Türk edebiyatının en önemli isimlerinden Fazıl Hüsnü Dağlarca, HaberX’in sorularını cevapladı: 1950'de yazdıklarım bugünkü manzaranın tıpkısıdır… Bu kadar geçmişi olan şu millet, şu devletin halkı böyle mi olmalıydı diye düşünürsem, üzüntüm bitmez tükenmez oluyor… İçinin hikayesi insanda akıyorsa şair olur… Şimdi alkolü bırakan şarap içiyor. Ama rakının keyfi bir başka. Alkolün ağırbaşlısıdır… Orhan Veli; halim, selim, şiirlerine benzer bir yaramazlığı yoktu, kedi gibiydi… 75 senedir şiir yazıyorum, bu da Allah'ın bana bir tebessümü… Söylenmeyen bir sözü söylemek lazım… Ben kimim? Bir Türküm o kadar. Biraz eli yazıya yatkın bir Türk… Evlenecek adam şiir yazmamalı, şiir yazacak adam da evlenmemeli… İnsan, kaçak yaşamaya karar vermişse, onu ilan etmeye çekinmemelidir…
1914 yılında İstanbul'da doğdunuz. Kuleli Askeri Lisesi'ni ve Harp Okulu'nu bitirdiniz (1935). Şiir gibi dizilen ömrünüzün eksik kalan mısrası neydi?
Yüzükoyun yatma diyor annem
Yatar mıyım hiç,
İster miyim
Yüzümün
Koyun olduğunu? Dizeleri her şeyi anlatıyor mu?
“SOKAKLAR, EVİMDİ. EVİM, SOKAKLARDI”
Taş merdiven’de doğdum. Annemle babam Konya’da tanışıp, Trablus garp’ta evlenmişler. İlk çocukları Bağdat’ta doğmuş. 6 kardeşiz. İkimiz yaşıyor. Benim çocukluğum, annemin babamın hiç bilmediği, göremediği ve başka çocuklarından çok daha ötedeki bir çocukluktur. Elbette olmuştur. Çocukluğum, kendimin yarattığı, eve pek bağlı olmayan, sevgi görmeyen, bir çocuğun hiç bilmediği bir edebi türü yaşayan, romancıların varabileceği özel hikayemdir. Sokaklar, evimdi. Evim, sokaklardı. Demek istediğim evden çok sokaklarda yaşadığımdır. Kendi kendime karar verirdim. Altı yaşında bir turist gibi Konya’yı gezerdim. Hemen hemen her sokakta bulunan bir yatır, evliya kümbeti nedense beni çok ilgilendirirdi. Onlarla yakın bir akrabalık duyardım. Üzerlerinde yanan mumlar, kimi yarı, kimi küçülmüş, kimi bitmiş…Beni aydınlatırken başka çevrelerde olurdum. Evdeki yemek zamanını unuturdum. O çocukluk beni bugün bile etkiler.
“Ayakkabılarla yanak yanağa yatardım
Onların bütün gezeceğini,
Kendi küçük gezmişliğimle karıştırırdım.”
Hocam, Konya dediniz de, şiirlerinize tüfekleri doğrultan olaydır sanıyorum Konya İsyanı. Ona dair anlatacağınız şeyler var mı?
“BEN 8 YAŞINDAYKEN, KONYA’DA EŞKIYALAR BASTI HER YERİ.”
Ben 8 yaşındaydım, Konya’da isyan çıktığında. Bütün subayları toplamaya başladılar. Babam da yarbaydı. Eşkıyalar bastı her yeri. Teras kata dizildik. Herifler bizi tekme tokat attılar. Sağdan soldan ateş ettiler. Biz içeriye, babamda sivil giyinerek komşuya kaçtı. 3 gün sonra ordu geldi, zaptetti. Ondan sonra asılmalar başladı. Sağdakilerden 15, soldakilerden 15 aylar sürdü.
Yavaşlayan Ömür adli ilk şiiriniz 1933'te İstanbul dergisinde çıktı. İlkinden bu yana değişmeyen tek yönünüz, şiirlerinizin sürekli kendini yenilemesi miydi?
Ben şiir yazarken böyle bir amaç gütmüyorum. Belki bunların yenilenmesi, benim yenilenmem gibi gözüküyor.
Şiirlerinizde mağara devri insanlarından günümüz insanına dek insanın, iç ve dış dünyasını işlediniz. Bu kendi iç ve dış dünyanız için bilmediğiniz bir şey kalmadığı mı demekti?
