İslâm ülkeleri

Prof. Dr. Caner Arabacı

İslâm ülkeleri, işgal sonrası sömürge

yönetimleriyle hesaplaşmak zorunda


Bin Ali, Mübarek derken Libya’da Kaddafi, Yemen’de Ali Abdullah Salih sırada gözüküyor. Kaddafi, hepsinden fazla kıyıcı. Hepsinden fazla iktidarda kalmasından olsa gerek. Hava kuvvetleriyle göstericileri bombalatabilen Kaddafi’nin; ailesinin, yakınlarının, aletlerinin sonu hayır gözükmüyor.

Burada tek tek liderler eksenli değerlendirme yerine, İslâm ülkelerinin kara talihi durumuna dönüşen ortak özelliklere bakmak daha yerinde olacaktır. Libya: İtalya, Mısır-Ürdün-Irak-Yemen: İngiltere, Cezayir-Tunus-Suriye: Fransa tarafından işgal edilmiş ülkeler. İsimler ayrı olsa da Batılı devletlerin işgaline uğrayan İslam ülkelerinin ve onların ardına kalan yönetim tiplerinin, dikkat çekici garip özellikleri var.

Bir defa bu ülkelerin hiç birisinde ilim, yerel teknoloji nedense gelişmiyor, geliştirilmiyor.

İslâm toplumlarının fakirlik, fukaralık, kaderi gibi.. Yalnız yer altı, yerüstü zenginlikleri, halktaki fukaralıkla müthiş tezat halinde.

Hepsinde nedense, dikta tipi totaliter yönetimler var.

Bu yönetimlerin de garip benzerlikleri bulunuyor. Sosyalist, asker kökenli ama fikri yöneliş ne olursa olsun hepsi baskıcı, hepsi otoriter ve en önemlisi hepsi İslam düşmanı.

Halktaki yaygın geçim darlığı, fakirlik karşısında, modern diktatör veya firavunların hepsi alabildiğine zengin. Halktaki yoksulluğun zıddına yönetimler ve yönetime bulaşanlar varlıklı, lüks içinde.

Yönetimler, halktaki dinî yöneliş ve gelişmeleri önlemek için akla hayale sığmaz baskıları uygulamaktan çekinmiyorlar. Tabi İslâmî yönelişi belli eden şiar türü unsurlara, yasakçı yaklaşımları da ortak.. Diyelim ki Ezan okumayı, oruç tutmayı, kadınların başörtü takmalarını, Kur’an öğretimini yasaklayabiliyorlar.

İslami yönelişi engelleme çabasında, en çok “aferin”i hep Batılı ülkelerden alıyorlar. Kendi halklarına, Batı hayat tarzını, kıyafetleri dayattıkça aldıkları “aferinler” artıyor. Bu yüzden diktatörlerin, en büyük destekçileri Hristiyan ülkeler. O destekçiliğin yasal ayakları oluşturulduğu için, halk yerine zabıta gücü, hukuk vb. devlet kurumları ve çalışanları, örgütlü yasal dayanakları durumunda. Nesiller boyu tepede devam edebilmek için, aklı ve nesli şekillendirecek çalışmaları hiç ihmal etmiyorlar.

“Tek lider, tek ideoloji, tek yönetim” anlayışı; sanıldığı gibi sadece Mussolini veya Hitler’e ait değil. Burgiba’dan, Mübarek’e, Kaddafi’den Yemen’de Ali Abdullah Salih’e kadar hepsinde bu esas var.

Hepsinin ortak özelliği ölümüne kadar yönetimde kalmaları.. Parti lideri; devlet başkanı oldukları zaman “değiştirilemez, yerine başkaları aday olamaz” lâhutî yaratıklar oluyorlar. Burgiba elli yıla yakın liderlik yaparken, Bin Ali 23, Mübarek 30,  Ali Abdullah Salih 30, Kaddafi 42 yıl devam edebiliyor. İçlerinde 15 yıl liderlik yapan varsa, o da ecelin çabuk gelmesindendir.

Hepsinin bir başka özelliği, kurtuluş savaşları ardından gelmeleri.. Bu özellik, halk gözünde “kurtarıcı, halâskâran” olmalarını sağlıyor, meşruiyetlerini güçlendiriyor. Ama gariptir hepsi de kurtardıkları halka, savaştıkları düşmanın kıyafetini, hayat tarzını dayatmayı tezat görmüyor. Kurtardıkları ülkeler, düşman işgalinde kalsa idi, düşman uzun sürede ne yapacaksa, onlar, daha kısa sürede işgalcilerin yapmak istediklerini yapıyorlar.

