"Kimlik Krizi" Yemen'i Çöküşe Sürükledi

Sana Üniversitesi Siyaset Sosyolojisi Profesörü Şemsan:- "Sıkı merkeziyetçi yönetim, milli kimliğin tesisinin imkanını zayıflattı. Sistem, modern devletin aleyhine feodal yapıyı, kabileleri ve geleneksel ilişkileri destekledi"- "Ordu, savunma bakanlığına

İSTANBUL (AA) - FATİH OKUMUŞ - Sana Üniversitesi siyaset sosyolojisi öğretim üyesi Prof. Dr. Abdulbaki Şemsan Yemen'de sıkı merkeziyetçi yönetimin milli kimliğin oluşumunu geciktirdiğini, sistemin modern devletin ve sivil toplumun aleyhine olarak feodal yapıyı desteklediğini, ülkedeki krizin temelinde bu yapısal sebeplerin yer aldığını öne sürdü.

"Yemen'in çelişkileri var" ifadesiyle sözlerine başlayan Şemsan AA muhabirine şöyle konuştu:

 "Ülke çifte milli ajandaya sahip. Güneyin çocukları ve kuzeyin çocukları farklı önceliklere sahip. Bu bölünmüş yapı, sistemin yumuşak karnını teşkil ediyor. Aynı şekilde sistemin aşırı merkeziyetçi oluşu da zaaf noktalarından biriydi. Eski cumhurbaşkanı tüm yetkileri şahsında toplamıştı. Mecliste Ali Abdullah Salih'in iktidar partisi dışında bir partinin, kararları etkileyecek bir çoğunluğu elde etmesi mümkün değildi."

"Salih rejimi, yasamanın yürütmenin uzantısı olduğu güdümlü bir tek adam rejimiydi" ifadesini kullanan Prof. Şemsan şöyle devam etti:

"Şura Meclisi ise atamayla gelen 101 üyeden oluşuyordu. Böylece yönetimde bir sıkıntı ortaya çıkıyordu. Yemen'de bağımsız yargıdan da söz edilemez, çünkü yargı mensupları da belli ailelerden ve Salih'in akrabalarından oluşuyordu. Salih'in tek adam yönetimi sadece fiili durum değil aynı zamanda anayasal bir statüydü. Cumhurbaşkanı, vekilini ve başbakanı kendisi tayin ediyor, bakanları başbakanla birlikte belirliyordu. Kendisi, yüksek yargı başta olmak üzere birçok kurumun yasal olarak başıydı."

- Yemen'in "kimlik krizi"

"Kimlik krizi Yemen'i çöküşe sürükledi" diyen profesör analizlerini şöyle dile getirdi:

"Bu sıkı merkeziyetçi yönetim milli kimliğin tesisinin imkanını zayıflattı. Sistem modern devletin aleyhine olarak feodal yapıyı, kabileleri ve geleneksel ilişkileri destekledi. Mesela 1999'da teşkil edilen ilk meclisinin yüzde 27'si kabile temsilcilerinden oluşuyordu, ikinci mecliste bu oran yüzde 35'e çıktı. Devrimden önceki son mecliste ise kabile liderlerinin oranı yüzde 47'ye kadar yükselmişti. Kadınların oranı ise azaldı. Başlangıçta mecliste 90 kadın varken, bu sayı sonunda tek kadın parlamentere kadar indi. Doğru dürüst yasalar yoktu. Ülke kabile geleneklerine, örf ve adetlere göre yönetiliyordu. Bir hadise olduğunda kabile bir karar veriyor, devlet de kabilenin kararını kabul ediyordu. Böylece kabile devlete hükmetmiş oluyordu."