“İNSANIN YAŞAMASI, KÜÇÜLTÜLMÜŞ FOTOĞRAFLARI GİBİDİR.”
Nerde? Ben iç dünyamı aramıyorum ya..Fakat hepsini saptamış ve kayda geçirmiş değilim. Buna belki bin senelik bir ömür gerekir. İnsanın yaşaması, küçültülmüş fotoğrafları gibidir. Ama bazı aptalların yaşaması bunun tersidir. Siyasi kişiliklerin yaşamları bunun tersidir.
Annenizin ilahileriyle büyüdünüz. Anneniz namaza durunca oyunlarınızı kendiliğinizden durdurduğunuzu söylüyorsunuz. Şiirlerinizin esin kaynağını din, mezhep ya da politikadan uzak tutmak istediniz mi?
“1950’DE YAZDIKLARIM BUGÜNKÜ MANZARANIN TIPKISIDIR.”
Annemin değil, büyükannemin…Büyükannemin ilahileri Yunus Emre’ye benzer şeylerdi. Halk şairlerinden kalan şeyleri makamla söylüyordu. Günlük siyasetle alakalı şeyler değildi. Halk edebiyatı parçalarıydı. Politikaya bizzat girmedim. Çok teklifler aldım girmedim. Ben bir zamanlar, politikayla ilgili küçük fıkramsı yazılar yazdım Vatan Gazetesinde. Onlarda doğrudan doğruya değil de, gene eleştiri biçimindedir. Memleketin geleceği hakkındaki görüşlerimde aynen çıkmıştır. 1950’de yazdıklarım bugünkü manzaranın tıpkısıdır. Oradan keşfetmişim. Görmüşüm.
150'yi geçmiş yapıtlarınızı okuyarak sizi tanımamız, şiirle hasbihalinizi bulmamız kolay olabilir ama sizin için en zor olanı beherin içindeki birini bulmak mı?
Zor değildir. Toplum içindeki bazı gerçekler o kadar çok ki. Sanki bir kalabalık oluyorlar. Toplum oluyorlar.
Peki toplumla barışıklığınıza gelsek…Kadıköy’deki evinizi benimsemeden önce yaşadığınız yerde kapınıza dayanıp maraza çıkaran ev sahibinizi keserle yaralayıp, mahkemelik olmuşsunuz. Size önce vatan sonra yurt ve yuva olan şehir hep İstanbul mu oldu? “Roma’yla Kartaca’nın arasında yüzer/Sevgi sevgi İstanbul dediğiniz”….gibi mısralar mı olur cevabınız?
“HALK BUNU ANLIYOR. KAVGA ETSEN HALKIN KAHRAMANISIN”
Beni sevmeyenler hep o konuyu açarlar. Onlardan bahsetmeyelim. Çünkü onlar benim elimde olmayan, bana bulaşan sokak manzaraları. Ev sahibi kadındı. “Eşime kirayı verme bana ver, o arsız adama verme sakın”dedi. Buna rağmen yine geldi ikinci aydan “kirayı ve bana”diye. Hayır dedi. Biraz kımıldandı. Dayak attım, sokağa attı. Bu kadar. İşin komiği o gün dayak attım ben ona. Üstüm başım kan oldu. Yıkandım. Elbisemi giydim. Gittim her zaman gittiğim meyhaneye aynı gün akşam. İçeri girer girmez bütün masalar ben geldim diye beni tebrik etti. Ne oldu, bu tebrike sebep ne? Dedim. Ev sahibini o kadar dövmüşün ki aşk olsun sana”dediler. Ulan bu kadar eser yazdım, kimse beni bu güne kadar tebrik etmedi. Halk bunu anlıyor. Kavga etsen halkın kahramanısın. O akşam meyhanede kadehler, şişeler ikram ettiler, her masadan. Sanki iyi bir şey yapmışım gibi…Maalesef halkımız, eğitimsizlik, eğitimsizlik üstüne. Mayalanmış halde geliyor. Onun için ‘halk’ mı demeli yoksa dememeli mi zor bir durumdayız. Halkı çok seviyorum. Her birini birinden daha çok seviyorum. Ama ne yazık ki, bu kadar geçmişi olan şu millet, şu devletin halkı böyle mi olmalıydı diye düşünürsem, üzüntüm bitmez tükenmez oluyor. Bugün o hale geldi ki; şu karşı evde ölü olsa benim haberim olmaz, benim ölümümden onun haberi olmaz. Okuyoruz eski eserleri de…o çırak meselelerini vs…Nereden nereye gelmişiz? O zaman bir çırak bir dükkan açtı mıydı, bütün etraf ona yardım edermiş. Nerdeee şimdi? Şimdi gözümün önünde, mal sahipleri kirayı arttırıyorlar. Orayı tutarlar, depo yaparlar yine adama açtırmazlar. O hale gelmişiz. Gençler onun için perişan. Ekmek yok, ekmek ihtimali yok. Ufak bir propagandayla çıkıyorlar yurdunun dağlarına. Dağda yaşamak kolay mı? Ben askeri hayatımdan biliyorum. Dağda yaşamak, hele yoklukla dağ katiyen bir araya gelmez. Ben kış zamanlarında kayak ekiplerine giderdim. Kayak mevsiminde dağlara. Oranın şartlarının ne zor olduğunu bilirim. Orada bir tavuk bile kızartıp yiyemezsin. Ne ateş yakmak mümkün olur, ne sürekli yakmak mümkün olur.
