GÖNÜLDEN GÖNÜLE PAZAR SOHBETLERİ

Mehmet Tozoğlu

Çınarın Gölgesindeki Adam

Birinci Bölüm: Cenaze İlanındaki İsim

Bu hikâyede anlatılan kişi, olay ve karakterlerin tamamı hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya yaşanmış olaylarla herhangi bir ilgisi yoktur. Benzerlikler tamamen tesadüftür.

Pazar sabahı…

Akşehir, geceden kalan serinliğiyle yeni bir güne uyanıyordu. Güneş, tarih kokan sokakların üzerine altın sarısı ışıklarını usulca bırakırken dükkânlar birer birer kepenk açıyor, fırınlardan yükselen sıcak ekmek kokusu sabahın bereketini müjdeliyordu.

Şehrin eski çınarlarından birinin gölgesinde ise yıllardır değişmeyen bir gelenek vardı.

Her pazar sabahı, aynı saatte, aynı masada dört ihtiyar buluşurdu.

Kimse onları çağırmaz, kimse birbirine haber vermezdi.

Sanki çınar onları tanır, onlar da çınarın gölgesinde geçen ömrün hesabını tutardı.

Çaylar geldi.

İnce belli bardaklardan yükselen buhar, sabahın serinliğiyle buluşurken masaya derin bir sessizlik çöktü.

O sessizliği bozan, bastonuna dayanarak gelen en yaşlıları oldu.

Ceketinin iç cebinden özenle katlanmış bir gazete çıkardı.

Gazeteyi yavaşça masanın üzerine bıraktı.

Gazetenin ilk sayfasında siyah çerçeveli bir cenaze ilanı vardı.

Üçü de ilana baktı.

Hiçbiri konuşmadı.

Sanki zaman durmuştu.

Nihayet içlerinden biri derin bir nefes alarak sessizliği bozdu.

“Demek… Son yolculuğuna o da çıktı.”

Bir diğeri gözlerini ilandan ayırmadan mırıldandı:

“Bir zamanlar bu şehrin en güçlü adamıydı…”

Üçüncüsü, çayından küçük bir yudum aldı.

“Dünya kimseye kalmıyor.”

Masaya yeniden sessizlik çöktü.

Tam o sırada çaycı Hüseyin, boş bardakları almak için yaklaştı.

Gazetedeki ilana göz ucuyla baktı.

Merakı yüzünden okunuyordu.

“Amcalar… Kim bu?”

En yaşlı ihtiyar gazeteyi usulca katladı.

Başını kaldırıp çınarın dallarına baktı.

Rüzgâr, yaprakların arasından geçerken hafif bir hışırtı bıraktı.

Derin bir iç çekti.

“Evlat…”

“Bir zamanlar bu şehirde ondan daha yoksul bir delikanlı yoktu.”

“Sonra kader yüzüne güldü.”

“Önce dükkânı büyüdü…”

“Sonra serveti…”

“Ardından şöhreti…”

“Ve nihayet makamı…”

Bir an sustu.

Sesinde ne kin vardı ne de öfke…

Yalnızca yılların bıraktığı hüzün…

“Fakat…”

“Kalbi, serveti kadar büyümedi.”

Çaycı Hüseyin, elindeki tepsiyi masanın kenarına bıraktı.

Artık bardakları toplamayı unutmuştu.

“Peki amca…”

“Sonra ne oldu?”

İhtiyar hafifçe tebessüm etti.

“İşte evlat…”

“Bu hikâye, sadece bir adamın hikâyesi değildir.”

“Bu; servetin, makamın ve kibrin insanı nereye sürükleyebileceğinin hikâyesidir.”

Masadakiler başlarını önlerine eğdi.

Çınarın yaprakları rüzgârla usulca sallanıyordu.

Çaylar soğumuştu.

Fakat anlatılacak hikâye daha yeni başlıyordu.

İhtiyar, bastonunu dizlerinin üzerine koydu ve yavaşça konuştu:

“Her şey… Bir çift yırtık ayakkabı ve annesinin ettiği bir duayla başlamıştı…”

Sonra sustu.

Çaycı Hüseyin’in merakı iyice artmıştı.

“Amca…”

“Peki o çocuk kimdi?”

Yaşlı adam gülümsedi.

“Evlat…”

“Onu tanımak için biraz sabretmen gerekecek.”

Haftaya Pazar, Gönülden Gönüle Pazar Sohbetleri’nde buluşmak duasıyla…

Allah’a emanet olunuz.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.