Göçerlik kültürü üzerine

Abdallar (Sepetçiler), Kazancılar (Panayır kuranlar, bir nevi sirk), Yörükler, Kalburcular (Kasnağa sırımı ilgeleyip bir nevi elek yapanlar). Eskiden, yani bundan 40-50 yıl önceleri çeşitli göçerler vardı.

Kaybolmaya yüz tutmuş göçerlik kültürü


 


İsmail DETSELİ


Eskiden, yani bundan 40-50 yıl önceleri çeşitli göçerler vardı. Bunlar şöyle adlandırılır veya sınıflandırılırdı: Abdallar (Sepetçiler), Kazancılar (Panayır kuranlar, bir nevi sirk), Yörükler, Kalburcular (Kasnağa sırımı ilgeleyip bir nevi elek yapanlar). Sırım denen şey ıslatılmış hayvan derisinin belli bir ölçüde dilinerek uzatılmış halidir. Harmanda kullanılan kalbur gözer diye adlandırılan aygıtlar.


Yörük göçerlerin çoğu yerleşik düzene geçmesine rağmen hâlâ daha bu göçerliği sürdürenler de var. Bunlar da genelde Sarı Keçili aşiretinden olanlar. İyi ki de varlar, olmasalar dağlar, taşlar, yaylalar kıl çadıra, deveye, kıl keçiye ve tulumlardaki yayık ayranına hasret kalacak. Köylüler ve buna alışık olan kırsal kesimdeki yaşayan aslı Yörük veya Türkmen olan Türk halkı.


Şimdi efendim Yörükler, zararsız göçerler, bazen köylüler onlardan da şikâyetçi olurlar, ama yine de kendi emekleri ile geçinen insanlardır.


Mesela onlar bir köyün arazisi içinde sanırım üç gün kanunen konaklama hakkına sahiplermiş, kendileri öyle söylüyorlar, ne derece doğru bilinmez. Bir köyün hudutlarında eğer fazla kalırlarsa o köyün muhtarlığından ücretli otlakiye almaları gerekirmiş. Bu zamanın Yörükleri de uyanıklık yapıyor diyor Konya’nın dağ köyünün muhtarları. Arazinin hangi köye ait olduğunu hudutları ile beraber iyi bilen bu göçerler, üç gün bir hudutta kalıp üç gün sonra öbür köyün hududuna geçerek otlakiye ödemeden günlerini geçirip gidiyorlarmış. Otlakiye nedir? Göçerler hangi köyün hududunda konaklıyorsa sürülerini otlatıyorsa o köyün muhtarlığından sürü otlatacağı araziyi bir müddet için belirli bir para karşılığı kiralamasına otlakiye almak denir. Olsun, onları da öyle hoş görün, çünkü onlar da yerleşik düzene geçerse bu dağlarda başta develer olmak üzere bazı hayvan çeşitlerini ve Yörük kadınlarının çadırlarda yaptıkları kolan dokuma, çocuk taşıma örmesi, develerin üzerine sardıkları eşyaların çuvalları, kıl çadırları dokumalarını, üzerinde oturdukları yün çulları ve el işi hünerlerini çocuklarımıza masal olarak anlatacağız, ama tanıtamayacağız da sanırım. Zaten şimdiden unutulmuş gelenek ve göreneklerimiz öyle çok ki.


Gelelim eskiden köylere gelen diğer göçer ailelere. Bunlardan bir kısmına bizim dağ köylerinde Kazancılar derlerdi. Ne demek olduğunu ben hala bilmiyorum. Yalnız şunu iyi biliyorum ki bu göçerler çok zalim, vurup yıkıcı, kırıp dökücü, hırsızlık yapan, köy halkını canından bezdiren bir yapıya sahiptiler. Fazla ticari bir eşyaları da olmazdı. Belki de olurdu ben bilemiyorum çünkü ticaret yapmayan göçerler geçimlerini nasıl sağlayacaklar mutlaka yaptıkları ve tuttukları bir işleri vardır.


Yalnız şunu yaparlardı köyün civarlarına çadırlarını kurarlar, köylünün bostanını, bağını, bahçesini talan ederler, soğanını söker yerler, patatesini söker topraktan alıp götürürlerdi.  Domatesler varsa onları yerler, bağlardan üzümleri yerler, hâsılı etrafı talan ederlerdi. Tek başına bir veya iki bekçiye de karşı gelirler hayvanlarını ekinlere falan da salıverirlerdi. O küçüklüğümde bunların ticari hayatlarını şöyle tahmin edebiliyorum. At arabalarının üstüne serdikleri örtülerde ve hayvanın sırtına sardıkları bazı bezlerde büyük pehlivan resimleri, Şahmeran alt tarafı yılan üst tarafı kız çizilmiş resimler, minik veya büyükçe azman insan ve köpek resimleri çizilmiş bezler olurdu.


