İsmail DETSELİ
Çok eski zamanlarda, bir beldede bir adamın 3 oğlu varmış. Bunlar çalışmak için belde dışına yani gurbete gitmişler… Babaları evi güçlükle idare etmiş, oğullar bir veya iki yıl sonra köylerine dönerler, kazançlarını babalarına bildirecekler. Yalnız dönüş sırasında enteresan olaylar olur. Üç kardeş yolda gelirlerken yol kenarında ağlamakta olan bir oğlan çocuğuna rastlarlar. Çocuk için için ağlamakta gözleri kan çanağına dönmüş. Geçenlerden bir yardım istemektedir. Sebebini sorarlar, çocuk babasının iki gün önce vefat ettiğini babasının başkalarına 50 lira borcu olduğunu ve 50 lira da annesi ve kardeşlerinin yiyecek ihtiyacı olduğunu ve kendisinin 100 liraya ihtiyacı olduğunu söyler. Büyük olan iki kardeş “Hadi len oradan biz bu paraları ne güçlüklerle kazandık, sana mı vereceğiz. Başının çaresine bak” derler ve yürüyüp giderler. Ama küçük oğlan o çocuğa 100 lirayı verir ve zaten çalıştığı müddetle kazandığı 300 liranın 100 lirasını verir. 200 lira ile yola onlarla devam ederken az gelirler yine yolda bir kadın iki zalim erkek tarafından yerlerde sürünerek eziyet görmektedir
Varıp nedenini sorarlar adamlar derki “Bu kadının kocasının bize borcu vardı ödemeden öldü. Bu kadın ya bu parayı verecek ya da biz buna daha çok eziyet edeceğiz” derler yine büyük kardeşler, “Bizim nemize lazım” diyerek yola devam ederken küçük kardeşlerine de alaylı olarak “Bizim iyilik timsali aç kardeşimiz var o yardım eder” diye alay da ederler.
Bunlara aldırış etmeyen küçük oğlan adamlara borcun kaç para olduğunu sorar, onlarda 100 lira derler. Peki ben bu parayı ödesem, bu kadını bırakır mısınız” der, onlar da “Tabi bırakırız” derler. 100 lira da onlara öder kalır kendisine 100 lira, yine kardeşlerine yetişir ve onlara bu yaptıklarının ayıp olduğunu mazlumlara yardım edilmesi gerektiğini söyler. Onlar da buna bir hayli kızarlar ama “Dur bakalım” derler. Yine az giderken bir bakarlar bir ceset kefeni ile üç kişi tarafından hem dövülüyor ve yerde sürükleniyor. Galiz de küfürler ediliyor. Bunlara da derdini soruyorlar “Bu adam ölmeden bize borcu vardı, ödemeden öldü biz de bunu kabrinden çıkardık parça parça oluncaya kadar sürükleyeceğiz” derler “Borcu ne kadar?” diye sorarlar onlar da 100 lira olduğunu söylerler. Yine iki büyük kardeş konuşmadan kaçıp giderler ama o vicdanlı küçük kardeşleri buna göz yumamaz. 100 lirayı onlara verir ve ölüyü ellerinden kurtarır, götürüp kabrine defneder, üzerini örter ama bizim küçük kardeşin bunca kazandığı parada biter ve ağabeyleri ile beraber baba evine gelirler.
Hoş beşten hatır gönülden sonra, baba “Haydi oğullarım ne kazandınız? Getirin bakalım kazandıklarınızı” deyince oğullardan büyüğü “Baba ben 300 lira kazandım, al” der. Onun küçüğü de babasına biraz da böbürlenerek “Baba ben de 300 lira kazandım al” der. Verir sıra küçük oğlana gelir, baba “Sen ne yaptın güzel oğlum” deyince büyük ağabeylerini bir gülmek alır ki ne alaylı gülmek, küçük oğlan çok mahcup olur ve utanarak “Baba ben de 300 lira kazanmıştım ama gelirken yolda bazı olaylarla karşılaştım, bütün paramı ihtiyaç sahiplerine verdim senin huzuruna boş geldim. Şu anda cebimde beş param yok” der. Baba şöyle bir düşünür, kızacak gibi olur. Sonra vazgeçer, “Canın sağ olsun oğlum sen maneviyat kazanmışsın” der. Öbürleri bu durumu görünce “Baba senin bu oğlun sanki peygamber. Ümmet kayırdı paralı önüne gelene savurdu. Cezası yok mu?” derler. Baba da “Oğlum anlayıp dinlemeden adam asılmaz ki, gün ola harman ola, o da bu iyiliğinin karşılığını elbette Allah’tan alacaktır” deyince büyüklerin kıskançlığı bir kat daha artar ve kardeşlerine kin beslemeye, kötülük için fırsat kollamaya başlarlar.
