Halıcı kızlar

Sabahın ilk saatleri, kimler gelecek, diye bakınıyorum çevreme. Bir yandan çayımı yudumluyorum.

Zeki Oğuz

Sabahın ilk saatleri, kimler gelecek, diye bakınıyorum çevreme. Bir yandan çayımı yudumluyorum. Çay ocağının çevresindeki gülfidanları hala yeşilliklerini koruyorlar ama mayıs ayındaki canlılıkları yok artık. Her sabah rengârenk yapraklarındaki çiylerle karşılarlardı bizi. Bahar sabahının temiz havasını gül kokularıyla içimize çekerek, çevrelerinde oturur, arkadaşları beklerdik.

Birer ikişer geliyor gezginler ama belirlenen saate hiç uyan yok. Zaman kavramı, diye bir şey yer etmemiş insanların kafasında. Çok geç kalan bile, kusura bakmayın, uyuyakalmışım, diyerek özrünü örtbas ediveriyor.

Altı kişi oluyoruz sonunda. Özlem ile Yurdagül yoklar, hafta boyunca sızlanırlar, şehre tıkılıp kalmaktan. Doğayı özlediklerini, çok sevmelerine rağmen doğayla iç içe yaşayamadıklarından yakınırlar ama bir sabahı olsun erken kalkmak içlerinden gelmez.

Karaman yoluna çıkınca bozkır sarısı sanki çarpıyor yüzümüze. Bu sarılığı bozan yol kenarlarındaki ağaçlar ve bostan tarlaları, havuç tarlaları. Çok geçmeden bu yeşillikler de başlayacak sararmaya. Ayçiçekleri iyice boyunlarını bükmüş, çiçekleri dökülmüş bile.

Hacıbaba Dağı kurşuni bir kitle gibi dikiliyor karşıda. Sol yanımızda Karadağ kara bir leke gibi duruyor bozkırın ortasında. Başdağ hiç gözükmüyor. Bilmeyen birer taş yığını gibi duran o dağlar benim için canlı, kıpır kıpır iki sevgili.

Karadağ”da küçük cadım Kader var. Gül yüzlü kadınlar, Yörük çobanlar var. Yılkı atları, keçi sürüleri, keklikler var. Ne zaman Karadağa, Başdağa çıksam asırlardır oralarda yaşadığım duygusuna kapılırım. Temmuz sıcağında Başdağın zirvesindeki gölde çimer, gölün kıyıcığındaki kuyunun buz gibi suyuyla, susuzluğumu gideririm.

Karaman”ı geçtikten sonra yanmış, kapkara olmuş buğday tarlaları çıkıyor karşımıza. Uzaklardaki bazı tarlalarda hala duman tütüyor. Biçer işi biter bitmez anızları ateşe veriyor köylüler. Tarlada ne varsa yanıp kül oluyor. Tarladaki anızlar ve canlılarla birlikte alanlardaki ağaçlar da nasibini alıyor ateşten.

Şükrü Erbaş”ın dediği gibi, bütün köylüleri öldürmeli, diyorum, içimden. Özellikle ova köylüleri düşman yeşile. Bozkırın ortasında saatlerce gidersiniz bir tek ağaç çıkmaz karşınıza, gölgesine sığınacağınız. Rastgele karşınıza çıkan bir ova köylüsüne bunu söylediğinizde hiç umursamaz, aha, diye traktör römorkunun gölgesini gösterir. O demir yığını römorkun gölgesi güneş altında durmaktan daha beter eder insanı.

Buğdayların yeni yeşermeye başladığı bir bahar günü yine geçmiştik bu yollardan. Gece müthiş sis vardı ovada. Mahmut yolla cebelleşirken, arka koltuğa büzülüp uyumuştum.

Gecenin bir vakti varmışız kasabaya. Mahmut arabayı, ambarların altında bir evin önüne çekmiş, uyumuştu. Soğuktan titreyerek uyandığımda gün ışımaya başlamıştı.

Ambarların altında, yekpare kayaya oyulmuş iki göz evde Özlem ile kardeşi Melike kalıyorlardı. Mahmut tam onların kapılarının önüne durdurmuştu arabayı. İyice üşümüştüm, büründüğüm çulu omuzlarıma yukarı çekmeye çalışırken, perdenin kıpırdadığını gördüm. Özlem perdeyi aralamış dışarıya bakıyordu. Arabayı fark etmişti, iyice görebilmek için biraz daha araladı perdeyi. Yarım yamalak bir gülüşle indim arabadan.

