Konya ile kardeş olmak istiyorlar

Konya’dan hareket eden ekibin içinde Memleket Gazetesi de vardı. Burada yoğun bir ilgiyle karşılanan Konyalı heyete Mortanyalılar ‘kardeşane’ bir teklifte bulundular.

İsmail Alemdar-Cem Ali Aksoy

Kurban Bayramı’nda gerçekleşen organizasyonların biri de Moritanya’daydı. Konya’dan hareket eden ekibin içinde Memleket Gazetesi de vardı. Burada yoğun bir ilgiyle karşılanan Konyalı heyete Mortanyalılar ‘kardeşane’ bir teklifte bulundular.

Kurban Bayramı’nda Konya’dan kalkıp bir kuzeybatı Afrika ülkesi olan Moritanya İslam Cumhuriyeti’ne giden Konyalı heyet, göz yaşartıcı anlara şahitlik etti. Sokak denmeye bin şahit isteyecek sokaklarda adımlayan ve çocuklara çeşitli hediyeler dağıtan heyet ilk kurbanları Rosso’da kesti. Gazetemiz Genel Koordinatörü İsmail Alemdar ve Büyükşehir Hastanesi Genel Müdürü Cem Ali Aksoy, Moritanya izlenimlerini memleket okurları için kaleme aldılar…



KARDEŞ ŞEHİR OLALIM TEKLİFİ

Mortianya’ya giden heyetin duraklarından birisi de Bultilimit’ti. Bultimit Belediye Başkanı misyonerler ve uluslar arası insani yardım teşkilatlarının sürekli uğradığı şehilerine ilk kez bu kadar geniş katılımlı bir Türk kafilenin geldiğini belirtti. Başkan ve ekibi Türkiye’yi özelde de Konya’yı sevdiklerini belirtti. Bu arada Türk okullarının kendileri açısından avantaj olduğunu her dile getiren başkan güzel bir teklifte bulundu: Konya ile kardeş şehir olmak.

ATLAS OKYANUSU ÖTELERİNDEN SELAM OLSUN

Bayramdan üç hafta kadar önce Zaman gazetesinin Konya bürosunda Özgür Öney hocamızın başkanlığında toplantı yapılmıştı. Gideceği kesinleşen ekip üyelerimizin tamamının katılım sağladığı toplantıda Moritanya’daki kardeşlerimize kurban yardımının yanında neler götürebileceğimiz tartışıldı. Çoğunluğunu Konyalı işadamlarımızın oluşturduğu ekibimiz; Soner Cesur, Ali Uluşan, Osman Güneş, Özgür Öney, Cem Ali Aksoy, Muhammet Fatih Özsoy, İsmail Alemdar ve Galip Marlalı’dan oluşuyordu. Büyükşehir Hastanesi Genel Müdürü Cem Ali Aksoy’un geçen yıl edindiği Nijer deneyimi, toplantının şekillenmesine önemli katkı sağladı. Geçen yıl götürdükleri yardımlardan aldığı hazzın anlaşılmaması neredeyse mümkün olmayan Cem Ali Aksoy, bu yıl götürülecek yardımların çeşitliliğinden paketlenmesine, yardım götüren ekibin tek kıyafet giymesinden yaptırılacak aşıları hatırlatmasına kadar birçok konunun ele alınmasını sağladı. Aksoy’un bir diğer hatırlatması da bagaj dağılımının iyi sağlanması; aksi halde bagajların çok gelmesinden ötürü yardımların ulaşamayacağı oldu. Öyle ya, el konulan yardımın ne anlamı olabilirdi ki?

Toplantıya gidecek olan ekip pür dikkat kesilmiş; notlar alınmış ve herkes kurbanın yanı sıra götürülebilecek yardımları listelemişti. Uçak biletlerinin dağıtımıyla birlikte ilk “hayırlı olsun” dilekleri de burada dillendirilmişti.

