Kara kışta uzun yolun zorlukları

1999’da Çömelek köyün rampalarında kamyonumla uçmuştum. Tam yedi takla attıktan sonra duran aracımda büyük hasar olmasına rağmen bana ve yanımda yolcu olan genç oğlan ile geline bir şey olmamıştı. Allah’a şükür salimen çıkmıştık…

İsmail DETSELİ


 

 


Yazın sıcaktan zarar gelmez canlıya, ne yaparsa kış yapar


Zira kışın tipi olur boran olur, lapa lapa kar yağar


 


Bir büyüğüm bana yıllar önce şöyle söylemişti: Kalender insanın işi çok olur. İşi çok olan adamın ise karnı ve çocukları aç kalır.


Ne kadar doğru bir söz olduğunu yaş ilerledikçe anlayabiliyoruz.


Can dostların sohbetinde an gelir laf lafı açar. Bu sohbet derinleştikçe fi tarihinden konu çıkar.


Bir Cumartesi günüydü. Gazetemizde oturmuş Genel Müdür Sayın Uğur Özteke ve Yazı İşleri Müdürü Hakkı Biçer ile çok tatlı bir sohbete dalmıştık. Bu arada Uğur bey’in de bir misafiri geldi. Söz döndü dolaştı, kış kar sis, yolda kalma ve böyle olaylardaki maceralara geldi.


Herkes başından geçen ilginç kış maceralarını anlatacak gibiydi. Hakkı Biçer sadece bir dinleyici olarak katıldı sohbete. Çok gezmesi ile bildiğimiz yılların tecrübeli gazetecisi  Uğur Özteke Antalya’dan yeni dönmüş ve ülkemizin bir günde dört mevsim yaşatan güzel ve ender ülkelerden olduğunu anlatırken “Kabanlarla üşüyoruz oysa dün Antalya’da denize giriyorduk” diye başladı ve birkaç arkadaşı ile İstanbul yolculuğunda Bolu Dağı’nda mahsur kalarak 8 boyunca yaşadıklarını anlattı. Ölüm korkusu arasında yine de cep telefonu ile mesleğinin icaplarını nasıl yerine getirdiğinden söz etti. Zevkle dinledik.


O anlatınca laf lafı açtı acaba benim maceram yok muydu? Olmaz olur mu. Ben yıllarca uzun yol şoförlüğü yapmışım hem de o dillere destan olan Akseki yolunda. Alanya’da Cevizli’de Murtiçi’nde İmrasan gediği olarak bilinen meşhur dağların zirvesinde, taş kesiğinde Manavgat’ta.


O zaman Seydişehir Antalya yolu daha açılmamış sene 1983’ün 9. ayları falandı. Uzun yıllar BMC kamyon ile taş kum çektikten sonra uzun yol şoförü olarak bir pazarcı arabası olan 1968 model dingilsiz Ford marka bir araca şoförlük yaptım. Aylık 30 bin lira bir hayli iyi para o zamana göre. Araç ağanın sıfıra sıfır. Dar bir sokak olan evinin önünde aracın şoför mahalline zorla bindik. Ağa yanımda ben direksiyonda oradan geri çıkmak mecburiyeti var önü kapalı. Kamyonun sahibine “Ağa bu arabanın geri vitesi ne tarafta sen bilir misin?” diye bir soru sordum. Beni dikkatle süzmekte olan ağanın yüz hatları gerildi, bin bir çeşit aldı ve mırıldanır gibi bir sesle “Şöyle yatır geriye sağa doğru çek” dedi ama yüzü sapsarı kesildi. “Ne oldu ağa?” dedim, “Arkadaş bizim gideceğimiz yollar bildiğin gibi değil, burada vites soran adam nasıl gidecek o yola. Sarsıldım doğrusu” ve ekledi “Senin kaç çocuğun var?”. “Beş” dedim. “Benim de var 5 çocuk, etti 10. Allah yardımcımız olsun” dedi.