Kayaya oyulmuş odalardan birini mutfak, birini yatak odası olarak kullanıyorlardı. Soba yanıyordu, sıcacıktı odanın içi. Sonra kahvaltı sofrasının, Özlem ile kardeşinin güler yüzleri de katıldı bu sıcaklığa.

Çaylarımızı yudumlarken sıcağın etkisiyle tatlı bir uyuşukluk sarmıştı bedenimi. Kızların halı atölyesine gitmeyeceklerini bilsem akşama kadar uyuyabilirdim odada. Ama onlar çalışmak zorundaydılar.

İki kız halı dokudukları için kasabada kalmışlardı, baba ve anneleri Afet evlerinde kalıyorlardı. Tam anlamıyla çölün yüzündeydi Afet evleri. Ot bitmez, kervan geçmez bir bozkırın ortasındaydı. Toprağın dört parmak altı kayalıktı. Birçok şirket mermer ocağı, diye kapatmışlardı çevredeki arazileri.

Özlem”in babası çölün yüzünde kayısı, elma, armut yetiştirmeye çalışıyordu. Dönüşte yine uğramak istiyordum Afet evlerine. Zaman elverirse Özlem”in babasının bir bardak çayını içerdik.

Sabah geç toplanmış, yollarda oylanmış ancak öğleye doğru varabilmiştik kasabaya. Aramızdaki üç arkadaş ilk defa geldikleri için, kasabanın kuzeyinde dimdik kayalıklara ve kayalara oyulmuş yüzlerce ambara şaşkınlıkla bakıyorlardı.

Onları şaşkınlıklarıyla baş başa bırakıp halı atölyesine girdim. Biran bakıştı kızlar sonra Aliye tanıdı. Hoş geldin abi, diye elime sarıldı, kucaklaşıp öpüştük. Sizleri özledim, dedim gösterdikleri yere otururken. Bizde seni özledik, dedi hepsi birden. Birkaçı hariç hepsi lise, üniversite çağında kızlar. Okuma şansı olmayınca, tek çare tezgâhın başına geçip halı dokumaktı işleri.

Onlar işlerini yaparken fotoğraflarını çekiyorum. Işık yetersiz ama ne çıkarsa bahtıma, diyorum içimden. Asıl kızların gözlerine yazık oluyor bu yarı karanlık atölyede.

Bir önceki gelişimde çektiğim fotoğrafları soruyor Aliye, getirmediğimi söyleyince kırgınlığını açıkça belli ediyor. Hepsine söz veriyorum, bir dahaki gelişimde getireceğim, diye.

Özlem ile kardeşinin yerini başka kızlar almış. Onlar Afet evlerinde kendi tezgâhlarında çalışıyorlar artık. Onların halini soruyorum kızlara, ara sıra görüşüyorlarmış.

Atölyeden çıkarken, ikindiye doğru çayı hazırlayın, diyorum kızlara. Yemek de hazırlayalım mı? Diye soruyor biri.

 İncesu mağarasına gideceğimizi, yemeği de orada yiyeceğimizi söylüyorum. O inceliklerinden, insan sıcaklıklarından duyduğum buruklukla çıkıyorum atölyeden. O gül yüzlü kızların duyarlılıklarından ne kadar uzak olduğumuzu düşünüyorum.

Kasabanın ara sokaklarına dalıyoruz, küçük bir kız çocuğu, yalınayak oynuyor bir kapının önünde. Al al olmuştu yanakları. İki kız bir örtmenin altına tezgâhı kurmuş halı dokuyorlardı. Onlara yaklaşıp, kolay gelsin, fotoğraf çekebilir miyim, diye soruyorum. Çek, diyor biraz daha büyük olanı. Öteki, daha ortaokul çağlarında ancak var. Bir yandan kirkit sallıyor, bir yandan gülümsüyor. Geri dönünce büyüğü bağırıyor ardımdan, erik alaydın abi, diye. Koca bir torbayı uzatmış, bana bakıyor. Almasam küsecek, kırılacak.

Kasabanın bahçelerini geçtikten sonra on kilometrelik bir çöl yolunu bütün tozu, sıcağı ile aşıp İncesu mağarasına ulaşıyoruz.

İlk işimiz mağaranın önündeki vadide yemek molası oluyor. Yemekten sonra da kimsenin içinden gelmiyor mağaranın içine girmek. Ben hiç istemiyorum. Çünkü daha önce gördüm o güzelim mağaranın ağlanası halini. Yıllar önce bir belediye başkanı Mersin”li bir kabzımala limon deposu olarak kiralamış mağarayı. Kabzımal limon sandıklarını düzgün yerleştirebilmek adına ne kadar sarkıt, dikit varsa kırmış, dümdüz etmiş mağaranın içini.