Gideceğimiz Afrika ülkesi acaba televizyonlardan izlediğimiz o garip ülkelerden biri miydi diye düşünürken, orada görev yapan öğretmen arkadaşların birkaç kilo zeytin – peynir beklediklerini söylediklerinde durumun ne kadar vahim olduğunu anlamıştık.

Toplantı bittiğinde Ankara Esenboğa Havalimanı Sağlık Bürosu’ndan “Sarı Humma Aşısı” için 20.11.2009 tarihine randevu alınmıştı.

Kasım’ın 20’siydi. Ekip üyelerimizin kimi kendi aracıyla, kimi şehirler arası otobüslerle Ankara’ya ulaşmış, randevu saati olan 14’te herkes sağlık bürosu önünde aşı olmak için buluşmuştu. Aşı işi de halledilince, geriye daha çok yardım toplamanın dışında bir şey kalmamıştı. Çünkü yolculuk tarihimize 1 haftadan az bir zaman kalmıştı.

24 Kasım akşamı tüm ekip üyelerimize gönderilen kısa mesajlarla pasaport, uçak bileti ve aşı kartlarımızın unutulmaması hatırlatması, kimimizin ailesinden ilk kez ayrı bir bayram geçirmesinin, kimimizin de ilk yurtdışı seyahatine çıkışının habercisiydi.

25 Kasım 2009 – Çarşamba

09.10 uçağı için Faruk Şekerci arkadaşlarını götürme jestini üstlenmiş, herkese bir gece öncesinden kapısının önünde bulunmasını istediği saati bildirmiş, gönüllü uğurlayıcımız olmuştu. Geçen yıl Nijer’e yardım götürme görevini yerine getirmenin mutluluğu onda da bir özlem oluşturmuş, ancak babasının hacca gitmesi ve biraderini askere uğurlanması; Şekerci’nin çok istemesine rağmen gidememesine neden olmuştu.

Uçak saati geldiğinde bilekler check edilmiş, kontrolden geçilmiş ve kalkış saati bekleniyordu. Sisli hava bu kez etkisini İstanbul’da hissettirdiği için 2.5 saat rötarın ardından Konya’dan havalanan uçak bizi geç de olsa İstanbul’a ulaştırmıştı. İLS cihazının da etkisinin bir yere kadar olduğunu giderken böylece öğrenmiştik.

Aynı gün saat 19’da aktarmalı olarak gideceğimiz için Tunus uçağını bekledik. 2.5 saatlik yolculuğun ardından bu kez kendimizi dili Arapça, her birinin görünümü ayrı bir Türk olan beyaz Arapların ülkesi Tunus’ta bulduk. Türkiye’nin 1970’li yıllarını andıran bir havası var Tunus’un. Dün de belirttiğimiz gibi çoğu zaten Türk kökenli olduğu için sadece ufak çapta dil anlaşmazlığı yaşadık. Özgür Öney hocamızın aynı cümle içinde yarı Arapça yarı İngilizcesi sayesinde derdimizi anlatma imkanı bulmuştuk. Tunus Havaalanı’ndan İbn-i Khaldoun (Haldun) Oteli’ne geçtiğimizde saat gece yarısını geçmişti.

26 Kasım 2009 – Perşembe – Arefe Günü

Tüm eşyalarımız hazır, son kontrollerimizi bitirmiş şekilde bekledik Moritanya uçak seferini. Tunus Havayolları’nın kendine has ağır kokulu uçaklarıyla ilk sabır imtihanından geçen ekibimiz Moritanya için kollarını sıvamış, bekliyordu.

