Konya Köylerinden bir izlenim

21 Aralık Çarşamba gecesi, gülyüzlü dostumuz Muzaffer Tulukcu bey telefonla aradı “Abi yarın bir köy gezisi ne dersin?” dedi. Zaten geçen hafta da gitmiştik tadı damağımda kalmıştı. Çok severim Konya köylerinde gezmeyi.

İsmail Desteli


Eski Konya'da bir söz vardı. “Dadırma gara gelini dadarsa gine gelir”. Dilenciler için söylenirdi. Hiç “Hayır” der, miyim? “Hay hay” dedim. Perşembe sabah dokuzda kapım çaldı çıktım, Muzaffer Hoca. Yine yanında değerli dost Ali Bekir Gültekin bey var. Aracın içine dikkatli baktım. Dağların yağız ihtiyar delikanlısı Çalı Dergisi sahibi ve her şeyi tabir caizse fotoğrafçıların kralı Zeki Oğuz bey var. Sevinerek selamlaştık arkasından erkence yola koyulduk.


İlk durağımız Tulukcu Hoca'nın memleketi Akörendi. İlçeye girmeden mezarlığı ziyaret ediyoruz. Akören dergisi için kabristandan bir iki fotoğraf aldıktan sonra ilçeye uğradık. Akören Dergisi ve Memleket Gazetesinin Temsilcisi değerli ağabeyimiz Ali Osman Çaldağ'ı ziyaret edip yanında bulunan yarenleri ile çay içiyoruz. Biraz sohbeti koyulattıktan sonra (ama ne tatlı sohbetti) mihmandarımız Çaldağ'ı da aracımıza alıp Kayasu (May) kasabasına doğru yola koyuluyoruz. Muzaffer bey bana “Abi sen yatır türbelerine meraklısın. Seyit Harun hazretlerinin kardeşi Seydişehir'e giderlerken vefat etmiş. Körpe Seyit'in kabri var. Ziyaret edelim mi?” diye soruyor. “Tabi” diyorum. Ziyaretten sonra Kayasu Belediyesi'ndeyiz. Belediye Başkanı Sayın Mehmet Tekbaş ve beraberindekiler, bizi bir Konya köylüsü sevgi ve muhabbeti ile karşıladılar.


“Sadıklar Çomaklar çukur çimen tekke May


Dolaştım dağı taşı yoruldum vay anam vay.”


diyorum. Yorgunluk çayları geldi. Oradan buradan sohbet ederken daha evvelden çok namını duyduğum ama kendisini tanıma fırsatı bulamadığım Maylı Deli Hoca namıyla maruf çok bilgili âlim aynı zamanda kızınca galiz küfürler eden hocayı merak ediyorum. Orada bulunan herkes yakından tanıdıkları Hoca Efendi merhumun marifetlerini bir bir ortaya döküyorlar. Bende de ilginç menkıbeleri vardı ama Başkan bir hikayesini anlattı:


Yakın köylerden birinden 4 kişi gelmişler ikisi kardeş diğer ikisi de enişteleri bir veraset işinde anlaşamamışlar hocaya fetva için gelmişler. Konu Şer'i Kanundan. Kızların bir hisse erkek kardeşlerin iki hisse alması imiş. Hoca da “Camiye gidin bu konuda vaaz edeceğim orada dinlersiniz” demiş. Camiye gelmişler dinlemişler. Hoca “Allah'ın kanunu bu, kızlar bir hisse alır oğlanlar iki hisse” deyince damatlardan biri “Olmaz hocam yanlış, öyle şey mi olur” diye çıkışmış. Hoca da dayanamayıp “Niye olmasın olur ulan eşşoğlueşşek sen Allah'tan iyi mi biliyon” diye azarlamış damadı.


“Ben de anlatayım” dedim sohbette. Bir gün yağmur yağmayınca yağmur duasına çıkar May ve çevre köyler ama yağmur yine yağmaz. Hoca bir hafta evine kapanır dua eder. Köylüler de hocanın duada olduğunu bilmektedir. Hoca bir gün öğleye doğru penceresini açar köylülere seslenir: “Bu tarafa gelin hepiniz elinizi semaya açın” der. Söyleneni yaparlar. Kendisi de pencereden semaya ellerini açar. Ve “Ey yüce Allahım bize gönderdiğin yüce kitabımız Kuran'daki yazılanları ve duaları hep okudum her şeyleri yerine getirdim sanırım. Hala yağmur vermedin. Ya, senin gönderdiğin, ayetler yanlış (Haşa) ya da ben yanlış okuyorum. Bütün canlılar dualarını sana gönderip rahmetini istiyorlar ver artık şu yağmuru Ya rabbi” der ve 10-15 dakika sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağar. Eski adamlar böyle deliydi ama içi sadakat ve bilgelikle doluydu. Deli dolu bir muhterem zatmış Maylı Deli Hoca. Daha çok menkıbesi var bende. Allah rahmet eylesin, kabri cennet olsun.


