MÜRŞİD
Mülk suresinde olduğunu düşünüyorum ayetin. Yıllar var ki karşılaşmamışım onunla bir yerlerde, okumamışım, duymamışım uzun zamandır. Kalkıyor bakıyorum Kuran’ı Kerime. Yanılmamışım.
Hatırımda doğru kalmış ayeti kerimenin geçtiği yer. Muhammed Esed’in Kuran Mesajı var ellerimde. “Onlar, üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara hiç bakmazlar mı? Onları havada tutan yalnızca Rahman’dır: Gerçek şu ki O, her şeyi gözetiminde bulundurur.” (Mülk 19). Kahramanımız kuşlar olursa eğer ne değişir hayatımızda diye akıl etmeye çalışıyorum. Her şeyden önce kafalarımızı göğe doğru, ağaçlara, dallara, yapraklara doğru kaldırmamız gerekir diye geçiriyorum içimden. Konya’da kafalarını kaldırıp bulutlara ağaçlara, dallara, dallardaki serçe kuşlara, yıldızlara, aya, mehtaba doğru bakan birilerine hiç rastlamadığımı söylesem acaba insafsızlık eder miyim diye bir soru geçiyor kafamdan. Bu sorunun cevabını bilmekle beraber bir kenara bırakıyorum şimdilik. Çocukluğumda eski Fenni Fırının arkasında otururken mahallemizde kuşcu olan gençler amcalar, çocuklar vardı. Onu hatırlıyorum. O dönemlerde, yani küçüklüğümde değilse bile ilerleyen çağlarımda bu insanların uğraşılarını değersiz bulduğum zamanlar olmuştu. Koskoca bir ömür daha önemli uğraşlarla geçirilmeliydi anlayışıma göre. Bu insanlar ömürlerini telef ediyorlardı okuduğum kitaplar edindiğim bilgilere göre. Rengârenk kuşları elleriyle fırlatırlardı yukarılara doğru. Hepsinin ayrı ayrı isimleri vardı. Şu an hatırlamıyorum adlarını. Ardlarından dakikalarca bakarlar seyrederler çeşitli yorumlar yaparlardı. İnsan böyle havalanırdı herhalde yukarılara doğru. Dedemin de kuşlarının olduğunu şu an hatırlıyorum. Mengenedeki bağ evinin çatısında istirahat ettikleri bir yerin olduğu canlanıveriyor gözlerimde. Yaşım kırka gelirken ‘kuşcu’ bilmem kim diye adlandırılan bu insanların mübarek insanlar olabileceklerini, ilgi alanlarının hiç de küçümsenemeyecek bir yapı arz ettiğini, bununla da kalmayıp bilakis gıpta edilebilecek bir uğraşın içinde olduklarını, zamanımın insanlarının ilgi ve alakalarıyla kıyasladığımda daha bariz bir şekilde gördüğümü belirtsem acaba çevremdeki insanlara haksızlık eder miyim diye bir duygunun tesiri altında kalıyorum. Yanılmıyorsun diyor içimdeki bir ses. Yanılmıyorsun. Kuşlar gibi hafifleşiveriyorlardı herhalde bu insanlar. Elleriyle besliyor, barındırıyor, büyütüyorlar ve onlarla beraber ruhlarına geçiriverdikleri doğal kanatlarla ayakları yerden kesilip uçuveriyorlardı göğe doğru. Anlaşılan şuydu ki bağımlılıklarını bir kenara itiveriyorlardı onlarla birlikte olunca. (Yazı buraya kadar kendisini yazdırmayı becerse de yazıyı yazan tıkandığını hissetti, yardıma ihtiyacı vardı her zamanki gibi… İmdadına dostu yetişti; dostlar dostunun ışıltılı kelimeleriyle…)