Kokunun yerini duaya bıraktığı uçağımız havalandıktan kısa bir süre sonra çöl geçmeye başlamıştı. Sahra Çölü’nü. Uçsuz bucaksız çölün diğer ucuna doğru yol alışımız tam 4.5 saat sürmüştü. Bizi nasıl bir ülkenin beklediğini düşünürken bu 4.5 saatin sonunda Arapça ve Fransızca yapılan kemerlerin bağlanması ve uçağın inişe geçeceğinin anonsu, gözlerimizi uzakta beliren şehir ışıklarına çevirdi. İşte başkent Nouackchott… (Novakşat)

Adımımızı yere ilk attığımızda yüzümüze Kasım’ın son günlerinde vuran yaz sıcağını hissetmek unutamayacağımız ilk anılarımızdandı. Yerel kıyafetlerine son derece sadık kalan Moritanyalılar “dra” adını verdikleri bu kıyafetlerle Novakşat sokaklarında dolaşıyorlardı. Havaalanı çıkışında gördüğümüz lüks cipler bize bir an Avrupa ülkesi havası yaşatsa da, öğrenecektik ki bu araçlar hem ucuzdu hem de çoğu limanda taşımacılık yapan şirket sahiplerinindi.

Geceyi geçireceğimiz Burç Okulları’nın üniversite öğrencileri için yaptığı yurda geldiğimizde yurdun şehrin en önemli ana caddesi olan Las Palas (palmiye) üzerinde olduğunu söylediler. Novakşat’taki okulların müdürü olan Halil Hardal ağabeyimizle de ilk burada tanıştık.

Kişiliği etkileyici, kendini hizmete adamış, Moritanya’da okul açılması için bir yıl beklemiş, sabrın sonucunu elde etmenin mutluluğu yaşam tarzı olmuş bir insan Halil Hardal. 3 gündür limanda ranzaların bekletildiğini söylediğinde duyduğu mahcubiyet ve “sizi hoşnut edemezsek hakkınızı helal edin” diyerek akıttığı gözyaşları bu yurdu tüm ekibimize birden saray yapıvermişti.

Eşyaları yerleştiren ekibimiz buradaki okulların muhasebesini yapan Erzurumlu Mesut Kaya’nın evine davetliydi. Türkiye’den ayrılalı 2 gün olmamasına rağmen Tunus uçağında ikram edilen ağır kokulu yemekler, yemeklerimizi daha erken özlememize neden olmuştu. Ve tabii ki Türk çayı. Kahve ve nane çayından başka bir şey içmeyen ekibimiz, Mesut beyin çayını içerken yorgunluğu da unutuyordu.

27 Kasım 2009 – Cuma – 1. Bayram Günü

Sabah namazına kalktığımızda biraz oyalanıp bayram namazı için hareket edeceğimizi düşünürken, Malikîlerin bayram namazını bize nazaran daha geç kıldığını öğrendik.

“- Saat 9 buçuk 10 gibi namazımızı kılarız” diyen arkadaş Ahmet isimli bir Moritanyalıydı. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.v.) soyuna dayanan bir Seyitti O. Uzun beyaz dra’sı daha bir heybetli görünmesini sağlıyordu adeta. Burada mobilya, beyaz eşya ve nakliye işleriyle uğraştığını öğrendiğimiz Ahmet Abdullah, bizi aracına davet ederek 250 km yol alarak Rosso’ya gideceğimiz söylemişti. Namazımızı da yolda kılacağımızı…

Paketlerimizi alıp Ahmet Abdullah’ın aracına bindiğimizde yolda sık kontrolle karşılaşacağımızı da yeni öğreniyorduk. Askeri darbe ile yönetime el konan bir ülkede kontrollerin de bu kadar sık aralıklarla yapılması doğaldı. Ahmet Abdullah’ın da söylediği gibi neredeyse 20 – 25 km aralıklarla tek kulübeden ve uzun bir telsiz anteninden kendini belli eden kontrol noktalarıyla karşılaştık ve hepsinde tek tek durdurularak bilgi verdik. Burç okulları ve Türk kelimelerine sempati duyan polisler her ne kadar geçişlerimizi kolaylaştırsa da; hem namaza hem de yardımların ulaşmasına ister istemez mani oluyorlardı.