Sayın Reis ve arkadaşlarının “Yemeğe kalalım” ısrarına “hayır” diyerek ayrılırken Ali Bekir “Şurada bir marangozhane var, orada bir tahta parçasının üzerinde 'Allah'lafzı var” dedi merak ettik baktık hakikaten tahtanın üzerinde kuran yazısı ile Allah lafzını görüyoruz. Akören'deyiz. Öğle vaktiydi. Muzaffer bey bizi bir lokantaya götürüyor, içerisi bir hayli kalabalık. Bir masa bulup oturuyoruz. Birer mercimek çorbasının ardından birer de köfte ısmarlıyoruz. Çorba ve yemeklere diyecek yoktu, çok lezizdi. Neme lazım tadı damağımızda kaldı, derken yılların tecrübesi Zeki Oğuz bana lokantanın tabelasını gösterdi, “Üstadım fast food Akören'e de gelmiş” dedi. Baktım “Ertaş fast food” yazılıydı tabelada. Hem güldürdü hem de yemeklerin lezzetini gölgede bıraktı. “Bizim dilimizdeki aşevi veya kültürümüze girmiş lokanta dururken fast food olmamış” diye konuşurken durumu fark eden Muzaffer bey “Haklısınız ben onu Ertaş'la görüşeceğim” dedi.


Öğle namazlarını kılıp Karahüyük köyüne doğru yola koyulduk. 4-5 km'lik yol çabucak bitiyor. Muhtar Hasan Arı ve köylüleri muhtar odasında bizleri beklerken buluyoruz. Köylülerle biraz sohbet ediyoruz. Çok dertliler daha ilk tanışmada bütün dertlerini döküveriyorlar. Yalnız o Anadolu kültüründen de hiç taviz vermiyorlar. Muzaffer bey, “Abi sizinle telefon konuşmamızdan sonra köyde soruşturdum yufka ekmek yapan bir ev var. Karınlarınız aç ise hemen gidelim” dedi. Biz de karnımız tok ama aileyi bir ziyaret edelim” dedik ve eskiden ışıklandırma olarak kullandıkları iki orijinal fenerin de fotoğraflarını çektikten sonra muhtarlıktan çıktık. Tam karşımızda bir asırlık ağaç dikkatimizi çekiyor. Muhtarın yardımıyla kapıyı açtırıyoruz. Hakikaten çok eski bir pelit ağacı duraklama devri başlamış gibi. “Hacer efenin evi burası” diyorlar. Merak ettiğimi görünce “Bu hanımdı Hacer Hanım, ama efeydi, şalvar, ceket-yelek giyerdi, köstekli saat takardı, tabanca silah kullanırdı. Hakiki efeydi, kimse sözünün üstüne söz edemezdi” dediler. Ben de “Bu yöre hep efeler yöresi mi ki Alanlı küpeli Efe, Tekkeli Cicili Efe, Kara Hüyüklü Hacer Efe”, diye sorunca gülerek tasdik ettiler.


Hemen yakınımızdaki yufka yapılan eve giriyoruz. Gördüklerimi, hakikaten keyif vericiydi. 5-6 köylü hanım kardeşimiz oturmuş bir eyvana, hamur ortada yarı açık ateş yakılmış ocağa kimi beze düzer, kimi yufka açar, kimisi de pişirir. “Bereketli olsun kolay gelsin” dedik. Büyük bir saygı ile bizi karşıladılar. Bu arada evin efendisi çok şakacı. Hemen ocağın başına geçti. “Beni çekin ağabey ben 1958 doğumlu Karabaş'ın Mevlit, bak yufka pişiriyorum. İsterseniz köyün kılıbığı yazın” diye espri yaptı. Hemen ardından “Abi oturun, bu yufka kara kovan balı ile iyi yenir” dedi. Bahçede 40-50 kara arı kovanı vardı. Karnımız toktu ama Mevlit kardeşi kırmadık koca bir tabak balı yufka ekmeğe sürüp yedik.


Müsaade isterken içerden ihtiyar bir ev sahibesi hanım annenin “Bakele gardaşlar Tayip Erdoğan'a söylen, bu fakir köylülere para yollasın emi, bizler çok fakırız” sesiyle irkildik. “Tamam” dedik.


