Zaten o yıllarda Karacaoğlan'ı, Aşık Ömer'i neredeyse ezbere biliyorduk. İki usta aşık da o yörelerde adım adım gezmişler, şiir söyleyip, türkü yakmışlardı. Çicek'e doğru doğa da değişmeye başlıyordu. Coğrafya kitaplarından öğrenmeye çalıştığımız Toroslar'ı, ormanları, yaylaları ilk oralarda görüyordum. Bizim köyün de yaylaları vardı ama ağacı ancak dereboylarında görüyorduk.
Güz aylarıydı. Bağlar bozulmuş, pekmez ocakları kurulmuştu sokaklara. Doya doya pekmez köpüğü yiyor, kavut karıyor, bahçelere avar toplamaya iniyorduk. Akşamları, kaldığımız evin yaşlılarından geçmiş yaşamlarını dinliyorduk. Ne çok şiir biliyordu insanlar. Zor bir yaşamları vardı ama yaylalar, Göksu Irmağı'nı besleyen çiğil çiğil dereler, meşe, ardıç ormanları, gürül gürül yanan pekmez ocakları bütün zorlukları unutturuyordu.
"Bülbül ne yatarsın yaz bahar oldu
Çağrışıp ötmenin zamanı geldi
Selviler yeşerdi çiçekler doldu
Cana can katmanın zamanı geldi."