2 ya da 3 nokta geçmiştik ki namaz vaktinin geldiği söylendiğinde camiye girmeyi bekliyorduk. Çöl ortasında Rosso’ya giderken adı konmamış bir köy halkıyla kum üzerindeydik namaz için… Siyah bir bezle yüzünü ve gözünü çöl kumundan korumaya çalışan köyün ihtiyarı Arapça vaaz veriyordu. Ne konuştuğunu sorduğumuzda köylülerine sitem ettiğini söyledi Ahmet Abdullah. Dini konularda köylüyü zayıf gören ihtiyar, namaza daha dikkatli sarılmalarını, ibadetlerini aksatmamalarını, geçen yıl da aynı şeyleri söylediğini bağırarak hatırlatıyormuş. Konuşma sürerken tüm köy halkı da aile aile namaz için geliyordu. Babalar erkek çocuklarıyla ön saflarda; anneler de kızlarıyla arka saflardaki yerlerini alınca ihtiyar vaazını bitirmiş, herkesi namaza kalkmaya davet ediyordu.

Ahmet Abdullah bize bir şişe suyla abdest alınabildiğini ve bu suyun bile artırılabileceğini gösterdiğinde mahcup olma sırası bize gelmişti. Öyle ya sadece diş fırçalarken bile kaç şişe su tüketiyorduk ki biz?

Ve “Allahuekber”…
Sabah bir çölün ortasında billur kumlara alnımızı secde için gömerken aldığımız haz… İnanın ki anlatılmaz, yaşanır… Namazımız bittiğinde tam arabaya doğru yol alıyorduk ki, Türkiye’den geldiğimizi öğrenen tüm köy halkı “bayram mubarak” diyerek bizi tek tek bayramladı. İşte burada da bayramdı…

Bayramlaşmamız bittikten sonra Rosso’ya doğru tekrar yola koyulduk. Bir öğrenci velisinin kahvaltısına davetli olduğumuzu öğrendiğimizde gecikeceğimizi bile bile daveti kabul ettik. Çöl ortasında kurulan mütevazı bir sofradan kalktığımızda çocukları bir kümesi andıran yerde oyun oynarken gördük. Öğrendik ki burası da bir çocuk parkıydı.

250 km yolculuk için 3 saat boyunca 10 km bir boşluk görmedik ki birkaç evin yapılmadığı bir alan olsun. Ve o alanlarda da bir cami olmasın. Boşluk kabul edilmeyecek kadar dağılmaları çöl kültürünün bir göstergesiydi. Rosso’ya geldiğimiz; evlerin sıklaşmasından ve sokakların artmasından anlaşılıyordu.

Konya sokaklarıyla kıyas edilmesin sakın. Sadece fotoğraflara bakarak oraya sokak denmesi için belki bin şahit gerekir. Ama oralar sokaktı ve biz oradaydık…

Alabildiğine ağır kokuların içinde güle oynaya bizi karşılayan çocuklar o kokuyu duymuyordu bile. Saçları kirden sertleşmiş ve eliyle dokunduğunda o şekli veren çocuklar dağıttığımız şekerleri, tokaları, tişörtleri, taçlıkları alırken nasıl da seviniyorlardı. İşte sırf bu sevinci yaşatmak için bile kat edilen yol, geçen zaman, yaşanan bin bir zahmet değerdi.

İlk kurbanlarımızı Rosso’da kestik. Adını okuduğumuz bir yardımseverin adı tekrar ediliyor, tekbir getiriliyor ve “Bismillah-i Allahuekber” diyerek kurban kesiliyordu. Sevincimiz paylaştıkça nasıl da çoğalıyordu.

Kurbanlıklarını tek tek teslim alan aileler et yiyecek olmanın sevinciyle küçücük evlerine sevinçle girerken ayrıldık Rosso’dan. Yola koyulduğumuzda gün çoktan batmıştı bile.

