Zeki Oğuz
İlk kişisel fotoğraf sergilerimden biriydi. Okurlarımdan genç biri yanıma yaklaşmış "Abi senin fotoğrafların da öykülerine benziyor" demişti. Farklı, doğru bir yaklaşımdı gencin değerlendirmesi. Fotoğrafa yeni yoğunlaşmaya başladığım için farkında değildim bu benzeşmenin.
Kimi zaman ya da boş olduğumda arşivimi gözden geçirir, makinede yeniden izlerim eski görüntüleri. Kimi bir hikayeme yansımıştır, ama çoğunun hikayesi yüreğimdedir. Her karede yüreğimdeki hikaye yeniden canlanır, yeniden yaşamaya başlarım o anları.
Bazı hikayeler de var ki görüntüleri ya hiç çekilmemiş ya da çok kötü sonuçlar aldığım için atmışımdır ve gönlümde o yerlere yeniden giderek benzer görüntüleri yeniden çekmek isterim. O görüntüler belki benzeyecek, ama hiçbir zaman aynısı olmayacaktır. Örneğin gittiğim üç toprak parçası ürpertmiştir beni. Karaman Yeşilyurt Beldesi'nde bulunan ve Yunus Emre'nin dedesine ait olduğu söylenen Hacı İsmail Yaylası, Hacı Bektaş Dergahı ve Kurtuluş Savaşı'nın başladığı nokta olan Kocatepe. Hacı Bektaş ve Kocatepe'de çektiğim filmler hala banyodan gelmedi, umarım iyi çıkar sonuçları. Hacı İsmail Yaylası'nda çektiğim, bir daha da aynını çekmemin mümkün olmayacağı filmler çok kötü çıktıkları için çöpe gitti.
Karaman Kültür Müdürlüğü bir fotoğraf yarışması açmış ve yüzlerce fotoğrafçı ile birlikte ben de çağrılı olarak Karaman'a gitmiştim. Taşkale'de çekimlerden sonra Yeşilyurt'a uğramış, kısa bir çay molası vermek için kahvenin önünde durmuştuk. Bize ve diğer gezginlere kızgındı Yeşilyurtlular. Bütün gezginler Başkale'ye gitmek için Yeşilyurt'tan geçiyorlar, ama orada hiç durmuyorlardı. Onlardan özür diledik, sonra fotoğrafını çekmeye değer bir şeyler var mı, diye sorduk. Hacı İsmail Yaylası'nı anlattılar. Yağmur çiseliyordu. Yolların bozuk olabileceğini, yolda kalabileceğimizi söylediler. "Gideriz" dedik, düştük yola. Beldenin kuzeyine, Karadağ istikametine doğru ilerlemeye başladık. Kısa bir yokuştan sonra sonsuz bir plato çıktı önümüze. Karşımızda Karadağ, başı dumanlı, olanca heybetiyle dikiliyordu. Biz yarı yola varmadan müthiş bir dolu başladı. Birkaç dakika içinde bembeyaz oldu plato. Karadağ bulutların arasında yitip gitti. Hacı İsmail Yaylası'nın ortasından geçen dereden sel geliyordu. Biraz bekledik, hava sakinledi, sel durdu, karşıya geçtik. Birkaç çoban karşıladı bizi. Yıkık durumdaki Hacı İsmail Zaviyesi ve Mezarlığı gerçekten büyülüyordu insanı.