Çölü yeniden aşarak dönüyoruz kasabaya. Çayı demlemiş bizi bekliyor halıcı kızlar. Bir iplik çuvalının üzerine oturuyorum.

“Çayı ben demledim, diyor, güzel, kara gözlü bir kız.

“Eline sağlık, diyorum.

Üniversite çağında bir kız çay tepsisini dolaştırıyor ortada. Onu ilk kez görüyorum. Aslı”da liseyi bitirdiğiyle kalmış. Halı dokuyup eve para getirsin, diye okutmamışlar. Bıraksalar bile okuyabileceğine pek inanmıyor Aslı.

“Şehirli çocuklarla yarışmak kolay mı? Diyor, boynunu bükerek.

Aslı”nın küçük kardeşi dolanıp duruyor çevremizde. İlkin, entari giyinmiş bir oğlan sanıyoruz onu. Saçlarını üç numara kestirmişler, sürekli gülüyor.

“Neden entari giydin? Diye soruyor bir arkadaş. Çocuk hınzırca gülümsüyor.

“Pantolon giymeyi sevmiyorum, diyor. Yanılgımızı fark ediyor öteki kızlar.

“ O erkek değil, kız, diyorlar.

“Baban ne iş yapıyor? Diye soruyorum Aslı”ya. Soruma yanıt vermek istemiyormuş gibi başını yere eğiyor. Onun yerine tam karşımda oturan annesi cevaplıyor sorumu.

“Kahvede taş döşüyor, diyor, yüzünü buruşturarak.

Kasabadaki erkeklerin yaptıkları tek şey bu, sabahtan gece yarılarına kadar kahvelerde oyun oynamak ya da duvar diplerine uzatılmış kütüklerin üzerine oturarak, gün boyu pineklemek. Yaşlı kadınlar gölgeliklerde ya da damlarda yün eğirip çorap örüyorlar. Bu kadınlar asırlardır giydikleri abanileri, şalvarları hiç çıkarmıyorlar üzerlerinden. Ayaklarına giydikleri yün çorapları, lastik ayakkabıları da sanki asırlardır hep üzerlerinde.

“En çok çocuklara acıyorum, diyor, Aslı”nın annesi, Aslı”nın yüzüne bakarak. Eve vardıkları zaman kıpırdayacak halleri kalmıyor, ölü gibi yatıyorlar, sabah kaldırmaya kıyamıyorum. Erkenden çöküyoruz tezgâhın başına. Sabah dokuza doğru eve gidip yemeğimizi yiyor, çay içip biraz soluklandıktan sonra yeniden oturuyoruz.

Kadınların işi hiç bitmiyor kasabada, bahçeyi sulamak, davara, mala bakmak, üç öğün yemeği hazırlamak hep onun üzerinde.

“Erkekleriniz hiç mi iş yapmıyorlar? Diye, soruyorum. Birazda muzurluk var soruşumda. Aslı”nın annesi anlıyor muzurluğu.

“Biraz ayıp kaçacak ama yinede söyleyeyim, onlar ancak kimi gece o işi yapmaya yararlar.

Kadınlar gülüşüyor, kızların yüzü kızarıyor, başlarını öne eğiyorlar.

“Siz böyle çalıştıkça onlar tembelliğe devam ederler, diyor bir arkadaş. Çaresizlikle boyun büküyor hepsi. Aslında erkeklerin yapacakları bir iş de yok. Arazi kıt, verimsiz, kasabanın güneyindeki bahçeler biraz yüzüne bakılacak gibi. Biraz da malcılık var, koyun keçi.

Olan genç kızlara oluyor. Çoğu lise mezunu ama bundan ötesi yok. Gençler çekip gidiyorlar büyük şehirlere, oralarda geçimlerini sağlamaya çalışıyorlar, kızların bu şansları da yok. Aliye nişanlanmış, nişanlısı boşta geziyormuş. Düğünleri olunca büyük şehirlere göçmeye karar vermişler, artık neresi olursa.

Şimdilik, Aliye”nin halı tezgâhından, nişanlısının kahve köşelerinden kurtulma şansları yok.

“Hoşça kalın, diye, el sallıyoruz arabaya binerken. Hepsi atölyenin kapısına çıkmış, el sallıyorlar ardımızdan.  

Yerel Haberleri

SEZON ÖNCESİ KRİTİK İNCELEME
TARİHİ CAMİLERDE SAF TUTTULAR
MİLYONLUK VURGUN ENGELLENDİ
Lazerle Göz Çizdirme Dönemi: Hangi Yöntem Size Uygun?
ARANAN ŞAHISLARA SIKI TAKİP