BİR GEZGİNİN ANILARI
KİM TAKAR EDEBİYATI - 2
Zeki Oğuz
Evet, kimse takmıyor edebiyatı.
Köşe-Bucak’ta çıkan yazılarım onlarca kere okunduğu halde, geçen hafta yayımlanan “Kim Takar Edebiyatı” başlıklı yazımı şu satırları yazdığım ana kadar sadece dokuz kişi okumuş. Yani benim okuyucu da kim takar edebiyatı, diyor ama ben bu hafta da anıları anlatmayı sürdüreceğim. Sonraki haftalarda yine hep birlikte köşe-bucak gezmeleri sürdürürüz.
Tömer Gaziantep Şubesi Müdürü Özcan Yılmaz bir tarih bütün dergi editör ve yazarlarını Gaziantep’e çağırmıştı. Kalabalıktık. Öğretmen evinde ağırlanıyor, etkinlikleri orada gerçekleştiriyorduk. Söyleşiler, paneller, imza günleri, saydam gösterileri yapıyorduk.
Etkinliğe İstanbul’dan Cezmi Ersöz’de çağrılıydı. Onun geleceği gün birkaç lise talebesi sık sık yanıma gelip Ersöz’ü soruyor, gelip gelmediğini öğrenmeye çalışıyorlardı. Öteki yazarlar, dergi yöneticileri hiç umutlarında değildi gençlerin. Cezmi geldi. Gençlere onu gösterdim. Hemen çevresini sardılar. Tanışma faslından sonra ilk soruyu ben yönelttin gençlere. “Bakın” dedim. “Bunca yazar şehrinize gelmiş, neden onlarla tanışmıyor da illa Cezmi, diye tutturuyorsunuz” diye. Ne diyeceklerini bilemedi çocuklar.
Üç gün sonra bu etkinlikte son gün benim saydam gösterim vardı. Güzel bir gündü ve herkes taş döşüyordu masalarda. Kimse gösterinin yapılacağı salona girmek istemiyordu. En sonunda Özcan “oyunlara paydos” diye, bağırmak zorunda kaldı. Gösteri sırasında Hasret Gültekin’in parçalarını dinletiyordum. Gösteri bitti, tek tük alkıştan sonra biri omzuma dokunup sordu “dinlediğimiz müzik kimindi acaba? Adam gösteriyi mi beğenmedi, yoksa zorla salona getirilmesinin öcünü mü aldı, bilemedim.
Çoğu okur, beğendiği yazarın, şairin imajını oluşturur kafasında. Onu mükemmelleştirir, insani hatalardan arındırır. Böyle olunca düş kırıklığına uğrar. Bunu bildiğim için kimi okurlarımla sohbet ederken, yazarları, şairleri idealleştirmeyin, düş kırıklığına uğrarsınız, derim.
Şair Yılmaz Odabaşı’nın Rampalı Çarşı’daki dükkanımıza imza gününe davet ettim. Gelince biraz dinlensin, diye bir yerde oturduk. Çay beğenmez, kahve beğenmez. Kitaplarını imzalamaya başladığında masasına çiçek koymayı unutmuşuz. Kızım Şafak’tan almış hıncını. Gecenin sonunda bir yerlerde oturup yemek yiyecek, söyleşecektik. En azından ben böyle düşünüyordum. Yanında birkaç kız oturmuş, imza günü bitene kadar ayrılmamışlardı. Her şey bitti. Birkaç arkadaş ve o kızlar kaldık. Tam ben yemek davetine hazırlanırken “Biz bu arkadaşlara yemeğe gidiyoruz, istersen sen de gel” dedi. “Siz gidin” diyerek uğurladım adamı. Ertesi sabah Bahattin almış benim hıncımı. Ankara yolu, diye, İstanbul yoluna göndermiş. Yılmaz Odabaşı yetmiş-seksen km gittikten sonra fark edebilmiş yanlış yolda olduğunu.