Sanırım bunlardan şehir ve kasabalarda panayır kurarlar çadır gösterileri yaparlardı. Genç kızları oyunlar oynar çeşitli kıyafetler giyerek gösteri yaparlar geçimlerini bu türden işlerle sağlarlardı. Bizim Anadolu yani Konya nın insanlarına benzemezler giyim ve konuşmaları değişik olur kadınları ve erkeleri iri yapılı başlarında poşiler sarılı bizim çocukluğumuza göre birer. Korku timsali idiler. Ama günümüzde her şey gibi o geleneklerle göçerlikte tarihe karıştı şimdi güzel güzel araçlarla gidecekleri yere çabucak ulaşıyorlar.


Bunları köyün içinden ve arazisinden çıkarabilmek için köylüler sopaları kalabalık toplanırlar giderler köy çevresinden zorla çıkarırlardı.


Bizi o zamanlar ana babalarımız ve büyüklerimiz bizi şöyle korkuturlar bu kazancılarda uzun silahlar olur bunlar çocukları kaçırırlar dilenci yaparlar diye bizleri uyarırlardı. Bir keresinde sanırım 1953 yılları idi bizim köyün içersinde bulunan misafir odalarına gelip muhtarlığın haberi olmadan oturmuşlar köylülerin tarlalara çalışmaya gittikleri yaz ayları köyde her eve girip hırsızlık yapacaklar ve köye zarar verecekler diye muhtar bekçisini göndermiş bunları köyden çıkar demiş. Bekçi baktık hışımla gidiyor çocukluk ya bizde peşine düştük bekçi köyde bir misafir odasının önünde durdu ve içerde oturanları köyü hemen terk etmeleri için sertçe uyardı evden bir kadın çıktı gitmeyiz birkaç gün kalacağız dedi bekçi, tekrar sertleşti. Köyden çıkmazlarsa zor kullanacağını söyledi. Ve hemen elinde sopası ile evin içersine daldı. O anda enteresan bir olay oldu. Göçerlerin kadını elinde 3-4 yaşlarındaki çocuğunun bacaklarından tuttuğu gibi bizim köyün çok cesur bir bekçisi olan merhum sarı Mehmet ağaya hem bacaklarından tuttuğu çocukla vuruyor hem de şöyle bağırıyordu.


Kendisi sari,(sarı) gözleri mavi, peygamber düşmanı gidi seni hadi sittir git muhtarın gelsin bizi çıkarsın çıkmıyorum diye korkmadan karşı geliyordu.


Mehmet ağa merhum canını zor kurtarmıştı bu olayı 50 sene den fazla geçtiği halde hala unutamıyorum bunların bizim oralarda eskiler tarafından anlatılan çok efsaneleri var mesela bir keresinde yine bizim yöreye gelmişler ve ekili bostan tarlalarına zara vermeye başlamışlar. Zamanın bekçisi olan çok cesur bir adam varmış apalak diye kayın pederi ilyazbaba köyünden piç Osman adıyla anılan oda namlı bir ağa imiş bu gelen giden eşkıyaları hep tanırmış. Bu damadı da ona güvenir ama kendiside çok vur elli birisi imiş bunlar zarar yaparken biraz yapmayın etmeyin falan demiş dinlememişler elindeki dolma çifte silahını ateşlemiş ve üç beş tanesini vurmuş saçma ile başka silahı bir daha doldurmaya vakti 0olmadığı için ortadan kaybolmuş. Tabi bu adamların gideceği yer dertlerini anlatacağı yer kayın pederi piç Osman. Varıp dertlerini anlatmışlar ağa demişler bizi bugün bir köpek daladı demişler oda biliyor ya durumu akşam gelinde bulalım demiş akşama gelmişler Osman ağa damadına kahve yapıp misafirlere getirmesini söylemiş damat getirmiş kahveleri vermiş. Hayretle ağaya sormuşlar ağa bu kim benim damadım deyince ağa bizi meğer kendi köpeğimiz dalamış biz davadan vazgeçtik demişler ve gitmişler.


