Zeki Oğuz
Pazar günleri hep bir yerlerdeyim, yalnız ya da gezgin dostlarla. Güzelliklerin peşinde, yollara düşüyorum. Doğa karşılıksız veriyor sevgisini. Kimi yerde bir kardelen sunuyor, kimi yerde sarı bir çiğdem.
Karların eridiği yerlerde, özellikle dağların güney yakalarında çoktan geçti kardelen zamanı ama biliyorum ki eriyen karların peşi sıra gider o güzelim ak gelinlikli çiçek. Dağların kuzey yamaçları ve dorukları hala karlı, nisan güneşinin altında eriyen karların peşinden gidiyor kardelenler, nevruzlar, sarıçiğdemler. Bazı yaylalarda bu güzelliklere sümbüller, yaban laleleri karışır.
Son senelerde parklara, bahçelere değişik renklerde laleler ekiliyor. Yabani lalenin güzelliği karşısında bunların güzelliği sönük kalır.
Geçtiğimiz Pazar yine yollardaydım. Akviran üzerinden Bozkır”a gittim. Traktörler vardı tarlalarda. Pullukların yardığı topraklarda leylekler karınlarını doyuruyorlardı. Alt üst olan toprak buğulanıyordu nisan güneşinin altında. Bembeyaz kardı dağların dorukları.
Çat beldesinde boz bulanık akan suyun sesini dinleyerek içtim yorgunluk çayımı. Bizim aklı evvellerde bir isim değiştirme hastalığı vardır. Bir yerin tarihe mal olmuş ismi varken uyduruk, köksüz bir isim buluverirler. İşte eskilerin Çat dedikleri bu beldeye de Çağlayan demişler. Onlara inat hep eski isimleri kullanmayı yeğlerim.
Çat göledi bahar sularıyla dolmaya başlamış. Göledin çevresindeki karlar erimiş ama karşı sırtlar hala karlı. Aygır suyuna dönen sapakta toprak alacalanmış. Karların eridiği yerler hala nemli. Sarıçiğdemler karşılıyor orada ama nevruz yok. Nevruz daha kayalık alanlarda boy veriyor. Nevruzları bulabileceğim yaylalara bakıyorum, oralarda tek kara nokta görünmüyor kardan. Belki bir hafta, on gün sonra oralarda olurum.
Aygır gözüne doğru inerken o yaylalarda yaşadığım anılar geliyor gözümün önüne. Güzel Yörük kızı dikiliyor karşıma. “ Buralarda özgürüm” diye haykırıyor.
Küçüklü Yörüklerindendi, Gevne vadisine doğru inerken yol üzerindeydi yaylaları. Çay sonra ayran ikram etmişti. Tam okul çağındaydı. Okula gidip gitmediğini sormuştum. Yüzüme bakıp gülmüştü. “ Ne yapacağım okula gidipte, demişti. Buralarda özgürüm, istediğim gibi bağırabiliyor, küfredebiliyorum. İlkin şaşırmış sonra bende gülmeye başlamıştım. “Haydi, bir küfret, duyayım,” demişti. Utanarak kaçmıştı yanımdan.
Dedesi Yörükler arasında ünlü biriydi. Efe diye tanınırmış gençliğinde. Dedesinin yaşamını öğrenip notlar almasını, bir dahaki gelişimde o notları kendisinden alacağımı söylemiştim. Aylar sonra obasına vardığımda keçilerini sağıyordu. İşini bitirince çaydanlığı ocağa koydu. Notları alıp almadığını merak ediyordum.
“ Almadım abi” dedi. Dedemi sordum, soruşturdum, hikayesini kendinden dinledim, dinledikçe baktım ki bu işin b..ku çıkacak dinlemekten de, yazmaktan da vazgeçtim. Ne demek istediğini anlamıştım.
İki yıl önce o yaylalara yolum düşünce görememiştim o delişmen kızı. Nerde olduğunu sordum yaylacılara. “ O şimdi kaçık, dediler. Yani bir delikanlıyla kaçmışlar. Yörük gençleri çok küçük yaşlarda cinselliği öğreniyor ve genç yaşta evleniyorlar. Büyükleri düğün işini biraz uzatacak olsa kaçmayı tercih ediyorlar.
Karlar eridikçe iyice delenmiş Aygır pınarı. Bütün dereler coşmuş, suyun gözüne geçmek zor, Aygırın güzelliğini bilenler çevresini doldurmuşlar, piknik yapıyorlardı. Gözde berrak, dupduru çıkan su aşağılara doğru bulanarak akıyor.
Çat beldesinde tavşankanı bir yorgunluk çayından sonra dönüş yoluna düşmem gerek. Buralara gelmişken gezginliğin olmazsa olmazı Sarıoğlan”da bir soluk durmak gerek. Durmak ve Taşkent, Sarıveliler, Bozkır tarafına giden yolcuların telaşlı hallerini izlemek…