Bu yüzden Arnold J. Toynbee’nin tespiti ile işgalci, “kırbaç” olup sırtlarda şaklarken onlar, halklarını “akrep” olup sokuyorlar. Zaten Batılı ülkelerin, diktatörleri çok sevip desteklemeleri de bundan. Gönüllü yayıcıları oldukları kültür emperyalizmi yoluyla, Batı/Hristiyan medeniyetini ülkelerinde kalıcı hale getirdikleri için onlar çok seviliyorlar. Fransa; Burgiba’dan ihtiyarlayıp son demlere geldikten, General Bin Ali’den, devrilip iş işten geçtikten sonra ancak vazgeçebiliyor. İsrail ve ABD’nin son ana kadar Mübarek’ten vazgeçmedikleri açık. Ancak milyonlar sonuç aldıktan sonra halka yaranacak mesajlar vermeyi akledebiliyor. Yemen’de otuz iki yıldır, Libya’da kırk iki yıldır halkın tepesinde boza pişirenlerden vazgeçmek için daha kaç masumun ölmesi gerekmekte, onlar için hiç önemi yok… Saddam, Bin Ali, Mübarek örnekleri öğretti ki; sömürgeciler, aletlerine, halklarına rağmen ancak “kullanılabilir” oldukları sürece sahip çıkıyorlar.. İş sarpa sardığı zaman ilk harcadıkları, “aletleri” oluyor..

Yerli diktatörlerin bir başka özelliği; ilerici, modern takıldıkları halde ülkelerinde yerli sanayii asla geliştirmemeleridir. Onlar ancak irtibatta bulundukları ülkelerden, hazır teknoloji alırlar. Aldıkları teknoloji de genelde, tüketime ve halkı zapturapt altında tutmak üzere güvenliğe aittir. Üstelik diyelim ki 83 milyon nüfuslu Mısır’ın; -toplam iki milyonu aşkın polis ve iç güvenlik memuru-, kocaman ordusu ile minnacık İsrail’e karşı, kazandığı hiçbir askeri başarısı yok. Türkiye’nin, onlarca yıl PKK ile baş edemez konuma düşürülmesi; Mısır, Suriye, Ürdün, Filistin’in, İsrail’e 1948’den bu yana defalarca mağlup olması bundan.. Çünkü silahlı donanımdan maksat, dış düşmanı yenmekten öte bir şey.. Maksat, Batı adına İslâmî gelişmeyi önlemek, halen aç-sefil de olsa, Batı adına halkı, baskı altında tutmak..

Frankofil Cezayir yönetiminin, yüz binlerce Cezayirliyi öldürmesi, fırınlarda yakması bundan..

İşbirlikçi yönetimlerin haysiyeti, şerefi yok. Efendileri ve efendilerinin talepleri, kendi halklarını soyarak yığdıkları dünyalıkları var..

Halklar, I. Dünya Harbi artığı işbirlikçi yönetimleri, geç de olsa anladı. Onun için istilacılar gibi, istilâ artıklarını da başından atmanın çabası içinde. Türkiye, demokratikleşme yönelişiyle, İttihatçı-CHP zihniyeti uzantılarını yönetimde etkisizleştirerek bu konuda biraz önde gidiyor. Uzun da sürse Tunus, Mısır, Yemen, Libya, Filistin, Ürdün sırada görünüyor. Tunus’un, domino etkisi yapıp yapmayacağı tartışması, artık yersiz. Çünkü domino etkisi, açık. Dayanma gücünün sınırına gelen halkı, Batı açısından, diktatörleri ile zapt etmek zor gözüküyor. En güçlü dikta yönetimi olarak Mübarek’in, “vatanında ölmek istediği” söylemi, kimseye acındırıcı gelmiyor. İngiltere’ye sığınan oğlu, milyar dolarları, şişen yakınları ve şirketleri ile o, müesses nizamın habis uru.. Sivil giydirdiği güvenlik güçlerinin; develi, atlı, eşekli “taraftar” görüntüleri, son firavun’un oyunlarından biri olarak zihinlerde yerini almış durumda. Hasan el Benna, Kutub gibi liderleri yok ederek, binlercesini hapsederek bastırılan “gerçek muhalefet”, artık sadece Mısır’da ihvanlara sahip değil... Halkın başsız gözükmesi, saptırma çabalarının, avantajı olarak tedavüle girecek gibi. Kurumlardaki sömürgeci anlayışı temizlemek, yerli mandacılığı silmek kolay olmayacak gibi. Türkiye’deki dış bağlantılı, Yahudi damatlı darbecilerin; modern görünüş altında, kendi ülkesine kastedenlerin benzerleri, oralarda da etkilerini sürdürmeye çalışacak.. Onun için sömürgecilerle hesaplaşmak kolay değil.

Önce düşüncede, değerlerde hasbî yücelişin yakalanması gerekiyor. Bu yüceliş, sömürge aracı Batı kültürünün, düzgün görünümlü iğrenç maskesini parçalayacaktır. Sonra sömürge artıklarının; gerçek hayat, niyet ve soygunlarının, kime çalıştıklarının görülür hale gelmesi gerekmektedir. Ki gönüllü emperyalizm elemanı olarak çalışanlar da uyansın.