Aracı geri vitesine takıp hiçbir tarafa sekteletmeden tek manevra ile sokaktan çıkınca ağanın yüzü biraz güldü ve bana “Benimle dalga mı geçiyorsun yahu bu arabayı tek manevra ile ilk sen çıkarıyorsun buradan, sen iyi şoförsün anlaşılan” dedi. Ben de tesadüfî oldu ağa dedim. Oradan Hal’e gittik. Çarşı içine geldik. Ağa’nın meyve dağıttığı kasalarını topladık. Çarşamba öğleden sonra yola çıktık ver elini Alanya… Bazı yerlerde ağa beni sık sık uyarıyor “Buralar çok dikkat ister, aman yol dar her yer viraj, bol iniş ve çıkış var dikkat et” diyordu. Kazasız belasız Alanya’ya akşam karanlık çöktükten sonra vardık. Ağa, “Buranın otelleri biraz pis ama sen istersen otelde yat ben arabada kıvrılırım” dedi. İlk gün ağa ne niyette olduğunu ve cimriliğini gösterdi. O yıllarda Alanya adeta bir köy görünümündeydi. Her yer sera. Mandalina portakal muz bahçeleri yer fıstığı tarlaları böyle güzel çekici. Bir Anadolu kenti, insanları gayet samimi yöreye has konuşmaları dikkat çekiyordu. Şöyle kuzeye yönünüzü döndünüz mü yalçın kayalıkların üstünde Yörüklerin davarlarının yayılışı ve Yörüklerin cana yakınlığı insanı büyülüyordu. Beni çok etkiledi bu samimiyet. Hemen yöre halkı ile kaynaşıverdim. Hal binası etrafında Java motosikletlerle park etmiş nerde mandalina bahçesi var nerde portakal bahçesi ve sebze tarlası var, nerede iyi muz bahçesi var bilen gençler duruyordu. Benim patron bunlardan biri ile çok samimi idi. Sordu: Doğan nereye gideceğiz? O da “Dim çayına Memet ağa” dedi. Bana “Sen bekle” dediler ve Java motora binip gözden kayboldular. Bir saat sonra geldiler ve “Arabayı çalıştır” dediler Doğan kaldı biz ağa ile Dim çayının yolunu tuttuk. Ağa bana “Şu bahçanın gıyısına yanaştır arabayı İsmayıl ağa” dedi. Denileni yaptık, araçtan indim. 8-10 Yörük kızı ve 2-3 de Yörük oğlu ellerinde makasları ve kızların sırtlarında küfeleri ile aracın üzerindeki kasaları beş dakikada yere indirip boydan boya dizdiler ve kızlar anında sırtındaki küfelere mandalinaları taşıyarak kasalara doldurmaya başladılar.


Ağa gözden kayboldu yine. 2 saat sonra yanımda idi. Ben de 50 kasa mandalina doldurmuş bekliyordum. Alanya kasası tabir edilen uzun sebze meyve kasaları 30 kilo mandalina alıyor. Mal sahibi geldi elinde bir kantar bir baştan, bir ortadan, bir sondan üç kasa tarttılar ve ortalamasını aldılar. 28 kilo olarak hesabı yapıyorlar. Ben hemen “1400 kilo” dedim, onlar inanmadılar, hesabı yaptılar. Benim dediğim gibi çıkınca, ağanın gözüne biraz daha girdim.


Taze fasulye toplattık, portakal kestirdik aracımız yükünü aldı ama gün Perşembe daha Cumayı bekleyeceğiz . Cuma günü Alanya’nın pazarı idi. Gazipaşa’nın dağlarından katırlara yüklenmiş o deve dişi narlar gelecek onlardan alarak akşama doğru yola çıkıp Konya’ya geleceğiz. Cuma oldu 40-50 kasa da nar aldık. Cumayı kıldık ya Allah dedik yola çıktık, gece yol gelip Cumartesi sabahı Muhacir Pazarı’na yetişeceğiz. Kazasız belasız şükür erkenden geldik. Aracın içinde biraz uyuduk, sabah oldu. Toptan perakende mal satışı başladı. Bizim orada çabuk hesap yapmamız, ağanın hoşuna gitmiş olacak ki, beni eve salmadı. Oysa ben gelip evimde Pazar akşamına kadar yatacaktım, anlaşmamız öyle idi. Ağa “Sattığımız malların hesabını yapıver” diyor beni öğleye kadar salmıyordu. Hesaplar çok düzgün çıkıyordu ama bana “Seni gönüllerim” ben diyen ağadan bir kuruş çıkmıyordu.


Gel zaman, git zaman işe iyice alıştık, tıkır tıkır yürüyor. Pazar günü sebzeyi erken bitirirsek bazen de Çarşamba gününe kadar Afyon’un Şuhut ilçesi Karaisalı köyünden kömür de getirip Konya içinde halka satıyoruz.


Ben bu arada Alanya’da arabamı bahçeye yanaştırdıktan sonra uzun zaman boş kaldığım için birçok yeni arkadaşlar edindim. Bunlar yukarıda belirttiğim gibi saf temiz Anadolu insanlarıydı. Yörüklerle çabuk anlaşıyoruz. Bu arada gidip geldikçe dostluğu pekiştirdiğimiz Doğan’ın babası Yörük Topal Memet emmi ile de sık görüşüyorduk, bazen evine misafir dahi oluyordu beni. O gün bahçede mandalina kesilirken yansında duruyordum Yörük Topal Memet emminin eşi Doğan arkadaşın annesi  Fatma yenge o gün yine benim yanıma birkaç defa geldi gitti, bahçe onların evine yakındı. Zaten çok samimi ve sevecen bir anne olan Fatma yengeye ben buradan biraz kayısı kurusu götürmüştüm. Bizde pek değerli olmayan bu kayısı kakı oralarda çok değerli imiş meğer.


