bozkır Kocaçay, Dedemli tarafları, Altınapa-Derbent-Başara yolu, biraz daha uzaklara gidilse, insanın dönmeyesi tutan Gevne Vadisi.
Aslında karakışta da güzeldir şu saydığım yerler. Yeter ki doğayı sevmeyi bilin.