Aylar yıllar sonra o fırsat ellerine geçer. Üç kardeş ormana gitmişlerdir ve bir kör kuyunun yanına varmışlardır. Büyükler kuyuda su olmadığını bildikleri halde “Bize şu kuyudan su çıkar içelim” diye küçük kardeşlerine emir verirler. O da kuyuya elindeki kovayı sarkıtır ve çeker, kuyudan su çıkar onlara verir, içerler. Hayretle inip kuyunun içine bakarlar ki su yok. Tekrar isterler suyu ve küçük oğlan yine kovayı sarkıtır yine çeker, yine su çıkar. Bunda bir değişikliğin olduğunu fark eden kıskanç kardeşler, küçük oğlana derler ki: Şu kuyuya bak bakalım su var mı? Bakar suyu göremez “Yok ağabeylerim” der. Onlar da “Mademki yok sen suyu nereden çıkarıyorsun bir daha eğil bak” derler. Oğlan tekrar eğilince bacaklarından kaldırıp kuyuya kardeşlerini atıverirler. Ve eve gelirler babalarına kardeşlerinin falan yerdeki kör kuyuya kendi isteği ile indiğini ve bir daha çıkmadığını, bu zamana kadar bekleyip çağırmalarına rağmen dönmediğini, uzun uzun üzüntü ile anlatırlar. Ve küçük kardeşlerini suçlarlar.
Gece olmuştur ama ata ciğeri dayanmaz ve o da kuyunun başına varır “Oğlum Halil’im neredesin seni kardeşlerin mi kuyuya attı? Sen kendin mi kuyuya indin doğru mu söylüyorlar? Ne olur Halil’im ciğerim yanıyor çık dediyse de bir cevap alamaz. Çaresiz sabahlara kadar ağlar ve geriye döner ama oğlunun ölmediği hissi de içinden gitmez.
Neyse yaşam böyle devam ederken, biz gelelim kuyudaki Halil’e… Kuyu çok derin ve dar olmasına rağmen Halil’e bir şey olmaz ve kuyunun dibine rahatça iner. Ve Allah’a şöyle yalvarır: Ya rabbi benim yaptıklarımı sen biliyorsun. Eğer hatalı ve sana isyankâr şeyleri yaptıysam beni buradan çıkartma. Yok yaptıklarım sence de iyi ise her kötülükten sana sığınırım, beni koru Allah’ım” der. Ve kuyunun içi bir anda aydınlanır ve büyükçe bir yılan ortalığı yararak bir büyük delikten çıkar gelir Halil’in yanına kıvrılır. Halil korkuyla ona bakarken o yavaş yavaş toprağı kurcalamaya başlar ve topraktan içeriye süzülürken deliği genişletir. Delik genişledikçe daha çok ışık gelmeye başlar. Halil o deliği biraz daha genişletince önüne bambaşka bir dünya gelir ve o da o dünyanın içine girer.