- Yolsuzluklar, ekonomik çöküş ve devrim

Kendisinin "Yolsuzluklarla Mücadele İçin Yüksek Konsey" bünyesinde strateji geliştirme birimini kurduğuna işaret eden Yemenli akademisyen, bu çabaların akıbetini şu cümleleriyle özetledi:

"Bu konsey Yemen'e borç veren veya yardım eden ülkelerin zoruyla kurulmuştu ancak şeffaflık içinde işletilmesi mümkün olmadı. Hiç bir ilerleme kaydedemiyorduk çünkü her kurum ayrı bir yasaya tabiydi. Kurumlar, yasal olarak bize bir kısım bilgileri vermek zorunda olmadıklarını öne sürerek denetimden kaçıyordu. Böylece çok vakit kaybettik. 1990'dan 2010 yılına kadar hiç kimse yolsuzluktan yargılanmadı. Ayrıca birçok üst düzey yöneticinin dokunulmazlığı bulunuyordu ve onlar hakkında araştırma yapılması cumhurbaşkanının onayına tabiydi. Böylece eski cumhurbaşkanının çevresindekiler hakkında dosya açamıyorduk.

Siyasi görünüm böyleyken ekonomik açıdan da hızlı bir çöküş yaşandığına dikkati çeken Şemsan Yemen'de devrime yol açan süreci şöyle anlattı:

"Geçim şartları gittikçe zorlaşıyor, fakirlik oranı süratle yükseliyordu. Yemen'de sistem sağlıksızdı, siyasal katılım, medya ve insan krizi yaşanıyordu. Sözün özü ülke tam anlamıyla bir "Kliptokrasi" yani hırsızlar devletiydi. İşsizlik oranı çok yükselmişti. Tunus ve Kahire'deki devrimlerin de etkisiyle Yemenli gençler devrimi başlattı. Başlangıçta gençler sadece mevcut durumu reddediyorlardı, siyasi bir programları tabii ki yoktu. Yaklaşık bir ay sonra siyasi partiler gençleri desteklemeye, devrime katılmaya başladı."

Prof. Şemsan "kendi varlığını müdafaa ve muhafaza etmekten aciz" siyasi partilerin ve sivil toplumun bir ağırlığı ve etkisinin olmadığını, oysa bir kabile şeyhinin sorunları çözme ve kabile mensuplarını himaye etme kabiliyetine sahip olduğunu, bu durumun demokrasiye inancı zayıflattığını savundu.

- Geçiş dönemi

"Ordunun insicamsız, kurumların güçsüz ve cemaatlerin silahlı olduğu bir ortamda tek çıkar yolun siyasi uzlaşma olduğunu" belirten Şemsan geçiş sürecini şöyle değerlendirdi:

"Geçiş dönemiyle bu yapılmaya çalışıldı. Amerikalılar da, ülkede demokrasi kültürünün bulunmayışından hareketle bu yolu destekledi. Suudilerin, kendi çıkarlarını korumak ve devrim dalgasını bastırmak için Salih'in iktidarda kalmasına destek vermesi hataydı. Geçiş döneminde, taahhütlerini yerine getirmeyen taraflara uygulanacak bir yaptırım belirlenmemesi hataydı. BM müktesebatı dikkate alınmaksızın, tarafların uzlaşması ve toplumsal hafızanın tazelenmesi beklenmeksizin yine Salih'in kontrolünde bir geçiş dönemi planlanması hataydı. Nitekim Salih akaryakıt krizi, elektrik kesintileri, şurada burada patlamalar gibi yöntemlerle seçimleri geciktirme taktikleri uygulamaya başladı. Salih bir saldırıdan kıl payı kurtulup ağır yaralandığında geçiş dönemini yönetmek üzere yetkilerini yardımcısı Abdulhadi Mansur'a devretti."

"Seçimin yapılması geciktikçe ve yeni cumhurbaşkanı seçilemeyince anayasal bir kriz ortaya çıktı" tespitini yapan Şemsan şöyle konuştu:

"Seçim bölgelerinin belirlenmesi sorun oldu. Her grup ülkenin yüksek menfaatlerini değil, kendi çıkarını hesap ediyordu. Hadi'nin hatası ise tüm topluma açılmayı başaramayıp, dar bir çevre ile çalışmayı tercih etmesi oldu. Üç beş kişi beş yıldızlı otellerde bir araya gelip ülkenin kaderini belirlemeye kalkıştılar. Halk kitlelerine güvenmek ve sokağa sırtını vererek çıkar çevrelerine karşı savaş açmak yerine elitlerle iş tutmayı yeğledi. Bir sonraki aşamada ABD'nin başını çektiği ve kimi Arap ülkelerinin de katıldığı uluslararası bir inisiyatif, yönetime gelmesinden korktukları "siyasal İslam"ı bertaraf ederek yerine Şia'yı ikame etmeye karar verdi. Devrim sırasında gençleri yüreklendiren ve devrimin itici gücü haline gelen Islah Partisi diskalifiye edildi."