Evler, özellikle eski evler hep ilgimi çekmiştir. Bir sıcaklık, bir yaşanmışlık vardır o mekanlarda. Bir Hadim Şenliği'nde protokol konuşmaları ve yarışmalardan sonra millet boğaz derdine düşmüştü. Biz birkaç fotoğrafçı arkadaş milleti bu dertleriyle baş başa bırakıp Hadim ara sokaklarına dalmıştık. Bir yeri öğrenmenin, keşfetmenin en kestirme yolu ara sokaklarıdır. Bir yokuşun başında "Hocalar Evi" denilen bir yapı çıktı karşımıza. Kanatlı, karalı eski bir konaktı. Sahiplerinin kimi ölmüş, kalanlar dağılıp gitmiş. Yoksul bir aile barınıyordu konakta. Onlar da olmasa çoktan yıkılıp giderdi herhalde. Aile, yoksulluklarına aldırmadan eve davet etti bizi. Çay ikram ettiler. Küçük kızlarının fotoğraflarını çektim. Konakta asıl ailenin yaşadığı günleri, heybetli günlerini düşündüm.Yaşayanların acılarını, sevinçlerini filan. Kapının önünde oynuyorlardı çocuklar. Fotoğraflarını çekerkenki boynu bükük halleri hala yüreğimi yakar. Sonraki gidişimde yine çıktım konağa. O yoksul aile bir yerlere çekip gitmişti ve şimdi daha da yalnızdı Hocalar Konağı.
Geçmişini koruyan en güzel beldelerimizden biri Safranbolu. Eskiyi yıkmak yerine başka bir yere inşa etmişler yeni Safranbolu'yu. Sonra koruma altına almışlar eski konakları. Kimini restore edip başka kültürlerden gelen insanların da aynı havayı solumalarını sağlamışlar. Yörük köyünde bazı konaklar aynı görkemleri, ihtişamları ile duruyorlar. O konaklardaki zevk ve estetik güzelliğine hayran olmamak mümkün değil.
Toroslar'da beş direkli bir çadıra konuk oluyoruz. Safranbolu ve Yörük köyündeki estetik duyarlılığın uzantıları yaşıyor bu beş direkli Yörük çadırında. Çadırın sahibi Rus Ali konukseverliği, duruşu ile tam bir Yörük beyi. Binlerce yıldır süregelen bir geleneğin taşıyıcısı. Dokuz çocuğu, on devesi, dört yüz kara kıl keçisi ile binlerce yıldır bu dağların hakimi. Çadırın içindeki her şey Yörük köyündeki estetik güzelliğin habercisi.
Gülnar'da bir Yörük şenliğindeyim. Kazanlar kurulmuş pilavlar pişiyor. Et kokusu her yanı sarmış, insanlar karışıp kaynaşmış.Gencecik Yörük kızları, oğlanları; Yörük türküleri, Yörük oyunları oynuyorlar. Yazın Beyşehir Yunuslar'da gördüğüm bir Yörük kadını dikkatimi çekiyor. Sırtında bir çocuk var. Yemeğin dağıtılmasına, sofraların hazırlanmasına, bulaşığın yıkanmasına yardım ediyor ve o çocuğu hiç indirmiyor sırtından. Hava soğuktu, yaptığı iş yorucuydu, çocuğun başı açıktı, ama akşam biz oradan ayrılıncaya kadar çocuk hep sırtında kaldı. Bir ara yanına yanaşıp "Şu çocuğun başını bari ört" dedim, güldü. "Bir şey olmaz ona" dedi.
Yörükler Gülnar, Anamur, Silifke, Alanya gibi sahil beldelerinden Nisan ortalarında yola çıkarlar, kırk-kırk beş günlük bir uzun yolculuktan sonra Toroslar'a ulaşırlar. Her yıl Haziran'ın ilk haftasında yapılan Lille şenlikleriyle birlikte ben de Yörüklerin peşine düşerim. Onların fotoğraflarını çekmek, hikayelerini dinlemek için. Geçen yıl da şenlikten erken ayrılıp bir obanın nesine düştüm. Apa Barajı'nın yakınlarında yakaladım obayı. Sadece çocuklar vardı obada. Develeri, keçi sürülerini onlar otlatıyorlardı. Yanlarına varıp armağanlarını verdim, fotoğraflarını çektim. Meğer büyükleri Lille'ye gitmişler, daha dönmemişler. On-on iki yaşlarında bir kız bana bakıyordu. Sanki yoğun bir hüzün var gibiydi gözlerinde. Nasıl olmasın ki yaz-kış bütün yaşamı o çadırın içinde geçiyordu. Televizyon izleme şansı bile yoktu. Bilmem, belki de böylesi iyiydi onun için.