Halil bu yabancı dünyada gezerken, değişik insanlar görür o gördüğü insanlar Halil’e çok itibar ediyorlar. Çok tevazu gösteriyorlar Halil’i hiç incitmiyorlar ama Halil bu durumdan sıkılıyor. Böyle düşüncelerle gezerken yanına bir adam yaklaşıyor “Ne oldu Halil Efendi buralarda sıkılıyor musun? Hayatından memnun değil misin?” der o da “Rahatım çok iyi ama ben burada rahat değilim illa memleketimi istiyor canım” der adam “İyi ama o memleket yaramaz insanlarla dolu sen çok iyiliksever bir adamsın yine de onların yanında olmak ister misin?” diye sorunca “Evet” der, o da “Ama buraya gelişinin bir sebebi olmalı buradan bir şeyler öğrenmelisin ki o dünyada sana faydası olsun” der Halil ne öğrenebilirim kimseyi tanımam ki deyince sen kimseyi tanımıyorsun ama burada herkes seni tanıyor. Mesela ben sana oradaki bütün yeraltı hazinelerinin sırrını versem ister misin?” deyince “Ağır bir yük ama insanlığa faydalı olacaksa isterim” der. O da “Ama adam bu iş için bir şartım var bunu kimseye söylemeyeceksin tamam mı? Eğer söyleyecek olursan sırrın gider sen de sefil bir vaziyette buraya dönersin o zaman kimse yüzüne bakmaz” der. Halil kabul eder cebine bir misvak verir ve der ki: Dünyaya çıkınca bir hazinenin yanından geçerken canın bu misvakı yalamak isteyecek, sen misvakı yalayınca yakınında olan hazine seni çağıracak sen de alacaksın ama bu sırrı başkasına verirsen buraya çok kötü dönersin. Belki o zaman ben sana yardım edemeyebilirim çok dikkatli ol. Ve misvakı cebine koyarak aynı atıldığı kuyudan yer yüzüne çıkarır.
Aradan yıllar geçmiştir herkes Halil’i unutmuştur ama unutmayan biri vardır o da babası. Zümrüt Osman’dır baba. Zümrüt Osman ismi insanların arasında dürüstlüğü ile tanındığından denmiştir. Halil bir gece vakti baba ocağına gelirken misvak aklına gelir ve yalamak ister Cebinden çıkarır, misvakı yalar. Hemen yanında bir parlaklık görür, yanına varınca büyük bir altın kütlesi ile karşılaşır. O altını alır ve babasının yanına varır kardeşleri babalarını terk etmişlerdir. Babası yalnız kalmıştır. Ama Allah’a şükür sıhhati yerindedir. Kimseye muhtaç değildir, bir tek derdi vardır o da Halil’in olmayışıdır. Halil gece babasının kapısını çalar ve içeri aniden giriverince babası rüya gördüğünü sanır ve “Ey yüce Allah’ım, eğer rüyada isem beni uyandırma canımı al. Yok hakikatse gördüklerim, ne olur beni uyandır biraz daha yaşat rabbim diye yalvarır. Halil “Rüyada değilsin baba ben geldim” der ve sarmaş dolaş olurlar. Sabaha kadar sohbet ederler. Olanları Halil babasına bir bir anlatır ve zengin olduğunu, her an zengin olabileceğini söyler. Babası der ki: Aman oğlum bunu kardeşlerine söyleme onlar sana her zaman kötülük yapabilirler. “Hatta onlar iyilikte yapma” diye tembihte bulunur.
Halil’in köye geldiği herkesçe duyulur. Köylüler yanına gelirler. Hal hatır sorarlar. Kuyudan nasıl kurtulduğunu sorarlar? Halil kardeşlerinin onu kuyuya attığını söylemez, “Kendim kuyuya indim sonra kendim yine çıktım. Oradan da başka diyarlara para kazanmaya gittim para kazanıp zengin olunca yine babamın ve ağabeylerimin yanına geldim” der. Bunu duyan kardeşleri, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Halil’in yanına gelirler sözde üzülür ve ağlarlar. Kavuştukları için sevindiklerini söylerler hayat böyle devam ederken kardeşleri bir yandan Halil’e dost görünürken bir yandan da onun sırrına vakıf olmaya çalışırlar. Yalnız bir türlü sır alamazlar çünkü bunları tedirgin eden şey şudur: Halil herkese yardım ediyor ama zenginliği eksilmiyor, artıyor. Hatta kardeşlerine bile bol bol yardım ediyor, ama bunun sırrı ne… Kardeşlerin içini kemiriyor bir türlü işlere akıl erdiremiyorlar. Bu arada Halil’e daima kol kanat geren baba Zümrüt Osman da hakkın rahmetine kavuşuyor.