Oraya çıkanın gözünü karartan açlık mı yani?
“BEN ASKERLİK YAPTIĞIM ZAMANLAR BENİM EN SADIK ADAMLARIM, KÜRTTÜ”
Açlık ve propaganda üstüne geliyor. Baharı geliyor. Bizimkilerinde geç uyanması. Eskiden Kürt deyince, kaba, saba, yarı aptal bir tip canlandırılırdı. Halbuki böyle bir ayrım yapa yapa bunlar kendilerini, ayrı bir birey, ayrı bir bilinç sahibi olduklarının farkına vardırlar. Ben askerlik yaptığım zamanlar benim en sadık adamlarım, Kürttü. Çünkü Kürt, şımarmamış bir insandı. Ne dersen dinlerdi. Mesela bizimkilere bir emir verirsin, yarısını yapar, sen arkanı döndüğün zaman yapmaz. Görülmediği zaman yapmaz. Ama onlar öyle değil.
Bir zamanlar kendinizi bir Kürt şair olarak da görüyordunuz. Şairin dili, dini, ırkı var mıdır?
“İÇİNİN HİKAYESİ İNSANDA AKIYORSA ŞAİR OLUR”
Hiç olmadı. Ben bir defa katiyen şairliği bir sıfat olarak kullanmadım. Hatta Fazıl Su diye bir adam vardı, “Siz misiniz?”derdi. Ben de:”Öyle diyorlar” derdim. Şairliğe hiç sahip çıkmadım. Zaten şairlik sahip çıkılacak bir şey değildi. Şuradan alıp, giyinilecek bir şey değildir. İçinin hikayesi insanda akıyorsa şair olur. Şairim diyerek geçinenlerde geçinsinler…
1950 yılında kendi isteğiniz ile ordudan ayrıldınız. Asker kalsaydınız, şiirleriniz yerine topa, tüfeğe sarılsaydınız olmaz mıydı?
“ASKERLİK MASKARALIK, GENEL KURMAY’IN FİYAKASINA BAKMA!”
Ortaokuldan sonra Kuleliye gittim. Harbiye’ye subay çıktım. 15 sene subaylık yaptım. 15 sene sonra girdiğim günle aynı günde istifamı verdim. Kabul etmediler. Niçin istifa ediyorsun? Dediler. Gittim, Genel Kurmayda çalışan arkadaşlara sordum. Onlarda “daha yukarı çık” dediler. “Bıktım diye mi yazıyım acaba?” dedim. Askerlik maskaralık. Askerlik maddeleri uygulanmıyor ki. Askerlik küçük rütbelilere bırakılıyor. Büyük rütbeliler masa başına bırakılıyor. Orada ölüyor askerlik. Ben öyle bir askerdim ki her gün talime çıkarken günlük deftere yazardım. Bir gün canavar gibi bir paşa geldi. Bütün alayın subaylarını rütbesine göre dizdi. Herkese soru sordu. Bana geldi, sual bitti. Sen sus” dedi bana. Beni sürüdü. Ta albaya kadar gitti. Bana 600liralık para ikramiyesi verdi. O gün benim bu işi tam bildiğime karar verdi. II. Harbiye’yi çok anlattım. Çok başarılarım oldu. Buna rağmen 15 sene sonra istifamı verdim.....
Hocam karanlıkların prensi tanımına ne kadar uyuyorsunuz? Yalnızlığın kaçıncı rengidir alkol?
