GÖNÜLDEN GÖNÜLE CUMA SOHBETİ
KÂBE’YE GİDENLER ÇOĞALIYOR… PEKİ CAMİLER NEDEN BOŞALIYOR?
“Asıl yolculuk, Kâbe’ye değil; kalbe olandır.”
_Mehmet Tozoğlu_
Aziz dostlar, kıymetli hemşerilerim…
Bugün sizlerden bir ricam var…
Gelin, birkaç dakikalığına siyaseti de, ekonomiyi de, gündemin bitmek bilmeyen tartışmalarını da bir kenara bırakalım. Çünkü öyle bir meselemiz var ki; konuşulmadıkça gönüllerimizde büyüyor, sustukça vicdanlarımızı yoruyor.
Beni uzun zamandır düşündüren bir çelişki var.
Belki siz de aynı manzarayla karşılaşmışsınızdır.
Her yıl mahallemizden umreye gidenlerin sayısı artıyor. Dualarla uğurluyor, sevinçle karşılıyoruz. Rabbim niyet eden herkese Beytullah’ı görmeyi nasip etsin.
Fakat aynı mahallede beş vakit ezan okunuyor…
Camimizin kapısı açık…
Ama saflar çoğu zaman beklediğimiz kadar dolmuyor.
Hatta kimi zaman, bazı camilerde imam efendi namazını birkaç kişiyle, bazen de tek başına eda etmek zorunda kalıyor.
İşte benim yüreğimi sızlatan da bu manzaradır.
Çünkü insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Kâbe’ye gidenlerin sayısı artarken, mahallemizin camisindeki cemaat neden artmıyor?
Eğer o kutlu yolculuk bizi Rabbimize biraz daha yaklaştırıyorsa, bunun ilk meyvesi evimizin yanındaki camide görülmez mi?
Sabah ezanını duyduğumuzda ayağımız bizi önce mahallemizin mescidine götürmez mi?
Sakın yanlış anlaşılmasın…
Bu satırlar ne hac ibadetini küçümsemek için yazıldı ne de umreyi sorgulamak için…
Bilakis Rabbim, isteyen herkesi o mübarek beldelere defalarca misafir eylesin.
Benim derdim yolculuk değil…
Benim derdim, o yolculuğun insanın kalbinde bıraktığı izdir.
Çünkü mesele Mekke’ye varmak değildir.
Mesele, Mekke’den döndükten sonra daha dürüst, daha merhametli, daha adil ve daha güvenilir bir insan olabilmektir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), daha vahiy gelmeden önce “Muhammedü’l-Emin” diye anılıyordu. İnsanlar önce onun dürüstlüğünü, adaletini ve emanete sadakatini gördüler.
Demek ki güzel ahlak, imanın en güzel şahididir.
Bugün de ibadetimizin meyvesi ahlakımız olmalıdır.
Çünkü namaz bizi kötülükten alıkoymuyorsa…
Umre bizi kul hakkına karşı daha hassas hâle getirmiyorsa…
Hac bizi daha mütevazı yapmıyorsa…
Durup kendimize şu soruyu sormanın vakti gelmiştir:
Bu yolculuk bedenime mi dokundu, yoksa kalbime de ulaştı mı?
Aziz dostlar…
Bu yazıyı kimseyi yargılamak için değil, önce kendi nefsime ayna tutmak için yazdım.
Gelin, bu mübarek Cuma’da başkalarının hesabını bırakıp kendi hesabımızı yapalım.
Kimi incittim?
Kimin hakkı üzerimde kaldı?
Kaç vakit namazımı dünya telaşına erteledim?
Kaç gönlü tamir etmek yerine kırdım?
Ve çocuklarıma nasıl bir Müslümanlık bıraktım?
Belki de Allah Teâlâ bize önce binlerce kilometrelik Mekke yolunu değil, evimizle mahallemizin camisi arasındaki birkaç yüz metrelik yolu öğretmek istiyordur.
Çünkü o kısa yolu ihmal eden bir kalbin, uzun yolculuktan alacağı nasibi en iyi Allah bilir.
Rabbim bizleri; secdesiyle ahlakı, ibadetiyle merhameti, diliyle doğruluğu bir olan kullarından eylesin.
Unutmayalım…
Kâbe’nin yolu Mekke’ye çıkar.
Allah’ın yolu ise önce kalbe, sonra mahallemizin camisine, sonra da kul hakkına uzanmayan ellere çıkar.
Asıl yolculuk Kâbe’ye değil, kalbe olandır.
Hayırlı Cumalar… Allah’a emanet olun.