Öğleyin bahçede portakal kestirirken bir ara yine yanıma gelen o candan Yörük kadını Fatma yenge Doğan arkadaşımızın annesi Topal Memet’in Hanımı “İsmayıl aga, Memet aga ya da söyle akşam yemeğine bizdesiniz. Sizin için geline tembih ettim, tavuk goydurdum ocağa. Bir de suya pirinç saldık mı(pirinç pilavı) yeriz. Evimiz de müsait, yatırsınız Memet ağan (beyi)  öyle söyledi. Muhakkak bekliyoz emme gelmezseniz küseriz haaa” diye tembih edip gitti. Ağa gelince ben bu durumu ona söyledim. O dünden kabul etti, çünkü bir öğün yemek bir gece yatak bedavaya gelecekti. Yemekler yendikten sonra gelinler dışarıya bulaşık yıkamaya gittiler. Oğlanlar da sigara içmek için dışarı çıkınca Fatma yenge başladı bize gelinleri yarıştırıp onlardan şikayetçi olmaya. Demek ki sık varıp gelişimizden bizleri de kendilerinden sayarak dertlerini döküyordu. Arada Memet ağa “Sus ulan garı çenen dursun bee” diye seslense de “Ne olacak goca bunlar yabancı mı bizim gardaşlarımız” diyordu.


Gelinlerin sabah erken kalkmadığından, temizlik yapmadığından misafire hürmet etme konularında gelin ve oğlanların gelenlere ilgisizliğinden bahisle ha bire anlatıyordu. İki gelini de böğün(bugün) buraya çağırdım. Öğrensinler misafire nasıl hörmet edileceğini ardımızdan sinimize söğdürmesinler (ölünce ardımızdan konuşulmasın demek) diyordu. Ve nihayet,


“İsmayıl ağa sen yarın yola gidecen, uykusuz kalma” diyor bir yandan da hep anlatıyordu. Gece yatağımızı terasa koydu Fatma yenge “Bize yorgan mı örteyim yoksa cibindirik mi örteyim dedi. Ben yorgan dedim bizim ağa biliyormuş. Alanya’nın havasını o cibindiriği tercih etti. Gece bir sıcak çöktü ki sormayın, o hararetle yorganı da sırtımdan atınca bu seferde sivrisineklere yem olduk hâsılı sabahı uykusuz ettik.


KÖY KAHVESİ’NDE…


Oba çayı civarında bir bahçeden sebze ve meyve kestiriyoruz. Boşlukta gittik köy kahvesine oturduk. Köylüler kalabalık o yıllarda ihtilal sonrası yeni liderler çıktı bunlar konuşuluyor. Her yerde Necdet Calp, Turgut Sunalp, Turgut Özal bunların hangisi iyi tartışmasına. Hiç katılmadan kenarda sessizce iki üç sandalyeye zor oturan (şişman) Yörük Ahmet ağaya ben bir soru sordum “Ahmet ağa, bunlardan hangisi Türkiye’nin başına gelse iyi olur hangisi kazansın hangisi iktidar olsun?” dedim. O koca saf Yörük şöyle dedi: Oğlum İsmayıl, Yörüğe ‘dağa çıkma’ demesin de hangi gidi olursa olsun. Eğer gelen lider ‘Yörükler dağa çıkamayacak’ diye bir karar alırsa maazallah bizi Alanya’nın sıcağında sinek yer bitirir oğul. Dedim kendi kendime, “Dervişin fikri ne ise zikri de odur”.


Artık Alanya’ya çalışmada, ikinci yılımızı doldurduk. Yollar su yolu gibi oldu, ama bazen öyle geceler oluyor ki, Toros dağları karardıkça kararıyor, sepken, kar, fırtına yollar adeta kabusa dönüyor, geçit vermiyordu.


ÖLÜMLE BURUN BURUNA


Böyle havanın şiddetle yağışa hazırlandığı bir Cuma günü yine Manavgat’tan Toroslar’a doğru yola koyulduk. Sahilde yağmur şeklinde yağan sağanak Torosların tepelerini bembeyaz yapmış, aracın ışığı dağa yansıdı mı, bunu az çok fark ediyoruz. Ama bir sepken yağıyor ki göz gözü görmüyor. İçimi bir korku kapladı, arabayı bir türlü salamıyorum sanki araba (kamyon) altımda oynuyor. Zaten yağışlı havalarda dingilsiz araçlar oturaklı olmaz ve ufak bir ani harekette devrilmeye mahkum olursunuz.