“BEN İLK BABAMDAN ALKOL ÇALDIM SONRA TEKEL İDARESİ KURULDU”
Şair böyle çirkin laflar söylemez. Şair şairimde demez. Şair olduğunu da hissetmez. Ben ilk babamdan alkol çaldım sonra tekel idaresi kuruldu. (espri patlatılır da gülünmez mi….)Alkolle şiir yazılmaz. Başlarken bir satır yazarsın, sonra yırtıp atarsın. Şiir dikkat ister. Gösteriş, şairin alkolikliğidir. Şimdilerde alkol almak dehşet para ister. Alkol ateş pahası. O zamanda pahalıydı. Şimdi alkolü bırakan şarap içiyor. Ama rakının keyfi bir başka. Alkolün ağırbaşlısıdır o. Orhan Veli sevgili bir arkadaşımdı. Alkol yüzünden Yedikule civarında çukura düştü, öldü. Zavallı adamcağız alkolden gitti. Kim bilir ne acılar çekti?
Nasıl kimselerdi onlar mesela Orhan Veli, Cahit Sıtkı…Bizim ulaşamayacağımız yerde miydiler her zaman?
“ORHAN VELİ’NİN ŞİİRLERİNE BENZER BİR YARAMAZLIĞI YOKTU. KEDİ GİBİYDİ.”
Orhan Veli; halim, selim, şiirlerine benzer bir yaramazlığı yoktu. Kedi gibiydi. Ölmeden bir sene önce gördüm. Ne yiyor, ne içiyor çok terbiyeli. Bazı asker arkadaşlara:”Var, buyur” dersin, sana yemek bırakmaz. O öyle değil. Cahit Sıtkı ile de çok yakın arkadaştık. O zavallı çok parasızlık çekti. Zalim babası ölünce evini müze yaptı. Yaşarken sahip çıkmadı.
Sizi yetiştiren, dizinin dibine oturtan, çağıran olgular ve insanlar kimlerdi, nelerdi?
“BİZİM EVİMİZDE DAİMA GAZETE, KURAN OKUNURDU.”
Ben kendi kendime okurken sevdim bu işi. Yazmaya çalıştım yazdım. Bizim evimizde daima gazete, kuran okunurdu. Ablalarımın hepsi öğretmen oldular. Evde okuma-yazma olayı vardı. Babam, gazetelerin tefrikalarını okurdu bana. Ev halkı edebiyatçılardan oluşuyordu.
“Allah bana son kitabımı göstermesin. Hem, ben ne kadar uğraşsam da bazı kitaplar var ki onları bitiremem” diyorsunuz. Kaleminizden düşüp de kağıdınızın kurtardığı en son şiir hangisi?
Geçen gün bir arkadaş konuşma yaptı, son şiirimizi gösterdik aldı götürdü.
Ama siz yazmaya devam ettiğinize göre o da son değilmiş zaten.
“BEN HERKESE ŞİİR VERMEM.”
Şiir yazmak benim için çok alışık olduğum bir çabadır. Bu kadar eser yazdığım için bana kolay gelir. Ben herkese şiir vermem.
'Çocuk ve Allah' isimli 'erken başyapıt'ınızın yeni Türk şiirinin güzergahını nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
“COĞRAFYA KİTABINI BİLE ŞİİR OLARAK YAZDIM BAŞTAN AŞAĞIYA, ELİM ALIŞSIN DİYE”,” BU DA ALLAH’IN BANA BİR TEBESSÜMÜ”
O kitap şu bakımdan önemlidir: o zamana kadar şiiri bir vezir içerisinde söylenmek söz zannetmişler. Biraz da aşk sahasında bir şeyler söylemeye çalışmışlar. Aşkla kadını birbirine karıştırmışlar. Mesela şöyle mısralar yazmışlar:
“Bütün hayatımı onlar verir de ben yaşarım
Kadınlar olmazsa öksüz kalırda eş ararım.”
Fikret zamanının şairlerinden bir yazmıştı bunu. Şiirin bunlarla alakası yok. Ben ‘şiir’diye bir şeyi küçük yaşta keşfettim. Yani böyle bir edebiyat türü olduğunu ve üstüne düştüm. Param yettiği kadar kitaplar almaya çalıştım. Aldım. Ablamım, babamın kitaplarını da okudum. Bir hazırlık yaptım. Bütün vezinleri öğrendim. Her vezinden kitaplar çıkarttım, aruzdan, heceden. Artık o hale geldim ki, bir mısra söylesen hangi vezinden olduğunu daha yarısından anlıyorum. Bu serbesti ele alınca şiirin her türünü yazmaya kalktım. Coğrafya kitabını bile şiir olarak yazdım baştan aşağıya, elim alışsın diye. Eski adamlar dergilerinde, benim şiirlerime yer verdiler. Sonra 20 yaşında bayağı ebraha girdim. Girdim ki giriş o giriş. 93 sayın, 75 senedir şiir yazıyorum. Bu da Allah’ın bana bir tebessümü, gülümsemesi yani.