Bunlar sonradan bizim yörelere gelmez oldular. Sebebini eskiler şöyle anlatırlardı. Bu yörede göçerlerde aralarında kavgalar ederler ve yöre otlak arazi ve hükümranlık davaları yaparlarmış bu kazancılar dediğim vurdulu kırdılı göçerler Yörük göçerlere çok zarar verirlermiş, mallarını çarla keser yerler kadın kıza zara verirlermiş yalnız Yörük göçerlerden  Akterlik namı ile bilinen ziya isminde birisi bu yörede bir köye iskan olmuş Yörükler dertlerini bu Ak terlik’e iletir oda bunları korurmuş dağları çok iyi bilen ve güzel mavzer kullanan Akterlik bu kazancı aşireti ile takışmış ve Karadiğin,  Gökyurt (Gilissira) Çayırbağı köyleri üçgeninde ardıçlı çal diye bir dağ var orada krater patlaması ile meydana gelmiş kaya çukurları var ucu bucağı bilinmez derinlikteler. Bunlara yöremiz köylerinde yel deliği diye adlandırılırlar. Burada bunların erkeklerini pusuya düşürmüş ve kırk tanesini kurşuna dizmiş ve bu adı geçen yel deliğine atmış derler. Ondan sonra bu yörelere pek gelmez olmuşlar.


Bu konuda kendi bilgilerim dışında yaşıtlarım veya daha büyüklerimle istişare edip araştırma yaparken. Akören ilçemizin eski (üskisse) yeni orhaniye köyünden bir emekli milli eğitim müdürü kardeşim Sayın Mustafa Yavuz Beyle de bu konuyu konuştuk. O benden 5 yaş daha küçük olduğunu yalnız bu göçerlerin köylerinden geçtiklerini ve kendilerinin de köyün harmanlarından iki tane atlarını çaldıklarını merhum babasının Ta Isparta’nın Yalvaç kazasında bulup jandarma marifeti ile zorla alıp geldiğini anı olarak anlattı.


Bir de Beyşehir Üstünler’de terzilik yaptığını anlatan 1934 doğumlu Hilmi isminde bir ağabeyimin bunlar için anlattığı keklik hatırasını yazmadan geçemeyeceğim çünkü ilginç.


Almanya’dan geldim. Beyşehir Üstünler kasabasındayım. Zenginim. Kafes kekliğinin de meraklısıyım. Konuşma esnasında bir arkadaşım falan yerde kazancılar var, onlarda güzel kafes kekliği olur bir gidip bakalım dedi gittik. Kendilerini bulduk çadırların önlerine yayılmış 10-15 kafes keklik vardı. Bunlar dağda taşta gezerken kekliği yavru palaz iken tutup besleyip ticaretlerine onların satışlarını da eklerlerdi dedi. Doğruydu bunları zaten ben de biliyordum. Bizi büyük bir saygı ile karşıladılar. Ve çeşitli içkilerden hangisini içeceğimizi sordular biz bu içki işine itiraz edince obanın beyi çevre çadırlardan birkaç müzisyen ve oyuncu çağırıp bize çeşitli müzik aletleri ve kaşıkla oynayan güzel oyuncular ile güzel bir müzik ve oyun ziyafeti çektiler. Ve bizim geçimimizde bu işte gözel ağalar deyip bizden biraz bahşiş de aldı. Yörenin adamı olmamıza rağmen bahşişi istemesek de vermek mecburiyeti doğdu çünkü oturduğu minderi kaldırıp bize altındaki mavzeri ve barebellum tabancayı gösteriyordu. Neyse fasıl bitti kafeslerdeki kekliklerden birine talip olduk. Adam, o kekliğin çok değerli olduğunu bildirmek için şöyle diyordu. Şuradaki kekliklerin hepiciğini (hepsini) al, şurada bir eski çifte silahım var onu da al, şu kıyıda bağlı olan atımı da al, istersen şu kötü kel avradımı da alget (al götür) amma o kekliği isteme benden o hu (şu) demek ciğerimde örülü onu alırsan benim ciğerimi söker alırsın diyordu. Israrımız karşısında, biz misafirleri kıramayacağını amma o keklikte ısrar edersem 250 kayma vermem lazım olduğunu söylüyordu o zamanlar en iyi avlayan keklik 20 liradan fazla etmezdi ve almadan geldik diye hatıratını anlattı.