28 Kasım 2009 – Cumartesi – Bayramın 2. Günü

Önceki gün kat edilen yolun yorgunluğu gece yapılan tatlı bir sohbetle ve içilen bir iki bardak çayla geçmişti. Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra bu kez Başkent Novakşat’taki kurbanları kesmek için harekete geçtik. Birinci gün burada da kurban kesilmiş ancak gün batımı yaklaşınca ara verilmişti.

Hiç trafik lambası olmadan trafik akışı sağlanıyordu ama ışık şarttı. Çünkü neredeyse vuruk olmayan bir araç görmek imkânsızdı. Önünüze aniden çıkan bir araba, sollama şeklini hiç önemsemeyen sürücüler sinyal lambasını da sanki gece lambası sanıyorlardı. Işıksız olmasına rağmen yollarda ölümlü kaza oranının neredeyse yok denecek kadar az olduğunu öğrendiğimizde de yorumumuz ortak oldu: Takdir-i ilahi.

Hayvan pazarlarının içinden geçerken kurbanlıkların da fakirlikten nasibini aldığını görüyorduk. Türkiye şartlarında iyi bir hindinin daha ağır gelebileceğini söylemek hiç de abartı olmaz.

İşte kurbanları keseceğimiz yer. Burası da hayvan pazarının arka kısmına düşen üstü açık bir ağıl. Kazmalarla kurbanlıkların kanının akacağı yer kazılırken, Özgür Öney bir önceki günden geriye kalanları da bugün bitireceğimizi söyledi. Bıçaklar bilendi, kurbanlıklar bir köşeye toplandı ve liste çıkarıldı. İsimler tek tek okundu, tekrar edildi, tekbir getirildi, besmele çekildi ve bıçak vuruldu. Bu işlem yüz kez tekrar etti ve yüz kez zevk verdi. Uzakta kurban kesmek, uzakta bayram etmek, uzakta “kimse yok mu” diye feryat edenin yanında yer almak kimi yorabilirdi ki?

Çocuklar sarmıştı burada da her yanımızı. Kimi isimlerimizi tekrar ediyor, kimi konuştuğumuzu anlamaya çalışıyor, kimi de kesilen kurbanlıklardan birini evine götürmek için bekliyordu. Kesim ve dağıtım işini burada da bitirince tatlı bir yorgunluk çökmüştü üzerimize.

Bayram olduğunu unutan bu kez biz olmalıydık. Çünkü kurban kesmeye gelmeden önce evine konuk olduğumuz öğretmen dostumuz Hasan Gündüz, kahvaltının ardından şeker tuttuğunda bile kimse birbirine bir şey söylememişti. Hasan Gündüz – ağabeyler bayramınız mübarek olsun. Diyerek elini uzattığında hatırladık bayramımızı. Kalktık ve tek tek bayramlaştık.

Hasan Gündüz hoca 5 yıl Gine’de görev yapmış, bu zaman zarfında yeni bir dil öğrenmiş, kültürümüzü aşılamış ve Moritanya’ya yeni gelmişti. Hizmet aşkına bir insanın bu kadar sevgiyle Sahra Çölü’nün ortasında bile kendini bu kadar mutlu hissetmesi bu gezinin unutulmayacakları arasındaydı.

Gün yine bitmiş, tatlı yorgunluk kendini yine göstermiş ve Las Palas’ta bayramın ikinci günü, gece yarısı kendini üçüncü güne bırakmıştı.

29 Kasım 2009 – Pazar – Bayramın 3. Günü

Bugün yine yolcuyuz. Yolumuz Bultilimit isimli bir şehre olacak. Rosso kadar uzak olan bu şehre bir davet üzere gidiyoruz. Burç okullarının öğrenci velilerinin bir kısmı burada yaşıyormuş. Çölün ortasında yol çizgisinden başka bir şeyin görünmediği bir manzara canlandırın gözünüzde. Sağlı sollu bir iki kulübe, kuru ağaçlara boynunu uzatarak bir şeyler yemeye çalışan develer ve alabildiğine kum… Böyle bir yolda yaptığımız yaklaşık 2.5 saatlik bir yolculuğun ardından Bultilimit’e ulaşıyoruz. Şehrin girişinde öğrenci velileri karşılıyor bizi ve çölün ortasında serap gibi görünen bir çadıra götürüyorlar.