O gülümseme hiç eksik olmasın dileğiyle….Eski kültür bakanı Talat Sait Halman, "Aşk şiirlerinin gücü pek az şaire nasip olmuştur" diyerek işaret ettiği sizden:”Türkiyeli bir şair olmasaydı, aynı şiirleri Fransızca, İngilizce, İspanyolca gibi Batı dillerinde yazmış olsaydı çoktan Nobel armağanını kazanmış olurdu ve Nobel'e onur getirirdi.”şeklinde bahsediyor. Dizelerin dışında bir yerin sizi zirvelere çıkartmasını beklediniz mi?
“FARUK NAFIZ, ÇOK KABİLİYETLİ, BİR ZAMANLARIN TEK ŞAİRİYDİ AMA NE YAZIK Kİ ŞİİRİNİN %90’I TASVİR.”
Hiç beklemedim. Böyle bir şey olamazdı. Çünkü batı bizim üzerimizdeki kararını vermişti. Ve bizim barbar bir devlet saymıştı. Bir çok tarihi olaydan sonra. Ben yurtdışına, kongresine gittim. Çevirmenler benim kitaplarımı çıkarttılar. Kimisi de şiir yayınladı dergilerde. Ve okuyan bana azami saygıyla davrandı. Hatta bir yerlerde 400-500 kişilik masalarda en başa beni koydular. Hakkımda ziyafetler verildi, toplantılar yapıldı. Ben işimi biliyorum ve işimin sınırlarını da durmadan genişletiyorum. Ve bana Türkçe’m şunu öğretti ki: Türkçe, çok büyük bir anlatım aracıdır. Yalnız onu kullanmasını bilmek gerek. Dil, kendi kendine söyler, beni şöyle kullanacaksın!”diye. Biz eğer kabiliyetimiz varsa bunu sezmeliyiz. Yoksa yüz sene yazsak nafile. Bir defa şunu bilmeliler ki: “Şiir, resim yapmak değildir, resimde şiir değildir.” Faruk Nafız, çok kabiliyetli, bir zamanların tek şairiydi ama ne yazık ki şiirinin %90’ı tasvir. Yani bir manzarayı çizmekle geçmiştir. Şiir, manzara çizmek değildir. Mesela bir şiiri var ya: “Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek!” Burada şiir, miir yok. İnsan korkar böyle aşktan. Kadın kendini kuyuya atar, yine aşık olmaz.
Bakalım şimdi sözünü edeceğimiz şair için neler söyleyeceksiniz? Yaramazlıktan ötürü bir hocanız sizden yüz kere bir dize yazmanızı istemiş. Sizde Tevfik Fikret’in, ‘Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.’ Dizesini yazmışsınız. Kendi yazdıklarınız dışında elinizi kolunu bağlayan başka dizeler oldu mu?
“CÜMLE KURARKEN, BÜTÜN SÖZCÜKLER KARŞINDA HAZIR DURMALIDIR.”
Oldu tabi. “Bir ben vardır, bende benden içeri” çok güzel bir mısradır. Yunus’un mısrası bu. Ama çok da tekrarı oldu. Bütün dünya edebiyatında bin defa söylenmiştir. Söylenmeyen bir sözü söylemek lazım. Bende şöyle olsun diye şunu yazdım:
Gör beni ben göz değil miyim?
Herkesin gözü vardır, bunu herkes söyleyebilir.
Gör beni ben göz değil miyim?