Türkiye, yıllarca işgal artığı yönetim tipi/köprü olarak İslam âlemine nasıl model olarak takdim edildi ise; gerçek kurtuluş için de model olabilir. Yalnız bu konuda bütün, sanayi, bilgi teknolojisi, siyasi stratejiler itibariyle Türkiye’nin daha güçlenmesi gerekmektedir. İsrail canavarlığına karşı, sadece sözlü tavır ortaya koyması bile, Orta Doğu mazlumlarına ışık yaktığına göre; Türkiye’nin, despot yönetimlere karşı mazlumların yanında yer alması, daha da etkili, yüreklendirici olacaktır.

Ama karşı oyuncular ve onların yerli “ çakalları”, boş durmayacaktır. John Perkins’in anlattığı oyuncu kadrosu, unutulmamalıdır. Önce takım elbiseli beyin adamlarının yönlendirme, ikna çalışmaları devrede olacaktır. Onlar başarısız kalırsa, ikinci aşamaya geçilecek, “çakallar” devreye girecektir. Çakallar, CIA başta olmak üzere suikastçı, iç kargaşa çıkarıcı elemanlardır. Bunlar, talepleri karşılamayan devlet büyüklerini öldürecek, iç savaş çıkartacaklardır. Tabi çakalların da başarısız olması halinde, yönetimleri hizaya getirmenin yolu “genç Amerikalı” dedikleri conilerin yani orduların fiili saldırısı gerçekleştirilecektir. Üçüncü kademedeki işgal orduları, İslâm âleminde fiilen bulunmaktadırlar. Yani, İslâm âleminin, bu üç aşamanın uygulamalarını bünyesinde bulması mümkündür. Türkiye’den ulaşan ışığın söndürülmesi için, Başbakan, Cumhurbaşkanının, bir suikastla ortadan kaldırılması çokça planlanmıştır. Başarı halinde, öylesine bir kargaşa tetikleyici durum, sömürgeciler için müthiş yararlı olacaktır. Bu durum, Lübnan’dan Gazze’ye kadar tutuşan yüreklerde, yakıcı kor etkisi yapacaktır. İç kargaşa ile baş edemeyen bir Türkiye görüntüsü de öyledir. Kırgızistan’ın Başbakanı, Türkiye’ye “Kutup Yıldızımız” demektedir. Gannuşi, önce Allah’a sonra Osmanlı’ya bağlı olduklarını ifade etmiştir. Gannuşi, Osmanlı yani Türkler olmasa, Hristiyan olacağını söylemektedir. En Nahda’nın, İslami Tunus direniş liderinin sözleri, etki alın yönüyle doğru anlaşılmalıdır. Yani gece karanlığında, kendisine bakılarak yön tayin edilen rehber konumundaki Türkiye’nin güçlü kalması önemlidir. Işığın karartılmasının, Tunus’tan Kırgızistan’a etkisi tahmin edilebilir.

Direnen milyonlara, ölümü öldürenlere, ölümlü işgal ordularının yapacak çok bir şeyi yok mudur? Elbette vardır.. Ama çeldirme, yıldırma, yerli işbirlikçileri aziz hale getirerek, onlar aracılığı ile hâkimiyeti sürdürme çabası hiç durmayacaktır.

Halk gözünün, sadece Mübarek üstüne değil, Mübarek gibileri tahtta tutan düşünce, kurum ve destek güçlerine dikilmesi gerekmektedir. Yerli sömürge artıklarının saltanatlarının bu kadar uzun sürmesinin gerisinde, geliştirilen kültürel söylemleri bulunmaktadır. Aydınlanmacılık adı altında, Batılı değerler üstün hale getirilmiş, yerli değerlere/kültüre savaş açılarak onlar, aşağılanıp, sindirilmiştir. Ayağa kalkan, hak arayan kütlelerin; artık yerli söylemleri, gerçek aydınlanma söylemleri geliştirilmelidir. Ki kendi okumuşları kendi bürokratları; maaşlarını aldıkları halka yeniden zulmetmesin, hadim olsun.

Bu lider/şahıs eksenli hareket tehlikesini de ortadan kaldıracaktır. Yani bütün umutların bir şahsa bağlandığı, o şahsın ortadan kaldırılması, ya da elde edilmesiyle, umutların bitirildiği bir durum da oluşmayacaktır. Necip Fazıl, 1947’de; “Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;/Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?/Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;/Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp” diyordu. Tunus, Cezayir, Mısır, Libya, Ürdün, Mahmut Abbas’lı Filistin, “maymunlarını” yeni görmüşlerdir.

Bin Ali’ye 1,5 ton altının, ferrarinin hesabını, Mübarek’e 70 milyon doların hesabını soran olacak mıdır?. Ömür boyu –Cumhurbaşkanlığı da dâhil- devlet memuru olan biri, nasıl devasa mülk ve servetin sahibi olabilir? Bizde geçmişte İnönü’ye, “Beytül-mal”inin hesabı sorulamamışsa, onlara da kolay sorulamayacaktır. Zira lider koruma yasaları, gerçekte lideri değil, oluşturulan tabulara yaslanan sömürge sistemini korumaktadır.

İslâm ülkelerinin, sadece kendilerini kurtarmak değil, sömürgecileri de insan olmaya yöneltecek bir söylem geliştirmeye ihtiyaçları bulunmaktadır.