Bu güzel köylülere veda edip 4 km. sonra İkindi ezanı okunurken Alan köyüne giriyoruz. Zeki Oğuz ve Ali Bekir köydeki satıcının başına toplanmış alış veriş yapan köylü bacılarımızın fotoğrafını çekmek için makineye davranınca hemen köylü bacılardan itiraz geldi. “İresmimizi çekmeyin, gardaşım” diyorlardı. Çekmeden ayrıldık oradan… Muhtar Mehmet Koca da bizi çok beklediğini söyledi. Hemen selamla birlikte dertlerini sıraya koydu: Bu yöremiz dağlık olmasına rağmen içme ve kullanma suyu sıkıntısı yaşıyordu. Muhtar, “Sulanır arazimiz yok, içme suyumuz kottan düşük 3 bin metreden gelir büyük baş hayvancılık var ineklerin çok su içmesi 3 ayda 6 bin 500 ton su kullanmamız, motor ve pompalarımızın arızalanmasına sebep oluyor. Buna devletimiz ve yetkililer bir çare bulsun” diyordu. Tulukcu bunları Akören dergisine yazmak için not aldı. 


“Günler kısa, gezecek köy çok” diyerek yola çıktık. Yollar virajlı ve hava bazen güneş açıyor bazen de gökyüzü kararıyor. Yolda birkaç mısra dökülüyor dudaklarımdan:


Alanla avdan arası dönemeçli yollar


Taş ile kardeş olmuş ardıçlı dağlar


Kuyular açtırmışlar çıkmamış sular


Kış günü bile sudan dertli köylerim.


12 km sonra Avdan kasabasına varıyoruz. Başkan Ali Gelmez ile sohbette yine su sorunu gündeme geliyor. Başkan 4 tane kuyu açtırdıklarını her şeyi devletten beklemeyip gurbetteki köylülerinin yardımı ile çok hizmet yapmaya çalıştıklarını ama köklü su çıkaramadıklarını anlatıyor. “Hatta kanalizasyon için büzleri dahi getirdik” diyor ama su yok işte… “Kanalizasyon bağlatsak onu taşıyacak su yok, kanalizasyonu ne yapayım” şeklinde dert yanıyordu. Dertlerin arasında boğulduk. Avdan türbesini ne sorabildik ne de ziyaret edebildik çayları içip Reis'e veda ettik. Avdan'a yakın 24 hane Dutlu köyündeyiz. Buranın derdi bütün yerleri ezdi geçti. Muhtar İbrahim Şahin, “Su sorunu beni ihtiyarlattı abi. Benim köyüm az ama suya azın da çoğunda ihtiyacı var. 15-16 evde aile var diğerlerinde ya ihtiyar bir erkek ya ihtiyar bir kadın. Hasılı bir tabir var, öksüz oğlan dul avrat derler ya bizimkisi öyle bir şey. Malımızda kendimizde sudan çok mustaribiz. Bir çok projeler ürettim. Bulduğum suyu dağlara beton sarnıçlar yaparak toplamaya çalıştım ama taşıma su ile değirmen dönmedi. Beğim çaresizim” diyor köyün içindeki koca çeşmeyi işaret ederek… Muhtar devam ediyor: Baktık bir parmak kalınlığında su var. Çeşmenin önünde 1000 metrekare bir yer var. Abi burada bütün köyün sebze yeri var.  40'ar 50'şer metre yer. Buraya yazın sebze ekerler. Onlar su yüzünden burada kavga ederken benim yüreğimin yağları erir. Avdan'dan bir öğretmen kardeşimiz burada lojmanda ikamet ediyor. Tabi suyumuzun azalması insanlarda bunalıma sebep olunca köylüler 'Öğretmen geleli suyumuz iyice azaldı. O mu çok kullanıyor bilmem'dediler. Ona da epeyce gülüştük.”


Dertlerin içinde boğulan köylerin muhtarları… Doğu'nun bu hususlarda buralardan daha iyi ve şanslı olduğunu tahmin ettik. Evimize geldik hala o kardeşlerimizin çaresiz insanların derdini düşünüp uyuyamadım. Muzaffer Tulukcu beyin de bu yöreye verdiği hizmetin bu köylere duyduğu sevginin ne kadar saygıya değer bir özveri olduğunu da belirtmek de yarar var.

Yerel Haberleri

Baba-Çocuk İkilisi M1 Konya’da Bir Araya Geliyor
SEZON ÖNCESİ KRİTİK İNCELEME
TARİHİ CAMİLERDE SAF TUTTULAR
MİLYONLUK VURGUN ENGELLENDİ
Lazerle Göz Çizdirme Dönemi: Hangi Yöntem Size Uygun?