Tabi uzun yaşamımda şiirimi belki yirmi defa değiştirdim. Ben bunu makine gözlüğü yaptım. Eğer bunu makineye benzetirsek. Çok daha fazlasını yaparsınız. Benzetmeleri üçüncü, dördüncü, beşinci derecede yaparsın vites değiştirir gibi. Mesela; “İçimdeki sevinç, atlas dalgalarının karaya vuran büyük boyutlarına ulaşmıştı.” Bunu biraz daha kısaltalım:”Seni görünce, atlas dalgaları gibiydin” Daha kısaltalım:”Sen, atlas dalgaları mısın?” Daha da kısaltalım:”Sen, atlas mısın?” Daha da kısaltalım:”Sen, atlas” Şiiri de yazarken, araya koyduğun teşbih basamaklarıyla başka biçimlere ulaşabilirsin. Yazar, bütün bunları bulacak geniş bir duyarlılık çizgisi kazanmalıdır. Okuyucuya da kazandırmalıdır. Anlatım, her türlü engelden kurtulmuş olmalıdır. Cümle kurarken, bütün sözcükler karşında hazır durmalıdır. Dilin kaç sözcüğü varsa…15000,20000…40.000 sen onların birbirine bakanlarını o anda sezip alıvermelisin. Bu da büyük bir el ve beyin hüneridir, çalışmadır. Siyasi bir adam vardı, 40’lardan belediye başkanı. Sunuhi bey. Bu ada o kadar güzel konuşurdu ki, Taksim de o seçimlerde tesadüf ettiğim zaman oturur, dinlerdim. Şobilay cemiyetinden öğrenmiş adam ben meramımı anlatırken. O kadar akıllı bir adamdı ki. “Bir gün şöyle bir olay oldu” Tam bunu söylerken takma dişleri fırladı ağzından. Kim olsa paldur küldür iner aşağıya değil mi?Bu inmedi. Sesi de azaldı. “İşte görüyorsunuz, şu memlekete canımızı verdik, dişimizi verdik, bu haldeyiz!” dedi.” Zaten dişe ne gerek? Ekmek mi var yiyecek!”dedi. Bir alkış, bir kıyamet!. Dedim ki: Ulan ne zevzek adam!
Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'e, evinizin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulundunuz. Bu şiirlerin ve sizin efsanenizin yaşaması mı, yaşatılması için mi bir fedakarlıktı?
“ŞİİR; SİZİN EKMEĞİNİZİ DE, YÖNETİMİNİZİ DE, HASTALIKLARINIZI DA ALAKADAR OLAN BİR KAMU GÖZÜDÜR”
Onunla alakası yok. Ben böyle yaparak, şunu söylemek istedim topluma: Şiire gereken saygıyı gösteriniz. Şiir; sizin ekmeğinizi de, yönetiminizi de, hastalıklarınızı da alakadar olan bir kamu gözüdür. Bunu bilsinler. Öğrensinler. Yoksa bir ölünün bunlara ihtiyacı yok. Gelmiş gitmiş. Ama bu teşebbüsü insanlara bu fikri versin istedim. Ve şu binanın yeri tam buna müsait. Bunun dış duvarına benim bir dizemi yazarlar. Burayı gezerken, doğada, 20-30 defa okurlar benim şiirlerimi. Güzel bir şey olur.
Böyle bir mutavassıta ihtiyaç kalmadan da siz yaşarsınız aramızda, yaşayanlarla…
“İSTESELER DE ÖLDÜREMEZLER BENİ”
Zaten isteseler de öldüremezler beni. O parti gider, öbür parti tekrar yerine koyar. Ben kimim? Bir Türküm o kadar. Biraz eli yazıya yatkın bir Türk. O kadar. Yoksa büyük bir iddiam yok.
Kim olduğunuz konusunda ilginç bir anekdot… Askerî okulda bir gün yüzbaşı, 'Herkes öğlen saat on ikiye kadar kendine bir soy isim bulsun. Eğer isim bildirmezseniz nüfus müdürlüğü sizin adınıza bir isim uyduracak' demiş ve soy isminizi kendiniz bulmuşsunuz. Aslında şairsen kendinde yaratamadığın bir şey yok anlamına mı geliyor bu?
Ben istedim ki bir defa bu; özgür olsun dağlar gibi, ikicisi; yıkılmaz olsun, kalıcı olsun. Ondan sonra memleket savunmasında iş olsun dağlar gibi. Türkiye’de işi olsun. 4 saatte buldum ben onu. Çalıştım, çabaladım buldum. Herkes de çok beğendi. Çünkü alışılmamış bir söz yığınıydı.
Mustafa Kemal’in Kağnısı, ilkokulda kalabalıklar önünde bir çok çocuğun heyecanına nidasıyla, rikkat katmıştır. Kağnısına, Mustafa Kemal'in Kağnısı adını vermeyen çocukluğu nelerden yoksun görürsünüz?
Mustafa Kemal’den uzak bir çocukluk bence büyük bir zelzelenin kötülüğüne eşittir. Büyük bir depremin büyüklüğüne eşittir. Ne yazık ki günümüzün yöneticileri, siyasileri Mustafa Kemal’i anmaktan kaçınıyorlar. Bu şeyi gösteriyor: “Eşek ahırında at rüyası görmekten korkuyorlar.” Yaptıkları taklit bile değil.... İlhan Selçuk, bu işe emek vermiş, çok tecrübeli bir adam. Yaşı 80’i belki de geçti. Yazık! Cumhuriyet Gazetesinde yeni yeni yazarlar yetiştirmeye çalışıyorlar.