Bunların haricinde bir göçer kabilesi daha var ki, onlara bu dağ köylerinde abdal denir. Bunlarda düğünlerde çalgı çalmak köylerin sığır veya davarlarına çoban durmak çay kenarlarında ki söğüt ağaçlarının ince dallarını kesip onlardan sepet örmek işleri ile uğraşırlardı. El emeği ile geçim yaparlar ama köyü gezerken yalnız kimsesiz ev veya hasta ihtiyar kendisine sahip olamayacak derecede ki evleri de tahmin ederlerse evi de soyarlar. Yükte hafif değerde ağır olan eşyayı alırlardı. Yalnız genelde Zarasızlardır eskiden eli mahir olan erkekleri genelde sünnetçilik yaparlardı. Ve baş ağrısı olanların başından kan almak (hacamat) derlerdi sureti ile baş ağrısını gidereceğini iddia eden ilaçsız doktorlardı sözüm ona. Hanımları gündüz köyde sepet sele satar veya satış yapmasa bile deşirir toplar evin rızkının temin eder. Şu laf bizim oralarda çok kullanılır. Ekmeğinde boynuma tütününde boynuma gel gir abdal oğlu koynuma derler bedavadan geçinen gençlere. Bu yaptıkları sele sepet işlerinden bahsetmek gerekirse üzüm küfesi, ufak üzüm sepeti çamaşır selesi kapalı çaydanlık selesi saman doldurma küfesi köylülerin günlük işlerinde daima kullandığı ev araç ve gereçleridir. Bazen Konya ya göçerler bazen de köyde boş ev bulurlarsa kışlarlardı yazın zaten ya çadıra çıkarlar ya da bizim köylerde bol taştan oyma mağaralar olduğu için oralarda yaz kış otururlardı.


Bir başka göçer kabilesi ise kalburculardı. Bunlarda o yörelerde çadır kuran ayrı birer göçer ailesi idi. Köylünün günlük harman işlerinde kullandığı kalbur işlerini yaparlardı.


Baharda erkenden mart sonrası gelirler köyün çevresinde çadırlarını kurarlar genelde at arabaları ile göç yaparlardı atları ve eşekleri olurdu. Eğer köyden yaşlı ve işe yaramaz at eşek bulurlarsa onları ucuz fiyatla alırlar onları keserler onların derisinden kalbur yaparlardı.


Bunların yaptığı aletlerde şöyle adlandırılırdı o yıllarda motor olmadığı için ekinler düğenle sürülür bu aletlerle toprak ve samandan ayrılırdı. Bunlar buğday gözeri, arpa gözeri, aşlık kalburu, kum kalburu, (holus, daha geniş gözlü kesmik çalkardı.) diye yaptıkları işe göre adlandırılır dı. Bunların çadırlarında bol kasnak olurdu bu kasnakları delerler ve o derilerden sırım yapar onları kasnağa elek şeklinde delik ayarlarını düzenleyip işlerler kalbur olurdu. Biz köylülerde satın alırdık. Onlar da her ne kadar el emeği yapsalar yine kadınları köylülerden yiyecek ve ekmek toplar onları da biz beslerdik. Abdalın unu tükenmiş köylü çeksin tasasını diye bir söz vardı köylerde çok meşhur bir atasözü idi. Abdalın unu tükense değirmende un öğütecek değil birer tabak senden benden alıp evinin ihtiyacını görecektir. Bunlarla da küçüklüğümde yaşadığım bir hadiseyi anlatayım sene 1957 falan yine bir yaz mevsimi sonunda abdallar köyümüzde kaldılar Konya’ya göçmediler. Köyümüzdeki boş evlerde veya yukarda bahsettiğim o meşhur eski mümbit sıcak olan taştan oyma mağaralarda kalıyorlar köyümüz orman bölgesi olduğu için yazdan da bol odun temin ediyorlar. Kışı rahat geçiriyorlardı bir şivlilik günü gelmiş bizim oraya has olan pişi yapılır yufkalara sarılır şekerlenir mevsim kış ise uzun müddet saklanır ve yenir. Ama müddeti azami 15 -20 gündür. Bu adı geçen göçerlerin akranımız olan oğulları var arkadaşlık yapıyoruz. Bunların gençlerinin küçük yaştan müzik çalma yetenekleri var. Ticaretlerinin ve günlük rızıklarının bir kısmını da bu işten temin ediyorlar. O gençlerden birine rica ettik bize biraz saz çalıver diye olur dedi 11-1”2 yaşlarındayız. Onların evine yani mağaraya gittik, baktım çuvalların içine doldurulmuş bir hayli pişi yufka var. Şivlilik geçeli tam 2 aydan fazla olmuş benim o pişilerden canım çekti arkadaşın annesi Durkadın yengeden pişi istedik verdi yedik. Eve geldim anam ve babam rahmetliye sitem ettim. Abdalların evinde pişi yufka var bizde yok neden yapmıyoruz biz onlardan fakir miyiz deyince? Rahmetli Babam ve Anam oğlum biz her zaman pişi yapamayız bütçemiz kısıtlı yağımız yetmez onlar toplayıcılar her evden ikişer dürüm alsalar onlara çok gider ama bizim o şansımız yok hay yavrum abdalın unu tükenmiş köylü çeksin tasasını deyiverdi. Hakikaten o yıllar yokluklu ve zor yıllardı Şimdi çok şükretmemiz lazım yüce Allah a çünkü her şeyler bol bu cennet ülkemizde. Ülkemizin kıymetini bilelim ve ona iyi sahip çıkalım buradan başka Türkiye yok dünyada..


