GÖNÜL COĞRAFYAMIZ BALKANLARA YOLCULUK; HAFIZANIN İZİNDE BİR SEYAHATİN GEZİ NOTLARI

Suat Şahinoğlu

Üsküp doğumlu olan şair Yahya Kemal Beyatlı'nın çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Balkan coğrafyasına, özellikle de Tuna Nehri ve Balkan Dağları'na duyduğu derin özlemi şu sözlerle dile getirmiştir;

“Gönül coğrafyamıza Balkanlara seyrüsefer var. Bir Türk'ün gönlünde nehir varsa Tuna'dır, dağ varsa Balkan'dır. Vakıa Tuna'nın kıyılarından ve Balkan'ın eteklerinden ayrılalı kırk üç sene oluyor. Lakin bilmem uzun asırlar bile o sularla o karlı tepeleri gönlümüzden silebilecek mi? Zanneder misiniz ki bu hasret yalnız Rumeli'nin çocuklarının yüreğindedir?” ifadeleri, onun Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım adlı eserinde ve Balkanlar üzerine yazdığı çeşitli düz yazılarında/hatıralarında geçmektedir. Yahya Kemal bu sözleriyle, Balkanlar'ın sadece coğrafi bir mekân değil, Türk milletinin hafızasında ve gönlünde silinmez izler bırakmış bir "gönül coğrafyası" olduğunu Namık Kemal’in bu satırları vurgulamakla birlikte, zihnimizde ve yüreğimizdeki heyecan ile birlikte hazırlıklarımızı tamam edip Gönül coğrafyamıza yolculuğumuzun tarihine erişiyor.

Bu geziye başlamadan önce Balkan coğrafyası hakkında hafızamı yoklama ihtiyacı hissettim. Abdulhamid’in Balkan politikası, kiliseler birliği, ittihatçılar döneminde izlenen basiretsiz siyaset, Sırp isyanı, 1. Dünya savaşını başlatan suikast, yakın dönem gelindiğinde ise komünist Yugoslavya Tito ve nihayet Bosna Hersek’te 1992-1995 tarihleri arasında yaşanan Müslüman katliamı, Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç ve mücadelesi gibi hafızamda yer etmiş önemli hadiseler sıralandı zihnimde… Bu coğrafya hakkında sahip olduğum bilgi ve değerlendirmelerin sağlamasını görerek yapma imkanına sahip olacağım için mutluydum.

Gezi öncesi gidilecek yerler hakkında yaptığım araştırmaya Rumeli türkülerini de eklemiş olmanın ne derece isabetli bir karar olduğuna ayrıca değineceğim. Coğrafyayı bir bedene benzetirsek ona ruh verenin oradaki insanların kültür ve medeniyeti olduğunu söyleyebiliriz. Benim asıl merak ettiğim de hayatiyeti hakkında çok fazla malumata sahip olmadığımız bu ruhtu. Acaba Balkanlar kendi öz ve asil ruhu olan İslam ile mi soluk alıp veriyordu hala? Kısacası o coğrafya ”yaşıyor”muydu?

Evlad-ı Fatihan'ın izinde sekiz gün.

Balkanlara doğru yola çıkmadan önce zihnimde birbirinden farklı zamanlara ait görüntüler dolaşıyordu.

Bir tarafta Osmanlı'nın Rumeli'ye geçişi, Kosova'da Sultan Murad Hüdavendigar'ın şehadeti, Üsküp'ün minareleri, Manastır'ın askerî mektepleri, Saraybosna'nın çarşıları ve Mostar'ın kemerli taş köprüsü...

Diğer tarafta Balkan Savaşları, Osmanlı'nın bölgeden çekilişi, Saraybosna'da Birinci Dünya Savaşı'nı başlatan suikast, Yugoslavya, Tito, komünizm, Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı...

Balkan coğrafyası benim için hiçbir zaman yalnızca harita üzerinde birbirinden sınırlarla ayrılmış ülkelerin toplamı olmadı.