Şemsan Husilerin sahaya çıkışıyla sonuçlanan aşamaya nasıl gelindiğini ise şöyle izah etti:

"Geçiş dönemi cumhurbaşkanı Hadi bir yandan Islah Partisi'nde temsil edilen devrimci güçlerin baskısı, öte yandan Salih'ten ayrılan General Ali Muhsin'in baskısı altında karar alamaz hale gelmişti ve ikisinden de kurtulmak istiyordu. İran ise Husileri sahaya sürerek Yemen'de devlet içinde bir devletçik yaratmayı amaçlıyordu. İran Husileri kullanarak Yemen'de Lübnan Hizbullah'ı benzeri bir yapı oluşturmak istiyordu. Kendi ordusu ve coğrafi nüfuz alanı olan bir örgüt... Salih'le ittifak kuran İran, Yemen'de sahanın bomboş olduğunu gördü. Bu kez hedefi büyüterek devlet içinde bir devletle yetinmeyip, ülkeyi topyekun kontrol altına alma sevdasına düştü. Irak ve Suriye tecrübelerinden sonra İran bölgede güçlü bir oyuncu haline geldi."

- Yemen'in milli ordusu yok

"Milli kimliğini oluşturmakta başarısız olan Yemen'in milli ordudan da mahrum olduğunu" iddia eden Şemsan yolsuzluklardan ordunun da önemli pay aldığını şu ifadeleriyle gündeme getirdi:

"Ordu savunma bakanlığına bağlı değildi. Dağınık askeri kıtalardan oluşan ordu doğrudan cumhurbaşkanına bağlıydı. Emir-komuta kurumsal ilişkiler çerçevesinde işlemiyor, doğrudan cumhurbaşkanının şahsından alınıyordu. Ordu yöneticilerinin sanal unvanları, birliklerin sanal mevcutları sebebiyle büyük bir yolsuzluk çarkı dönüyordu. Gerçekte var olmayan askerler için ödenek alınıyordu. Mesela bir ordu biriminde, kağıt üzerinde fazladan 2 bin asker gösterilmişse bu fazladan 2 bin silah, 2 bin yatak, 2 bin iaşe masrafı demekti. Bu para generallerin cebine gidiyordu. Bu durum da ordunun halka ihanetini ve Salih'e bağlılığını açıklayabilir. Dolayısıyla ülkenin milli bir ordudan yoksun olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz."

Devrim sürecinde ordunun ikiye bölündüğünü ve General Ali Muhsin'in başını çektiği grubun devrimin safına geçtiğini kaydeden Şemsan şöyle devam etti:

"Devrim sırasında rejimden ayrılarak halkın safına geçen ordu esasen Salih için bir tehdit teşkil etmeye başlamıştı. Bu tehdidi hisseden Salih bir yandan söz konusu orduyu Husilerle savaşa sürerken, bir yandan da cumhurbaşkanlığı muhafızlarını güçlendirerek kendisine bir 'hassa ordusu' yarattı. Diğer ordu Husilerle girdiği 6 savaşta birçok mensubunu, silah ve mühimmatını kaybederek zayıfladı.

