Çınarın Gölgesindeki Adam
1. Bölüm Özeti: Cenaze İlanındaki İsim
Akşehir’de bir pazar sabahı, çınarın gölgesinde buluşan dört ihtiyarın önüne düşen bir cenaze ilanı, yıllar öncesine uzanan ibret dolu bir hikâyenin kapısını aralar.
Bir zamanlar yoksul olan, sonra servet ve makam sahibi hâline gelen bir adamın yükselirken kaybettiklerinin anlatılacağı bu yolculuk şu cümleyle başlar:
“Her şey, bir çift yırtık ayakkabıyla başlamıştı…”
İKİNCİ BÖLÜM: Yırtık Ayakkabılar
Bu hikâyede anlatılan kişi, olay ve karakterlerin tamamı hayal ürünüdür. Gerçek kişi, kurum veya yaşanmış olaylarla herhangi bir ilgisi yoktur. Benzerlikler tamamen tesadüftür.
Çınarın altında yine sessizlik hâkimdi.
Çaycı Hüseyin, bu kez çayları masaya bıraktıktan sonra uzaklaşmadı. Geçen hafta anlatılanlar onun da yüreğine dokunmuştu.
Dayanamadı, sordu:
“Amca… Hani demiştin ya, ‘Her şey bir çift yırtık ayakkabıyla başladı.’ Nasıl yani?”
Yaşlı adam elindeki tesbihi ağır ağır çevirdi. Gözlerini çınarın kalın gövdesine dikti. Sanki yıllar önce yaşanmış bir ömrü yeniden seyrediyordu.
“Evlat…” dedi.
“Bugün herkes onu zenginliğiyle hatırlıyor. Oysa biz onu yoksulluğuyla tanıdık.”
Masadakilerden biri başını önüne eğdi.
“Doğru söylüyor… Çocukluğunu bilen artık pek az kişi kaldı.”
Yıllar önceydi…
Akşehir’in mütevazı bir mahallesinde kerpiçten yapılmış küçük bir ev vardı.
Kışın soğuğu duvarların arasından içeri sızar, yazın sıcağı damın üzerine çökerdi.
O evde bir anne, bir baba ve üç çocuk yaşardı.
Varlıkları yoktu ama huzurları vardı.
Sofraları çoğu zaman mütevazıydı; duaları ise bereketliydi.
O çocuklardan biri henüz on yaşındaydı.
Ayakkabılarının tabanı çoktan delinmişti.
Yağmur yağınca çorapları ıslanır, kış gelince ayakları buz keserdi.
Ama o, hiçbir zaman hâlinden şikâyet etmezdi.
Her sabah annesi elini başına koyar ve şöyle dua ederdi:
“Yavrucuğum… Allah sana helâl lokma nasip etsin. Zengin olsan da yetimin hakkını yeme. Fakir kalsan da onurundan vazgeçme. Kalbin, cebinden daima büyük olsun.”
Çocuk annesinin elini öper, sessizce evden çıkardı.
O duanın ömrünün en büyük sermayesi olduğunu ise henüz bilmiyordu.
Bir sabah babası onu yanına çağırdı.
“Elimde sana bırakacak büyük bir miras yok, oğlum.” dedi.
“Ama sana ömrün boyunca taşıyacağın iki nasihat bırakacağım.”
Çocuk dikkat kesildi.
“Birincisi, kimsenin hakkını yeme.”
“İkincisi, gün gelir makam sahibi olursan kapını fakire asla kapatma.”
Çocuk hiç düşünmeden cevap verdi:
“Söz veriyorum, baba.”
Babası gülümsedi.
“Evlat… İnsan verdiği sözü bozarsa önce aynadaki yüzünü, sonra da Allah’ın rızasını kaybeder.”
Çınarın altındaki ihtiyar sustu.
Çayından küçük bir yudum aldı.
Sonra derin bir iç çekti.
“Ne gariptir… İnsan, en çok da çocukken verdiği sözleri unutuyor.”
Çaycı Hüseyin merakla öne eğildi.
“Peki amca… O çocuk ilk parasını nasıl kazandı?”
İhtiyarın yüzünde hüzünle karışık bir tebessüm belirdi.
“İşte evlat… Asıl hikâye şimdi başlıyor.”
Rüzgâr çınarın yapraklarını usulca sallıyordu.
Masadaki çaylar bitmişti.
Fakat anlatılacak hikâye daha yeni başlıyordu.
İhtiyar tesbihini avucunda sıktı ve gülümseyerek şöyle dedi:
“Evlat… Asıl imtihan fakirlikte değil, zenginlikte başlar. Haftaya pazar, bu delikanlının alnının teriyle kazandığı ilk paranın nasıl koca bir ömrün kapısını araladığını konuşacağız.”
Haftaya Pazar, Gönülden Gönüle Pazar Sohbetlerinde buluşmak duasıyla…
Allah’a emanet olunuz.