Gezi notları -1

Mustafa Yiğit

Yaklaşık üç haftadır köşem  boş.

Bu zaman diliminde yaşadığım şeyler benim kişisel maceram açısından çok önemli.  

Bu üç hafta zarfında Avrupa’daydım…

Onsekiz günlük zaman dilimine yedi ülke sığdırarak eşimle birlikte küçük bir Avrupa turu yaptık.

Polonya’da düzenlenen bir halkoyunları festivali dolayısıyla çıkmıştık bu yolculuğa.

Otobüsle yapılan 9000 kilometrelik yolculukta farklı kültürleri farklı anlayışları tanıma fırsatı buldum.

Bizlere bu fırsatı veren Troya Halk Oyunları ve Halk Müziği Araştırma Kulübü Afyonkarahisar Şubesine, Troya topluluğunda gösteri yapan öğrenci arkadaşlarıma, bizim gibi konuk olan diğer dostlara, bu güzel grubu bir araya getiren, Troya Halk oyunları kulübünü hazırlayarak ülkemizi yurtdışında en iyi şekilde temsil etmesine vesile olan başta Haykat ve Eyip hoca olmak üzere, Uğraş ve  Mustafa hocalara tek tek  teşekkür etmek istiyorum.

Gelelim bu onsekiz günlük gezinin öyküsüne, bizim gözümüzden seyrine…

Afyon’da başlayan, kah otobüsle kah gemiyle yapılan yolculuğumuzun ilk. bölümü Yunanistan, İtalya, Avusturya, Almanya ve Polonya olarak belirlenmişti. 

Yolculuğun ikinci yarısı Polonya’da başlayacak,  Çek Cumhuriyeti,  İtalya, San Marino,  Yunanistan ve Türkiye ile son bulacaktı.

Bu onsekizgünlük süre zarfında beş günlük Polonya mesken hayatı dışında otobüs adeta  ikinci evimiz oldu.

Geceleri yol alıyor, gündüzleri şehir şehir dolaşıyorduk.

Hatta bazı arkadaşlar otobüse o kadar alıştılar ki eve dönerken otobüs koltuklarını söküp evde de bu şekilde yatmayı düşündüklerini bile söylüyorlardı.

Bir gezi için yorucu da olsa, pek çok zorlukları da olsa çok uyumlu bir grubun bu Avrupa macerasında çok güzel şeyler yaşadık, güzel yerler gördük, güzel dostluklar kurduk.

 

****

İpsala Sınır Kapısında Troya Halk Dansları Topluluğu ilk gösterisini sunuyor

Her bayramda adını sık sık duyduğum o meşhur sınır kapılarından birindeyiz…

Hayatımda ilk kez bir sınır kapısından geçiyordum.

Yunanistan’a adım atmak için İpsala sınır kapısından geçmek gerekiyor.

Bu kapıyı geçince  AB topraklarına ayağımızı basıyor olacağız.  

Sınırlar biraz ürkütücü oluyor…

Garip bir psikoloji yaşıyorsunuz…

Suçluymuşsunuz gibi bakan gözlerle karşılaşıyorsunuz…

Sınırı zorlamak deyiminin de ne anlama geldiğini daha iyi anlamış oluyoruz…

Sınırda hiçbir şeyin zorlanmasına izin verilmiyor, adeta kuzuya dönüyorsunuz…

Hatta içinizden küfür bile edemiyorsunuz…

Yanlış anlaşılmasın diye….

Bu nedenle, yoğun bir gurbetçi dönüşü trafiğine takılmamamıza rağmen sınırdaki Yunanlı görevlilere takılma korkusunu yaşadığımızı söylemeliyim.

Çünkü genelde zorluk çıkarıyorlarmış sınır kapılarında…

K9 adlı Yunanlı gümrük görevlilerini görünce bunu daha iyi anladık…

İpsala sınır kapısında bizim otobüsümüzü didik didik aramadılar ancak bizim çocuklara İpsala sınır kapısında küçük bir Türk halk oyunları gösterisi yaptırmadan da bizi sınırdan geçirmediler.

AB’ye girerken hep bir şeyler ispatlama durumunda kalıyoruz ya, burada da öyle bir ispatlama durumu yaşadık yani.

Sınır kapılarının en keyifli yerlere Free Shopları…

Otobüsün ve  pasaportların kontrolleri yapılırken insanlar free shoplara saldrıyorlar...:

Çünkü aKapılarda yaşanan bu stresli dakikaları ancak gümrüksüz alışveriş mağzalarında bir nebze olsun atma fırsatı buluyorsunuz…

Bizim grupta öyle yaptı, adeta saldırdı Free Shopa…

Çikolatalar, yiyecekler, parfümler ve koli koli sigaralar alındı…

İlk önce alınan bu kadar sigaraya anlam verememiştik eşimle o yüzden birkaç paket sigara aldık yalnızca…

Ama daha sonra anlayacaktık işin aslını…

Ve Yunanistan…

Güzergahımız İpsala, Selanik  ve bir liman şehri olan İgoumenitsa.