İnsan Hakları Derneği ile Çalı olarak Ataol Behramoğlu ve Haluk Çetin’i çağırmıştık şiir dinletisi için. İmza gününe Rampalı çarşıda yapacak şiir dinletisini Konya Devlet Tiyatrosunda gerçekleştirecektik. Rahmetli Faruk Sur telaş ediyor, salonu dolduramayacağımızdan korkuyordu. Oysa çok iyi bir tanıtım yapmıştık, ayrıca Ataol Behramoğluk gençlerin çok sevdiği bir şairdi.
Daha işin başında canımı sıkmıştı ünlü şairimiz. Uçakla gelmek istiyor beş yıldızlı bir otel talep ediyordu. Neyse geldi. Rampalıdaki yerimiz küçüktü “Bu yer küçük ben böyle bir yerde kitaplarımı imzalamam”, diye tutturdu. Zor bela ikna ettik.
Hınca hınç doluydu devlet tiyatrosu. Şiir dinletisi bitti. Faruk abi gerçekten rahatlamıştı. “Zeki, haydi birlikte yemeğe gideceğiz” dedi. Teşekkür edip ayrıldım yanlarından.
Öner Yağcı, Burhan Günel ne zaman çağırsak koşa koşa gelen dost yazarlar. Her çağırışımızda birlikte geldiler. Geçmiş yıllarda bahar ve güzde olmak üzere Çalı Şenlikleri yapardık İl Halk Kütüphanesi’nde. Bu güzel aydınlarımızı ilk çağırışımızı da böyle bir şenliğe denk getirmiştik. Önce imza günü sonra şenlik yapılacaktı.
Burhan Günel ilk gençlik yılları şehrimizde geçmiş, bu yüzden çok seviyor Konya’yı. Sabah erkenden otobüsten iner inmez o yıllar oturdukları Küllükbaşı’nı, Konya Lisesi’nin çevresini gezmiş.
Şenliğin sonuna doğru sanatçı gençler semah havaları çalmaya başladılar. Nerdeyse bütün salon ayağa kalmış semah dönüyor, öylesine büyük bir coşku var. Burhan Günel’in gözleri dolu dolu oldu. Kendini tutamasa ağlayacaktı. “Böyle bir coşkuyu ilk defa görüyorum Zeki” dedi.
Yine İl Halk Kütüphanesinde Atatürk üzerine bir toplantı düzenlemiştik. İzmir’den eğitimci-yazar arkadaşlar Zeki Büyüktanır, Bilsen Başaran ve Birsen Pekçolak konuşmacı olarak geleceklerdi. Üyesi ve kurucusu olduğum bazı dernek yönetimlerine destek olmaları talebinde bulundum.
Sanırım Çalı’nın en kötü toplantısı bu oldu. Zeki Hoca da haklı olarak bozuldu buna. Onlara Konya’yı gezdirdim. Gönüllerini hoş edip uğurladım. Sonra destek olmayan dernek başkanı arkadaşa nedenini sordum. “Onlar meşhur değildi” dedi. İnanılacak gibi değildi duyduğum sözler. Bende gülümseyerek “Hülya Avşar’ı mı getirseydik” dedim.
İstanbul kitap fuarında yaşadığım ve sık sık anlattığım bir anıyla bitirelim anıları.
Burhan Günle ve birkaç yazar arkadaş bir kitap standında hem sohbet ediyor hem kitaplarımızı imzalıyoruz ama gelen çok az. Bir ara bir kuyruk oluşmaya başladı önümüzde. Kuyruk azalacağına inadına çoğalıyor. Merak ettik. Kalkıp kuyruğun yöneldiği yöne gittim. Meğer Füsun Önal bir kitap yazmış, kitabını imzalıyormuş. Yürüdüm standların arasında. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın önünde bir iki kişi vardı. Onlar da sohbet ediyorlardı.
Füsun Önal’ın kitabı varken, kim takar edebiyatı.