Koyun can derdinde kasap et derdinde misali yanımda oturmakta olan ağa “Sal şu arabayı yahu arabanın motoru bağırıyor, mazotu da çok yakıyor” demez mi. “Gavura darılıp oruç yiyen” hesabı saldım arabayı. Öyle bir viraj geldi ki, bir türlü bitmek bilmiyor. Firene ayağımı atıyorum, araba savrulacak. Güç bela dağın bir kenarına çarptırıp durmak için asfalttan çıktım. Şarampolde yarı kumla beraber ön tekere takılan yumruk büyüklüğünde bir taş bizi durdurdu. Araç stop etti, indik ki ne görelim. Bir adım yer var uçmamıza, uçurumun sonu görünmüyor. O sepkenin altında oturduk, birer sigara yaktık. Bu sefer onun bana ilk gün sorduğu soruyu ben ona sordum, “Aga senin kaç çocuğun var?”, “Beş” dedi. “Benim de beş, arabanız burada. Bak çalışıyor da, al anahtarı arabana bin ve git” dedim. “Ben nasıl gideyim!” dedi. “Nasıl şoförün işine karışıyorsan, öyle gideceksin” dedim. Yalvardı “Allah aşkına bir daha senin işine karışmayacağım, bir yanlış yaptık bunu bizim cahilliğimize say, bin arabamıza gidelim nasıl kullanırsan kullan” dedi.


Yavaşça kalktık aracı çalıştırdık, yola çıktık. Cevizli’yi geçtik. Yollar dar, iki araç karşılaşınca birbirine yol vermek için ya ağırlaşacak ya da biri duracak. Uzakta araç farını gördün mü bir bakarsın, hemen araç burnunun dibinde bitiverir. Bakaran köyüne yaklaştık. Şakiroğlu çeşmesinde durup yüzümüzü yıkayacağız. Artık yağmur ve sepken kesildi ama hava bulanık.


TIRLAR GELİYOR


Önümüzde gözümüzü alacak şekilde farlar yanmaya başladı. Ben sandım ki korktuğum için gözüme görünenler var. Oysa selektör yapınca karşımdaki, uykudan uyanır gibi uyandım.


Şoför aşağı inmiş beni de yanına çağırıyordu. Ben de indim bana “Kardeş bu yol Antalya’ya gider mi?” diye sordu. “Gider ama” dedim ve ışığı yanan aracı şöyle bir süzdüm. 7-8 metre uzunluğunda DSİ’ye ait Tır üzerinde de büyük su regületörleri olduğunu öğrendim, “Gardaş sen bu araçla buradan Antalya’ya gidemezsin. Sen virajı bitirmeden başka viraj gelir sende dağın herhangi bir yerinde yola gerilir kalırsın, bir an önce dön” dedim. “Abi biz altı tane Tır’ız. Beyşehir’de sorduk, gidilir, dediler ama gidilmeyeceğini yeni yeni anladık bize yardımcı ol, biz bir geri dönelim” dediler. Tam iki saatte bunların dönüşünü sağladık. Dönecek duracak o araçlara müsait yer yoktu burada kar yağmurda kesilmişti. Neyse bir şekilde tarla, şarampol derken adamları güç bela döndürdük ve yağmurda başladı. Beyşehir’e kadar beraber geldik ve bir petrolde yemek yedikten sonra onları Isparta üzerinden Antalya’ya gönderdik. Bizimde o gece ağa ile açılan aramız düzelmedi. Ağa’nın çok ısrar etmesine rağmen ben artık çalışmak istemedim ve ayrıldık


Bu tür maceralarda yolcu olmaktan direksiyonda sorumlu olmak daha zordur, kanısındayım.


Benim yollarla ilgili çok hatıram var. Karlı havalarda kamyonun lastiklerine zincir takmak, buzda ve çamurda tulum giymek, zordur işte yola revan olmak…


Bu son olayda ölümle burun buruna gelerek can korkusu olunca biraz fazla etkilemişti. 1999’da bir de Mut’ta (Çömelek köyün rampalarında) kamyonumla uçmuştum. Tam yedi takla attıktan sonra duran aracımda büyük hasar olmasına rağmen bana ve yanımdaki yolcu bir genç oğlan ile geline bir şey olmamıştı. Allah’a şükür salimen çıktık. Bu anılar hiç unutulur mu?...


 


 


       

Konyaspor Haberleri

SIRADA BAŞAKŞEHİR VAR
TOPA VURMADI CEZA ALDIRDI
KONYA'NIN İKRAMINI BOŞ ÇEVİRDİ
Konyaspor’dan Yunus Emre Demirkol açıklaması
KONYASPOR'DAN 6 İSİM ADLİYEDE