- Yemen'i bekleyen tehlikeler

"Konu Yemen meselesi olmaktan çıkmış, bölgesel ve uluslararası bir mahiyet kazanmıştır. Meselenin bir Sünni-Şii ihtilafına dönüşmesi tehlikesi varittir" tezini savunan Şemsan şu bilgileri aktardı:

"Yemen'in kuzeyi on asrı aşkın bir süredir Zeydi mezhebine bağlıdır. Son dönemde ise bu bölgede İran nüfuzu Zeydilerin bir kısmını Şiileştirerek artmaya başladı. Bu durum Suudi Arabistan'ı güneyde İran ile burun buruna getirmiş oldu. Öte yandan büyük devletler Babu'l-Mendeb boğazının kontrolünü İran'a bırakmayacaktır ve İran da bunun bilincindedir. Bu durumda mezhep temelli bir taksim tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz. Yemen'in kuzeyinde İran etkisinde Şii, güneyinde Sünni bir devlet oluşabilir. Bölgede DAEŞ benzeri yapıların türemesi sağlanarak bölge 'terörle mücadele' kılıfı altında batının askeri müdahalelerine açık hale getirilebilir. Yemen halkı bu tehlikenin farkındadır ve Şii-Sünni açmazından uzaklaşmaya başlamıştır. Yemen milli hareketi bölünmüş olmasına rağmen ülkenin bölünmeye tahammülü yoktur."

"ABD'nin bölgede Suudi Arabistan yerine İran'ı desteklemeye başladığı düşünülebilir mi?" şeklindeki bir soruya Şemsan şu cevabı verdi:

"Sanmıyorum, çünkü ABD'nin bölgedeki politikası Bernard Lewis'in analizlerine dayanıyor. Buna göre Arap ve İslam bölgesi öncelikle Şii-Sünni olarak bölünecek, daha sonra da bölünebildiği kadar alt gruplara ayrılacaktır. İran pragmatik, rasyonel bir tutum izliyor. Ben İran'ın sahadaki güçlü varlığının devam etmesinin Arapları bir arada tutacağına, İran korkusunun Arap ülkelerini birlikte çalışmaya zorlayacağına inanıyorum. Araplar İsrail'i bir kenara bırakıp, baş düşman ve en büyük tehdit  olarak İran'ı görmeye başlayacak."

- Suudi Arabistan'ın öncülüğündeki Arap koalisyonunun müdahalesi

Sana Üniversitesi siyaset sosyolojisi profesörü Abdulbaki Şemsan'ın Yemen'e Suudi müdahalesine dair bir soruya cevabı ise şöyle oldu:

"Suudi Arabistan müdahil oldu, çünkü Irak ve Suriye'deki savaşlar vekalet savaşlarıydı. Ancak bu vekalet savaşları bölgeyi irili ufaklı terör örgütlerinin yuvası haline dönüştürdü. Bu şartlar altında Suudi Arabistan milli güvenliğini korumak amacıyla yüz yüze bir savaşa girmeye mecbur kaldı ve Yemen'e girdi. Çünkü hem bölgenin hem bizatihi Suudi Arabistan'ın kendi güvenliği tehdit altındaydı. Husiler Yemen'i tamamen kontrol altına aldıktan sonra Suudi Arabistan tek başına bile kalsa savaşa girmek zorunda kalacaktı. Suudi Arabistan İran tehdidine karşı bölgesel, Arap ve hatta Arap olmayan İslam dünyasının da desteğiyle bir koalisyon tesis ederek başarılı bir hamle gerçekleştirmiş oldu. Husi tehlikesi kapısına dayanan Suudilerin başka bir seçeneği yoktu."

Suudi Arabistan'ın başını çektiği Arap koalisyonu tarafından düzenlenen ve 26 gün devam eden "Kararlılık Fırtınası" operasyonunun siyasi etkilerine işaret eden Şemsan sözlerini şöyle tamamladı:

"Geride bıraktığımız 3 yıllık dönemde Husiler gerçek bir diyaloğa girmediler. Aksine diyaloğu bir oyalama taktiği olarak kullandılar. Ancak koalisyon güçlerinin operasyonlarından sonra Yemen'de yeniden gerçek anlamda bir diyaloğun başlaması için bir umut doğmuştur. Husiler de diğer siyasi taraflar gibi masaya oturmaya yanaşacaktır."

Türkiye Haberleri

İFŞA YASAKLANDI
TAPUDA AVUKAT ZORUNLULUĞU
2. KEZ YAPANIN EHLİYETİNE EL KONULACAK
BELEDİYELERE SIKI DENETİM