Ali Akar dostumun itina ile, titizlikle tercüme ettiği bir nevi ömrünün semeresinin sayfalara taşındığı Kuzâî’ nin Müsned_i Şihab’ında zikredilen peygamber kelamı gelip buluyor beni. “Eğer siz, gerçek anlamda tevekkül etseydiniz/karar alma hakkını yalnız Allah’a vermiş olsaydınız, sabah aç çıkıp, akşamleyin yuvalarına, kursakları tıka basa dolu dönen kuşları rızıklandırıp/ ihtiyaçlarını giderdiği gibi, Allah sizin de ihtiyaçlarınızı görüp rızıklandırırdı.” …Bağ kurarsanız O’nunla, sizleri yuvalarında ağızlarını açmış bekleyen kuşlar gibi himaye eder diye konuşuyorum bugün çağrıldığım yerde gençlerle muhabbet ederken. Mürşidimiz sadece kuşlar olsaydı ne öğretirlerdi en çok bizlere ve bizler en çok ne öğrenirdik onlardan haydi beraberce düşünelim diyorum ve kuşlara bakmaya çağırıyorum onları. Masumiyetlerini yitirmemiş olanların çehrelerinden bir ışıltı yayılıyor gözbebeklerime doğru. Gözbebeklerimden kalbime ağıyor bu ışıltı ve böylece muhabbete ortak oluyorlar ve döküyorlar içlerini çocuksu safiyetleriyle…
(Rıchard Bach’ın Martı adlı fabl türü eserindeki roman kahramanı Martı Canıtın levengstı’nın talebesi Martı Fletcher’la olan birlikteliğini, dostluğunu, bilgeliğini, öğreticiliğini senelerce talebelerime okutmamış mı idim…)
Çevremdeki tanıdıklarımla yaşayan ve yaşamayan tanıdıklarımla sohbetler ediyorum konu ile ilgili olarak. Onların da yorumlarını almak kuşlara bakmanın hayatlarımızdaki yeri ve önemini öğrenmek amacıyla soruyorum sorumu: Hiçbir şeyimiz olmasaydı bize hayatı öğretecek ve sadece kuşlar olsaydı mürşitlerimiz olarak, yol göstericilerimiz, muallimlerimiz olarak ne öğretirlerdi kendi dillerince bizlere; insanlık onurumuzu koruyarak hayat yolunu yürüyebilmemiz, toprağa alnı açık, niyetleri masum olarak girebilmemiz, yaratanın huzuruna ümitvar olarak çıkabilmemiz için… İnsanların havada süzülen kuşların uçuşuna imrendiği gibi meleklerin hayatlarımıza imrenmesini sağlayacak hangi erdemleri içselleştirmemizi sağlayabilirlerdi acaba göğün kuşları, şahsiyet elbisemizde yama görüntüsü şeklinde iğreti durmayan hangi güzellikleri görmemizi sağlayabilir, hangi onursuz tavırlarımızı sorgulamamıza vesile olabilirlerdi acaba…
Bir haziran gecesinde Afyon ‘dan Konya’ya dönüş yolunda soruyorum bu ve buna benzer soruları. “Yuvayı sahiplenmeyi” diyor İsmail Detseli. “Kuşlar en çok bana yuvayı sahiplenmeyi öğretir Hasan’ım.” İsmail ağabeyin cevabı ile M Akif Ersoy’un Safahat’ındaki Kardeşim Hüseyin Avni’ye diyerek ithaf ettiği ‘Mahalle Kahvesi’ manzumesindeki anlayışının hemen hemen aynı olduğu dikkatimden kaçmıyor. ‘Mahalle kahvesi Şark’ın hârim-i kaatilidir’ diyerek anlatmaya çalıştığı bölümde Akif aile hayatının dünyadaki en safâlı hayat olduğunu belirterek ‘Hayat-ı aile dünyada en safâlı hayat’ diyecek ve gecelerini ailelerinden, aile muhabbetinden kaçarak kahvehanelerde geçiren kalabalıklara kahvehanenin tavanında yuvalanan kırlangıçların bakışlarıyla seslenerek tamamlayacaktır bu bölümü.
Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan
Bakıyor bunlara yan yan, iki çift ince nazar:
“Ya sizin bir yuvanız yok mu?” diyor anlaşılan,
Dişi, erkek; çalışan yavrulu kırlangıçlar…
2008 yılının Temmuz ayında umre için gittiğim medeniyetin beşiği kutlu şehir Mekke’deyim. Umreye niyet etmek ve ihrama girmek için Tennim Mescidinin arka kısmında bulunan çeşmelerden abdest aldım. Ağır adımlarla birkaç adım attım ki sol tarafımda yerlerde yiyecek arayan ama bulamayan güvercinler gördüm. O esnada yüreğimde Fethi Gemuhluoğlu’nun cümleleri filizlendi. “ölüm ne mutluluk benim için” diyordu, “çünkü çocukluğumda yüz paraya alıp uçurduğum kuşlarım cennetin kapısında beni bekliyorlar. Onların yanına gitmek ne güzel şey.” Mekkenin, Tennim Mescidinin kuşları tutsak değildiler tutsak olmasına ama açtılar sonuçta. Onlara özgürlüklerini bağışlamak gibi bir soylu tavrın duyarlılığını yaşayamasam da yan taraftaki küçük büfede satılan yemlerden alarak onlara ikram etmeyi, karınlarını bir nebzecik de olsa doyurmayı düşündüm. Peygamberimin şehri Mekke’nin kuşlarıyla kısa bir süreliğine de olsa birlikte olmam, onların ziyafet sofrasında imiş gibi heyecanlı hızlı yem yiyişlerini seyretmem sırlı şehrin sırrından bir nebzecik nasiplenmek niyetlerini güden Ümmeti Muhammed’in bir ferdi olarak bana da bir şevk verdi. Gönlüm genişledi, sürur buldum. Bedenim hafifledi, hikmeti sezdim.
“Mülkiyetsizlik, bağlılık ve bağımsızlık” diyor Abdullah Harmancı, ilk açıldığı yıllarda oturduğumuz Nun kitap ka(hvede)fede çaylarımızı yudumlarken. Eğer dünyada hiçbir şey olmasaydı ve sadece kuşlar olsaydı kuşlar bana en çok bunları öğretirdi herhalde ağabey diyordu Abdullah. Abdullah’ın bu özgün cevabı bana Sevgili İshak Doğan’ın tercümesini yaptığı Müsned çalışmasından ‘Buharinin hocasının hocası’ olduğunu öğrendiğim Başka bir Abdullah’ın tavrını hatırlattı bana.
Abdullah bin Mübarek hacca gidiyordu. Çöplükten ölmüş bir kuşu alan bir kadın gördü. Kadın ölmüş kuşu aldı ve evine götürdü. Abdullah b. Mübarek evine kadar kadını takip etti ve durumunu sordu. Kadın kardeşiyle beraber kaldığını, yiyecek hiçbir şeyleri bulunmadığı için çöplükten topladıklarıyla geçindiklerini söyledi. Bunun üzerine yardımcısına, “Yanında ne var?” dedi. Yardımcısı, “1000 dinar var,” dedi. Abdullah b. Mübarek, “Bize 20 dinar ayır, bizi eve götür, geri kalan 980 dinarı bunlara verelim. Bu hayır, bu yılki haccımızdan daha hayırlıdır,” dedi ve geri döndü.
Telaşesiz zamanları yaşayabilenlerin, insanlıklarını dert edinebilenlerin, ruhlarındaki takva ve fücur kavgasının farkına varabilenlerin işi olsa gerek kuşlara bakabilmek anlayışına sahip olmak düsturu. Bakışlarını göğe doğru, göğün kuşlarına doğru çevirmeyi iştiyak ile becerebildiği ölçüde şehirler bahtiyar şehir olma özelliğini kazanırlar. Bu şehir göğün kuşlarına bakabilen insanların şehri oldukça bahtiyar şehir olma özelliğini yitirmeyecektir ümidindeyim vesselam.