Bultilimit hem Rosso hem de Başkent Novakşat’tan daha düzenli, daha temiz bir görünüme sahip. Belediye başkanı burada çok seviliyor. Öğreniyoruz ki misyonerler ve uluslar arası insani yardım teşkilatlarının sürekli uğradığı bu şehir ilk kez bu kadar geniş katılımlı bir Türk kafileyi ağırlıyor. Başkan da ilk kez bir ekibi karşılıyor. Çölün ortasında yanında iki deve silüetinin göründüğü çadıra girerken sarılarak karşılanıyoruz.

Sohbetlerine doyum olmayan başkan ve ekibi Türkiye’yi özelde de Konya’yı sevdiklerini söylediklerinde şaşırıyoruz. Türk okullarının kendileri açısından avantaj olduğunu her fırsatta dile getiren başkan güzel bir teklifte bulunuyor bu kez: Konya ile kardeş şehir olmak.

Başkanın bu teklifini emanet olarak kabul edip yetkililere ileteceğini söyleyen arkadaşımız Galip Marlalı, Anadolu insanının sıcak insan bilindiğini; uçsuz bucaksız Sahra Çölü’nün sıcağının Moritanya halkını da en az Anadolu insanı kadar sıcak kıldığını söylediğinde duygulu anlar yaşandı.

Ağırlandığımız sıcaklıkta uğurlanıyoruz Bultilimit’ten de. Sevgi ve selamla yol alıyoruz yine.

30 Kasım 2009 Pazar – Bayramın 4. Günü

Bugün Moritanya’daki son günümüz. Atlas Okyanusu kıyısında olduğumuzu bildiğimiz halde sadece uçakta akşam inerken gördüğümüz okyanusun kenarına gitme imkânını yeni buluyoruz. Arabalarla balıkçıların arasından geçtiğimizde Konya Hal’ini andıran bir yapının içinden geçerek görüyoruz sahil kenarını. Gözün alabildiğine balıkçı tekneleriyle dolu sahilde birkaç balıkçının açıldığını görüyoruz.

Lezzeti ile ve büyüklüğüyle bilinen lagos balığının burada çok bulunduğunu söylediklerinde biraz seviniyor, biraz üzülüyoruz. Seviniyoruz çünkü önemli bir geçim kaynağı, üzülüyoruz çünkü bu kaynağın yeterince farkında olmayan Moritanyalılar.

Yapı olarak belki de sıcaktan kaynaklanan ağırdan alınan yaşam tarzı iş hayatına da olumsuz bir etkide bulunuyor. Çölün içinde 500 kmkare ekilebilir arazi olduğu halde bu araziden yeterince faydalanamayan, balık zenginliği olduğu halde balık ticaretinde uluslar arası sıralamada yer alamayan, petrol, altın gibi madenler bulunduğu halde bunları işleyemeyen bir ülke farklı bir şekilde yorumlanamaz herhalde.

Yolumuz yine Tunus’a bugün. Biraz sevinç biraz hüzün var içimizde. Ama en çok da Cennet Vatan’a özlem.

Bu duygularla ayrılıyoruz Sahra’nın kıyısından.

Selam getirdik sizlere… Ve bir dua… Allah razı olsun…

YARIN: Aktarmalı yolculuğumuzdan TUNUS izlenimleri

Memleket

Dünya Haberleri

TERÖRİST HER YERDE TERÖRİST
RUSYA SAVAŞA BENZİNİ DÖKTÜ
Donald Trump'ın ondan önce öleceğini söyledi, espri yaptım diyerek geçiştirdi
İRAN'DAN MÜZAKERE AÇIKLAMASI
EVE DÖNDÜK BARIŞ GÖRÜŞMELERİNE KATILMIYORUZ