Halil artık tek başınadır. Yalnızlığı kardeşleri için iyi bir fırsat oluyor ve hemen Halil’in başına çoraklaşıp “Aman değerli kardeşimiz zamanın geldi de geçiyor bile artık seni evlendirelim” diyorlar. Halil de “Peki ağabeylerim bir helal süt emmiş bulun da evlenelim” der. Bunu duyan zalim kardeşler, daha evvelden kendilerine göre ayarladıkları yıllardır beraber planlar yaptıkları bir kızla Halil’i evlendirirler. Ve ondan Halil’in zenginlik sırrını öğrenip kendilerine aktarmasını isterler. Kadın aklı bu ya evlendikten birkaç ay sonra bütün kadınlığını, bütün hilelerini kullanır ve Halil’i bir boşluğa düşürür ve ağzından o misvak sırrını alıverir. Ve hemen kocasından aldığı misvakı bütün sırları ile beraber gidip kayınlarına verir.
İşte ne olduysa o anda olur. Halil ortadan kaybolur. Hanımı ortada kalır kayınları istediğine erişir ve “Haydi bana yardım edin” diyen kardeşlerinin hanımına “Hadi oradan biz seni tanımıyoruz” deyiverirler. Kadın hatasını anlar ama çok geç olmuştur.
Biz gelelim bizim Halil’e karısına sırrını verdikten sonra işin vahametini anlar ama iş işten geçmiş ve o sır dostunun dediği gibi aynı o yabancılar ülkesine dönmüştür ama hiç de itibarı yoktur ve Halil ise pek perişandır ve yürekler acısıdır.
Yine böyle günler geçerken, Halil sefalet içinde iken o sır dostu yanına geliverir. “Ne o çok sıkıntıdasın galiba, ben sana verme sırrını dostuna, dostunun dostu vardır da oda verir dostuna demedim mi?” der. Halil “Evet hatam büyük, bunu çekmeye razıyım” deyince “İyi amma ben senin cefa çekmene razı olamıyorum” der ve “Hadi bakalım şimdi seninle bir yere gideceğiz, senin misvakını kardeşlerin büyük bir taşın altına gömdüler. Çünkü işlerine yaramadı. Azıcık tutacak bir yeri kaldı. Oradan ikimiz de tutup asılacağız, hem de dua edeceğiz, ele geçirebilirsek daha başka güçlerle bizim olacak” der. İkisi birlikte giderler o misvakı o taşın altından dua ederek asıla asıla güçlükle çıkarırlar. Sır dostu Halil’e derki: İşte gücümüz biraz daha arttı şimdi daha güçlüsün. Eğer bu misvakı darda iken yalarsan, refaha erersin para için yalarsan paraya kavuşursun, bir yere çabuk ulaşmak için yalarsan, oraya çabuk ulaşırsın. Yalnız elinden bir daha çıkarırsan ona zor kavuşursun. Artık beni de zor bulursun. Kuyudan seni yılanla buraya getirdim. Oğlum’a yaptığın 100 liralık yardımın içindi. Seni yeryüzüne çıkardım, eşime yaptığın 100 liralık yardım içindi. Şimdi tekrar seni güçlü olarak yeryüzüne gönderiyorum, bu da benim ölümü alacaklılarımın elinden 100 lira verip kurtardığın içindir. Var git bir daha ele, hanımına, çocuğuna, daha sırrını verme. Sana hıyanet eden kardeşlerine kardeş, hanımına da eşim deme, güle güle iyilik timsali adam. Yaşamın düzenli, canın güvenli ömrün bereketli olsun, demiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. 20 Temmuz 2005
İyilik yap at denize, balık bilmezse halık bilir
Yağmur yağar seller akarsular çekilir, kum kalır
İyilik yapan iyilik, kötülük yapan da kötülük bulur
Yap iyiliği at bir kenara, zaman gelir lazım olur
İyilik yapan zarar etmez de belki öyle görünür
Kötülük yapan insanlar, yüzün yüzün sürünür
Ozan İsmail’im derki, iyilikten sizler asla korkmayın
İyiliklerin altına imza atmaktan sakın ola yılmayın