Şiirlerinizi saza, güfteye vuranı, kuşlarınızın ayağının iple bağlanması gibi mi görürsünüz? Şiirlerinizin bestelenmesini ister misiniz?
“RUHİ SU; BENİM ‘ALMANYA’DA ÇÖPÇÜLERİMİZ’İMİ SÖYLEMİŞTİ”
Hoşnut değilsem de, ayağının bağlandığını düşünüyorum. Bestelenmesi elbette onlara ikinci bir hayata vermesi bakımından üzücü değil, sevindiricidir. Bazen güzel şiirler seçiyorlar, hoş oluyor onlar. Şiirler, ses bir araya gelince daha yaygınlaşıyor. Ruhi Su’nun benden çevirdiği bir şey var ya o çok güzel. Birkaç şiirimi söylemişti. ‘Almanya’da Çöpçülerimiz’i söylemişti.
Şiir çilesi çektiniz mi yada Ağlayan çok, gözden yaşı gelen yok misali şiirlerinizin kadrinin bilinmeyeceğine inancınız oluştu mu?
“BEN HOCAMA SALDIRDIM, O BANA:’FİKRET GİBİ BİR ŞAİR OLACAKSIN’ DEDİ.”
Hiç. Tam tersine benim şiirlerim hemen sevildi. 1940’da ilk şiirimden 5 Lira para almıştım. Çok sevindim. İstanbul diye bir dergiye bir şiir yollamıştım. Birinci sayfaya kapak yapmışlar. Adresime kadar göndermişler. İlkokul talebesiydim. Bir hocam vardı, bize eski yazarları okurdu. Ben derdim ki:”Hocam, bize eski yazarları okutturma. Yeni yazıları bize okut. Bunlar zamanında çıkmış şeyler. Hiç tadı yok bunları” dediğim halde. Bana bütün sınıfın önünde:”Sende bu işe bir yatkınlık var, büyük bir şey var” dedi. “Sen dedi, hiç acele etme, sen Fikret gibi bir şair olacaksın” dedi. Bütün sınıf şaştı, hocadan bana böyle bir laf gelmesine. Ben ona saldırdığım halde o bana bunu söyledi.
Eskilerden konuşmayalım demişsiniz ama…..Şimdiki şiir anlayışının otomatik şiir makinesine dönüşmesi fikrine katılıyor musunuz? Kalpten, yürekten, yalnızlıktan uzak, ürkek kafiyelere mi emanet hazineniz?
“EVLENECEK ADAM ŞİİR YAZMAMALI, ŞİİR YAZACAK ADAM DA EVLENMEMELİ”
O kadar demesek de o çok zalimane oluyor. Her şey çevreyle güzel. Bir pırlanta broş düşün. Onu takmak için güzel bir elbise, süslü, yakışlı bir gövde lazım. Biz de bunların hepsi birden yok. Onun şiirimiz birkaç sloganın elinde kaldı. Kimisi komünizm davulu çalmakta, kimisi tam tersi ramazan davulu çalmakta, kimisi bunlardan bihaber aşk şiiri söylemekte. Kapıya genç bir çocuk geldi. Bir kitap getirmiş. Ben bunları gözlerim görmüyor, eğilip de bakamıyorum” dedim. Birkaç tane okudu. “Niye bunu yazıyorsun, burada yazılmışlar var, yeni bir şeyde söylemiyorsun.”dedim. Bir duraklıyor. En iyisini bul oku dedim. Buldu okudu. Bunda ne var? Dedim. “Senin bu şiirini senden evvel gelmiş, şu şairlerde daha iyisi var.”dedim. Bir samimiyeti yok. Sonra sordum:”Sen boylu bir insan gözüküyorsun, senin sevgilin yok mu ?”dedim. “Ne duruyorsun, evlen, bırak bu şiiri, miri.. Evlenecek adam şiir yazmamalı, şiir yazacak adam da evlenmemeli. “dedim. “Senin şiir yazma ihtimalin yok, bunlar hep oradan buradan toplanmış laflar.”dedim.
“Kişi seni severse soyunur aya karşı/Sever ölüsüne dek” mısralarınızda olduğu gibi hizmetkârların ötesinde bir hanım zadeye kapıldı mı gönlünüz?