Oradan on saatlik bir gemi yolculuğuyla Bari’ye geçeceğiz, oradan da diğer ülkelere…

Artık Yunanistan topraklarındayız…

Türkiye’den farklı bir yer değil Yunanistan.

 İnsan manzarası da tabiatı da bizim buralara benziyor.

Yunanistan’daki benzin istasyonlarında durduğumuzda bunu daha iyi görüyoruz.

Mesela, “Tuvalet kağıtlarını yere  atmayın” şeklindeki uyarı yazıları Türkçeydi.

Yine tuvalet kapısı arka yazıları da Türkiye’yi aratmıyordu.

Anlayacağınız Türk olan her şeyi sahiplenmişlerdi Yunanlılar.

Yunan baklavası, Yunan lokumu, Yunan  un kurabiyesinin yanında Türk usulü tuvalet kapısı arka yazılarına da böylece şahit olmuştuk….

Daha sonra gideceğimiz Almanya ve Avusturya’ya göre Yunanistan bir Avrupa ülkesinden çok Asya ülkesine benziyordu.

Bu arada, AB’ye üye olma kriterlerini de Yunanistan’ı görünce tekrar tekrar sorgulamak gerektiğini düşünmeden edemiyorsunuz.

Yıllar önce AB’ye girmiş bir ülkenin Türkiye’den hiçbir farkı yoktu, hatta pek çok açıdan vasatın altındaydı.

Bu manzara karşısında, Türkiye’nin AB’ye üye olamamasının altında yatan gerçeği de daha çok siyasi, tarihi nedenlere bağlayanlara hak vermemek elde değil diye düşünüyoruz…

Bu,  AB kritiğinden sonra gözlemlerimize devam edecek olursak…

İpsala girişinden İgoumenitsa limanına kadar olan yol eskiden 24 saat sürüyormuş.

Tanrıların yaşadığına inanılan Olimpos dağlarını aşmak gerekiyor bu liman şehrine ulaşabilmek için.

Yunanlılar bu yolu,  yaptıkları tünellerle kısaltmayı başarmışlar.

Giderken saydım tamı tamına 72 tünel yapmışlar ve bu süreyi on saate düşürmüşler.

Zeus’un evi tünellerle delik deşik olmuş anlayacağınız.

Bu güzergah aynı zamanda Avrupa’ya geçişteki en kestirme, en rahat güzergahlardan biri haline gelmiş.

Gurbetçiler daha çok bu yolu kullanıyorlarmış.

Makedonya yolu hem çok yoğun, hem de uzun sürüyormuş.

Bu nedenle liman şehri İgoumenitsa’ya varıncaya kadar pek çok gurbetçiyle karşılaştık, hatta zaman zaman biz Türkiye’den çıkmadık mı diye düşünmekten de kendimizi alamadık.

Gerçi sadece Yunanistan’da değil, Avrupa’nın her yerinde, herhangi bir sokağında bir Türk’le karşılaşmamak sürpriz gibi bir şey.

Daha sonra anlatacağım Polonya’nın Ponzan şehrinde rastladığımız dönerci bunun en güzel ispatı olsa gerek….

Çünkü 600 bin nüfuslu Poznan’da yalnızca yüz Müslüman yaşıyormuş, bunlardan biri de Türk ve  tabii ki, dönerci….

Ve nihayet İgoumenitsa limanındayız.

İklimiyle, sokaklarıyla, tarzıyla bizim sahil şehirlerimize; Marmaris’e, Kuşadası’na benziyor.

Bol bol zeytin ağaçları var kıyıda…

Bir kafeye oturuyoruz hep birlikte.

Kahveler, çaylar içiliyor.

Küçük boy su  içenler Bir Avro yani 2 TL ücret ödüyorlar…

Evet, Avrupa’da en pahalı iki şeyden biriyle karşılaşıyoruz böylece…

Birisi su, diğeri sigara…

Yani, tiryakiler ne yapacak, yanına birkaç karton sigara almadan yurtdışına çıkmayacak….

En azından gümrükteki free shopları sigarasız geçmeyecek…

Bizim düştüğümüz hataya düşmeyecek….

Ve nihayet Adriyatik’te sürecek on saatlik bir gemi yolculuğu bizi bekliyor.

Otobüsümüzü yanaştırıyoruz limana…

Önceden aynı güzergahtan giden arkadaşlar bizleri uyarıyorlar,  sağımızda solumuzda dolaşan zencileri göstererek, çantalarınıza sahip çıkın diyorlardı…

Onlar genelde Avrupa’nın diğer ülkelerine kaçak olarak gitmeye çalışan zenciler…

Bir kısmı da Uzakdoğulular…

Otobüsün altına gizlice yatıp, geminin içine bu yolla giriyorlar ve  Bari’ye geçiyorlarmış…

Kimimiz garipsedik, kimimiz acıdık bu dramatik durumu görünce…

Ama çantalarımızı da sıkı sıkıya tutuyorduk…

Nihayet gemiye biniliyor…

Artık gecenin koynunda ilerleyen gemiyle Bari’ye doğru yola çıkıyoruz…

Haftaya İtalya….