Birde göçer ailesinden olmayıp ama sanatlarını icra etmek için köylere gelip onlarda köy kıyılarında artık dışarıların adam kabul eder dendiği yaz aylarında gelip tarım ile uğraşan köylülere tarım aletleri yapanlar vardı. Bunlar karaman bozkır hadim ilçelerinden gelirler dağ köylerinde sapların sürülüp ezilmesi için geniş ve kalın tahtalardan düğen yaparlar. Harmanları savurmak için beldanat denen beş parmaklı yine ağaç işçiliğinden yapılan tarım aletleri. Ve sapları harmana yaymak için kullanılan dirgen denen yine ağaç işçiliği olan bir alet yaparlardı eskiden demir dirgenler pek yoktu bizim oralarda sağlam ve genç meşe ağacından mahir adamlar tarafından yapılırdı. Ayrıca yine harman savurmada ama deneyi saman ve kesmik ten (samanın irisi ekinin sert buğumlar’ı) ayırmak için kullanılan ve adına YABA denilen kürek şeklinde ama kısa kısa beş adet parmağı olan bir savurma aletini de o ustalar yapardı. Daha başka kışın çatısı olmayan damlardan karlarlı kürüyüp atmak için kar küreklerini de o ustalar yapar köylülerde satın alırlardı. Şimdi dilerseniz şu düğen denen rençperin aletini biraz açalım. Düğen kalın çam ağacından yapılır bazen iki parça tahtayı yan yana birbirine çatarak. Bazen nadiren üç tane tahtayı çatarak yapılan ön tarafı dar olmakla arka tarafa doğru genişleyen önü yerden daha yapılırken işçilik sırasında 15–20 santim kadar kaldırılan. Yere gelen tarafına düğen dişi diye adlandırılan sapları kesmede kullanılan taşlara tahta üzerinde yuva açarak çekiç yardımı ile taşlar su ile uzun süre ıslatılmış tahtaya yerleştirilen. Üzerinde 10 a10 ebadında iki kuşak denen kalasla tutturulan bir alet. Saplar harmana taşındı mı ya iki öküzü yâda iki atı bu aletin önüne koşarak sapların üzerinde dolanılarak sapı saman haline getiren alete düğen derlerdi. Saplar malama haline geldi mi orta yere yığın yapılır onun etrafına tekrar ekin sapları serilir bu işlem saplar bitinceye kadar devam ederdi. Şimdi hepsi tarih oldu sanırım otuz kırk yaşında gençler bile düğeni bilmezler. Bu ustalarda yaz günlerinde herhangi bir yerde ikamet edip işlerini bitirinceye kadar köy köy dolaşarak rençperlerin alet edevatlarını hazırlar paralarını alıp giderlerdi. Şimdi sadece eskileri hatırlamak için ben evimde halen bir düğeni birde otları biçtiğimiz bazı yerlerde kosa bazı yerlerde de tırpan denen bir el aletini bir dirgen i muhafaza etmekteyim hatıra olsun diye.


Eskiye pek takılma


Hatıralardan da geri kalma


 


Sap saçarken dirgen lazım tınazda ise yaba


Kesmik çalkadığımız kalbur gözer holus’a


Arpa samanı vücudumuzu çokça yakarsa


Kaşınmak kafi gelmez beğim durmadan ağla


Saygılarımla   

Konyaspor Haberleri

SIRADA BAŞAKŞEHİR VAR
TOPA VURMADI CEZA ALDIRDI
KONYA'NIN İKRAMINI BOŞ ÇEVİRDİ
Konyaspor’dan Yunus Emre Demirkol açıklaması
KONYASPOR'DAN 6 İSİM ADLİYEDE