“KADININ İÇİNDEKİ ALETLER, AŞKTAN KOPARILMIŞ PARÇALARDIR”
Efendim iki üç tane oldu, onlardan çocuğum olmadı, manevi evladım var bir tane: O da şiir yazan sağ kolum… Fakat onların sonu gelmedi. Hatta o zaman ben anladım ki bu kadınların yapısında şiire yatkın kişi, erkeklerden daha az. Mesela 100 kişiden 10 kişi şairse, bu kadınlardan bir tanesi şairdir. %1. Şundan geliyor: Kadının içindeki aletler, aşktan koparılmış parçalardır. Onun doğurma mekanizması çıtır çıtır işliyor.
Peki hocam, kadınlar, kendilerine atfedilen, adına şiirler, şarkılar yakılan bir varlık olarak memba diye mi yaratıldı acaba?
“DİŞİ DÜŞMÜŞ, YAŞLANMIŞ ŞAİRLER KADINA ŞİİR YAZAR”
Yok. Bir defa şiirler kadına yazılmaz. Şiir, doğaya, içimizdeki doğanın seslerine yazılır. Yoksa kadınla alakası yoktur. Kadına yazan aldatmacadır. Zaten türkü halinde o söylesin diye yazarlar. Dişi düşmüş şairler yazar, yaşlanmış olanlar.
Korkusuzluğu Nazım Hikmet’e benzeyen, Solcu bir şair olan Hasan Hüseyin Korkmazgil, sizi açıkça sevmediğini söylemişti. Sizi sevmeyenin, sizden ne istediğini ve alamadığını düşünmeliyiz?
Şöhret istiyorlar, alamıyorlar. O adam solcu bir adamdı. Söyleyecek tabi. Sevinirim. Çünkü samimi olduğu için takdir ederim. İnsan herkesi sevecek değil ya!
"Şairler ile çocuklar, iki kaçaktır. Anneleri babaları, öğretmenleri görmeden bütün olanakları kullanırlar, buluşurlar." Diyorsunuz. Peki insanların duygularını kaçak yaşamalarına, ağlayamamalarına ne diyorsunuz?
“ İNSAN, KAÇAK YAŞAMAYA KARAR VERMİŞSE, ONU İLAN ETMEYE ÇEKİNMEMELİDİR”
Pek onu anlamıyorum valla. Çünkü insan, kaçak yaşamaya karar vermişse, onu ilan etmeye çekinmemelidir. Bütün yaşamım boyu sayısız yaşamak konuşmaları yaptım. Hepsinde demek istediğim iyice anlaşılmamıştır. İsterdim ki bu konuşmalar kimseyi küçük görmediğimi, özel yaşamalarını anladığımı, daha da sevdiğimi, hele şiir yazanların bütün varlıklarını ikiye bölerken, nice yalnızlıklara düştüklerini, benim ortaklığımla ayakta durabildiklerini sezsinler. Geceleri daha çok sezsinler. Kim, kişiyi daha açık seçik görür?
Kim, kişiyi daha açık seçik görür?
Yalın. Karanlık, kişiyi açık saçık görür. Okuyucular gibi.
Şiirleriniz elden ele, dilden dile dolanırken kendinizi gözden ırak tutmanızın nedeni şairin yarı tanrı özelliğinden mi geliyor? Yani varlığı bilinen ama görünmeyen…
Hiç ilgisi yok. Bir şiirimde şöyle dizelerle anlatmıştım
Anımsadığıma göre…
-BİTİRİŞ DİZELERİ-
“Bir gün gelecek öleceğim
Özgür kalacağım
Bütün uzaklardan görünür kalacağım
Kim kimi severse o gelsin
O sevilen gelsin”
"Tanrıyla Ben" başlıklı dörtlüğünüzde: "O İşinin ozanı/Ben tanrısıyım/İşimin". diyorsunuz. Bu işin piri olduğunuzu siz kabul etmeseniz de biz ediyoruz. Okuyucularınızdan son istediğiniz nedir?
Kişi bir basamaktır. Beni okuyanlara “Hadi bir basamak daha tırmanmaya!”diyorum.
Tavan aranıza kadar gelebilmeyi temenni ediyorum kendim için.
“Ne korkuyorsan uyanıp geceleri,
Ölüm, yaşayacağını yok edebilir,
Yaşadığını değil.”
Şeklindeki meydan okumanıza binaen ömrünüzün daha da uzamasını diliyorum…Teşekkürler bu doyumsuz sohbet için.
Hülya Okur - Haber X