İnsanoğlu zaman zaman haddini aşan bir varlıktır. Kur’an-ı Kerim'de Rabbimiz defalarca bizi haddimizi aşmamaya davet eder. “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, haddi aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Maide, 87)
Biz haddini aşmak deyince genelde bir başkasının hakkını gasp etme olarak düşünürüz. Bazen bu sınırları Rabbimiz çizer, bazen toplumun yasaları çizer, bazen de devlet çizer. İnsanlar hayatta yaşarken kendi sınırlarına müdahaleden hoşlanmaz ama bazen de hadlerini aşar. Haddini aşanlar sevilmezler. Bir müdür yardımcısı -yetki devri yoksa- müdürün yetkilerini kullanamaz. Yaptığı bu işler haddi aşmaktır. Toplum nazarında ayıp, kanun nazarında suç, Allah nazarında da günahtır.
Ama insanoğlu hata yapmayı sever. Kadın kocasının, çocuk babasının, öğrenci öğretmenin yerine bir şeyler söyleyebilir. Yetti mi? Yetmedi elbette…
İnsan bazen o kadar haddini aşar ki Allah adına konuşmaya başlar. Onun adına bağışlanma veya ceza ile ilgili sınırları da koyar. Biz insanların kılık kıyafetinden, İslami yaşamında gördüğümüz eksiklikler nedeniyle onların yaptıkları sonucunda yargılamayı severiz.
Mesela sadece Teravih namazına gelen ama diğer beş vakit namaza gelmeyen insanlar için ne kadar da çok yargılayıcı cümlelerimiz vardır. Oysaki “Teravih namazına seni getiren imanın diğer vakitlerde de huzura getirmeli. Teravih namazına gelmekte çok güzel yaptın. İyi bir Müslüman olma yolunda adım attın. Seni diğer namazlara da bekliyorum” diye uyarmak hem onu teşvik edecek hem de haddimizi aşmamaya sebep olacaktır.
Böyle uyarı ve davet sözleri yerine “Normal zamanlarda da namazını kılmayan, Müslümanca bir hayat yaşamayan ama Ramazan'da kalabalığa uyup elle beraber teravih namazlarına gelenlerin namazdan bir hayrı olmayacaktır. Teravih sünnet bir namazdır. Diğer vakitler ise farzdır. İslam bölünmeyi kabul etmez. İstediğin zaman Allah’a, istediğin zaman da nefsine göre yaşama hakkın yoktur. Bu Allah’ın istediği din değildir” cümlesi asla eşit değildir.
Burada “hikmet ve güzel öğütten” uzak bir davet vardır. Oysaki Nebiyy-i Muhterem’in (s.a.v) yanında “zina etmek için” izin isteme cüretini gösteren genç bile azarlanmadı. İddialı konuşmalar O’nu yanında hiç değer bulmadı.
“Resulullah’ın (s.a.v) ashabından bir adam öldü. Adamlardan biri: ‘Cennetle müjdelen!’ deyince, Resulullah (s.a.v):
‘Nereden (cennetlik olduğunu) bildin? Kim bilir belki (hayatta iken) malayani (lüzumsuz) şeyler konuşmuş veya kendisine noksanlık getirmeyen bir şeyde cimrilik etmiştir.’ dedi.” (Tirmizi)
Bizim kimsenin Cennet ve cehennemine dair yer belirleme yetkimiz olmamalı. Hikmet ve güzel öğütle tebliğin en güzle örneğini gösteren Allah’ın resulü (s.a.v) cennet veya cehennem kazanacak amelleri saymış ama bunları insanlarla direk ilişkilendirmemiştir.
Bizim ülkemizde Kandil geceleri vardır. Bunlar bu topraklarda yaşayan ve imandan tamamen uzaklaşmamış herkes tarafından özel olarak değerlendirilir. O geceler camiler dolup taşar. Belki bazıları da sadece bu gecelerde camiye gelmiş olabilir. Bu gece gelmesi değil de diğer gecelerde gelmeyişi veya getirilemeyişi eleştirilmeli ve buna ait çözümler aranmalıdır.
Yıllar önce öğretmenim. Kırklareli'nde Bulgaristan'dan gelen insanların açtığı sokak pazarları var. Her şeyi getirip satıyorlar. Önümde bir çift yürüyor. Birisi oradan içki almayı teklif etti. Diğeri onu uyardı ve “üç gün sonra Ramazan başlayacak şimdi alınmaz” dedi. Almadan gittiler. Elbette Ramazan'da haram olan içki Recep veya Şaban ayında da haramdı. Ama bir insanın Ramazan'da içki içmeyi gönlüne yedirememek gibi bir imanı varsa burada sönmemiş bir ateş var demektir. Bunu görmezden gelmek haddi aşmaktır.
Sadece kandil gecesinde namaz kılmaya gelebilen bir insanın bu halini yok saymak biraz cüretkârlık olmuyor mu? Allah'ın kimi affedip kimi affetmeyeceğini biz bilemiyoruz.
Hadisi şerifler –bize göre- çok basit ameller sebebiyle affedişmiş birçok örneği bize tanıtır. Af kalemi bizde değil. Bizim ne olacağımız ise hiç belli değil.
Şu hadisi şerif bu konuda bize çok daha dikkatli olmaya çağıracaktır.
Ebu Zerr hazretlerinden (r.a.) gelen şu rivayete bakalım:
“Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelmiştim, uyuyordu. Uyanınca yanına oturdum. (Konuşmamız) sırasında:
-”Lâilâhe illallâh deyip sonra da bu söz üzere ölen her kul cennete gider” buyurdu. (Hayretle) sordum:
-”Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?” Cevaben:
-”Evet, zina etse ve hırsızlık yapsa da!” dedi. (Ben hayretimi yenileyerek yine) sordum:
-”Zinâ etse de hırsızlık yapsa da mı girer?” Rasûlullah (s.a.v) yine:
-”(Evet) Zina etse de hırsızlık yapsa da” cevabını verdi. Bu sözünü üç defa tekrar etmişti. Dördüncü seferde yine:
-”Evet, Ebû Zerr'in burnu toprakla sürtülmesine rağmen zina etse de hırsızlık yapsa da (o kul cennete girecektir) buyurdu...” (Kütüb-ü sitte şerhi)
Birçok günahın işlenmesinde pervasızlığın yaşandığı, iman ve İslam’a saygının kalmadığı bir dönemi yaşıyoruz. Ama kalbinde hardal tanesi kadar bile imanı olan / bu imanının izini izhar eden bir kimseyi dairenin dışına itmek kimsenin haddi değildir.
Kimleri hangi sebeple bağışlayacağına dair kararı Rabbimiz verecektir. Yetki de O’na aittir.
Biz güzel örnek olmakla sorumluyuz.