Burası, tarihin farklı katmanlarının aynı anda görülebildiği bir hafıza coğrafyasıydı.

Bir şehirde Osmanlı'yı, Bizans'ı, Avusturya-Macaristan'ı, sosyalizmi ve modern Avrupa'yı aynı gün içerisinde görmek mümkündü. Bir caminin birkaç yüz metre ötesinde bir kilise, onun yanında bir sinagog veya eski bir Yahudi mahallesi bulunabiliyor; bir sokakta Osmanlı'dan kalma kelimelerle konuşan bir ihtiyarla karşılaşırken birkaç dakika sonra Avrupa'nın herhangi bir şehrinde görebileceğiniz modern bir alışveriş merkezinin önünden geçebiliyordunuz.

Bu yüzden Balkanlar'a gitmek benim için sadece seyahat etmek değildi.

Bir bakıma tarihin içine girmekti.

Yola çıkmadan önce balkanlara bir gezi düzenlendiğini öğrendiğimde hafızamı yoklama ihtiyacı hissettim.

Abdülhamid'in Balkan politikası, Osmanlı'nın son döneminde yaşanan siyasi çözülmeler, kiliseler meselesi, Sırp isyanları, İttihat ve Terakki, Balkan Savaşları, Osmanlı'nın Rumeli'den çekilişi, Saraybosna suikastı, ardından Tito'nun Yugoslavya'sı ve nihayet Bosna Savaşı...

Fakat bu defa bütün bunları yalnızca kitapların ve tarih derslerinin içerisinden değil, bizzat mekânların üzerinde okumaya çalışacaktım.

Benim için asıl merak konusu tarihin kendisinden ziyade tarihten geriye ne kaldığıydı.

Bir medeniyet siyasi hâkimiyetini kaybettikten sonra ne kadar süre yaşamaya devam edebilirdi?

Bir devlet ortadan kalktığında onun dili, mimarisi, musikisi, mutfağı, şehir anlayışı ve insan ilişkileri de ortadan kalkar mıydı?

Yoksa medeniyet, siyasetten daha uzun ömürlü bir şey miydi?

Bu soruların cevabını aramak üzere yola çıkarken hazırlıklarıma Rumeli türkülerini de dahil ettim.

Sonradan bunun, yaptığım en isabetli hazırlıklardan biri olduğunu anlayacaktım.

Çünkü insan bir coğrafyayı yalnızca gözleriyle görmüyor.

Bazen bir türkü, bir şehrin tarih kitaplarından daha fazlasını anlatabiliyor.

“Vardar Ovası”, “Drama Köprüsü”, “Tuna Nehri”, “Yemen Türküsü” gibi türküler benim için artık yalnızca dinlenen ezgiler değildi. Her biri, geçmişte bu topraklarda yaşamış insanların sevinçlerini, ayrılıklarını, savaşlarını, gurbetlerini ve özlemlerini taşıyan birer hafıza vesikasıydı.

Coğrafyayı bir bedene benzetecek olursak, ona ruh verenin orada yaşayan insanların kültürü ve medeniyeti olduğunu söyleyebiliriz.

Benim asıl merak ettiğim de buydu:

Balkanlar hâlâ yaşıyor muydu?

Daha doğrusu Balkanlar kendi tarihî ruhundan tamamen kopmuş muydu, yoksa Osmanlı ve İslam medeniyetinin burada bıraktığı izler hâlâ insanlarda, şehirlerde, kelimelerde, mimaride ve günlük hayatta yaşamaya devam ediyor muydu?

Bu soruların cevabını sekiz gün boyunca şehir şehir arayacaktım.

Ve 22 Ağustos 2026 Cumartesi günü Konya'dan başlayan yolculuğumuz, benim için bu soruların peşinden yapılan uzun bir hafıza yolculuğuna dönüşecekti...

Devamı Gelecek...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.