Geçip Giderken
Zeki OĞUZ
Çocukluk yıllarımda en sevdiğim ders tarihti. İkincisi ise atlasa bakıp şehir şehir, ülke ülke gezmekti. Düşler kurardım o şehirlere dair. Tabi Konya dışında şehir görmemiş bir çocuğun düşleriydi onlar. Gördüğü Konya’da Alaaddin tepesi, Kapı Camii çevresi ve Boyacı tarlasından ibaretti.
Belki o düşler beni gezgin yaptı.
Bir Pazar hiçbir yere gidemesem bile albümleri karıştırır, çektiğim diaları izler, her karede ayrı bir yolculuğa çıkarım. Bazı görüntülerde kalabalıklar çıkar karşıma. Onlarca arkadaş, ekmek yemiş, su içmiş, yarenlik etmişizdir. Şimdi Kimbilir nerededirler? Çoğu ile bir yolculuk boyu arkadaşlık etmişiz, isimleri bile silinip gitmiş.
“Toprağın antlı daha yapacak çok şeyi “olanlarla dolu2 derdi rahmetli M. Gazel, Sanırım hep böyle olacak ama bir Sefa amcayı anarken, ama en güzel eserlerini yeni yaratmaya başlamıştı, demekten kendimi alamıyorum. Yalçın Dikilitaş da öyle, aşkla şevkle Konya Ansiklopedisi için çalışıyordu. Birde Cönk tutkusu vardı, Cönk baskıdan çıktığı gün rahmetli oldu.
Yalçın abinin fotoğrafı masamın yanı başında. Sefa amca ile bitpazarında bir fotoğraf çektirmiş. Sefa amca, Bayram Sarıtaş ve ben. O, gramofon ve taş plaklar toplardı. Ben kırkbeşlik plak ve kitapları arardım. Bir bitpazarı gezisinde bir eskicide bulmuştum rahmetli Mahzar Sakman’ın, sayfaları arasına eski yazı ile notlar düştüğü eski takvimleri. Ve o gün sormuştum kendime, şu biriktirdiğim şeyler de bir gün bitip zarına düşer mi? Diye. Bir meraklı çıkar bir eskiciden onları toplar.
Masamın yanı başında panoda bir fotoğraf, üç dağcı arkadaşla birlikte çektirmiştik. Kimi Antalya’ya denizi için gider bizde dağları için gitmiştik. Cumhuriyet anısına, Antalyalı dağcılarla bir çıkıştı. O fotoğraftakilerin her biri bir yerlere savrulup gitti. Çıkışın sonunda zirvede olmanın keyfiyle çaylarımızı yudumlarken bir çoban çıkagelmişti yanımıza, elinde küçük bir radyosu vardı ve kaybolan keçilerini görüp görmediğimizi soruyordu.
Elbette ülkemizin her tarafı güzel, görmeye değer yerleri var ama bazı yerler var ki beni çok etkilemiştir, defalarca gitmek istemişimdir ama gitmek kısmet olmamıştır. Bunlardan biri Beyşehir’in tam batısına düşen Kubadabad sarayı. Zamanın Kurucaova belediye başkanı ile gezmiştik. Görkemli bir dönemin ihtişamını hissetmiştim sarayın kalıntılarını gezerken. Buradaki kazılardan çıkarılan çiniler Karatay’da sergileniyor, bu yüzden sık sık giderim Karatay Medresesine.
Birkaç yıl önce Karaman valiliği bir fotoğraf yarışması açmış, Konya’dan üç fotoğrafçı arkadaş çağrılı olarak katılmıştık yarışmaya. Ülkemizin her tarafından gele
Gün boyu fotoğraf çekmiş, ikindiye doğru dönüş yoluna düşmüştük. Yeşildere7den geçerken kahvede bir çay molası vermiştik. Bize hoş geldiniz diyen Yeşildere’li yaşlılar birazda sitemkârdılar. Hep geliyor Taşkale’yi çekiyor, Yeşildere ile ilgilenmiyorsunuz, diye. Haklılardı, bir şey diyemedik.
“Bura kadar gelmişken İsmail Şıh zaviyesini görmeden giderseniz yazık edersiniz” demişti yaşlılardan biri. Anlattıklarına göre Yunus Emre’nin dedesininmiş o yayla.
Gezi boyunca Jandarma da eşlik etmişti bize. “”Gitmek isterseniz ben sizi götürürüm” demişti komutan. Gitmeye karar verdik. İyi ki gitmişiz.
Daha Yeşildere’yi aşan tepeye çıkmıştık ki müthiş bir dolu yağmaya başlamıştı. Karadağ görünmez olmuş, önümüz sıra uzayıp giden düzlükler kısa bir sürede bembeyaz olmuştu. Yaylanın önünden küçük bir dere vardı ve sel akıyordu dereden. Uzun bir süre dolunun dinmesini, selin kesilmesini bekledik. Derenin bizden tarafı olan kısmında ağzını taşlarla örülü bir sarnıç vardı. Suyu buradan sağlıyormuş yaylacılar. Sel biraz azaldıktan sonra zaviye tarafına geçtik. Artık ören haline gelmiş zaviyeyi ve zaviyenin doğusundaki mezarlığı gezerken yüzlerce yıl öncesini yaşıyormuş duygusuna kapılıyordu insan. Sanki İsmail Şıh yaşıyor da zaviyenin bitişiğindeki ağılda kalan çobanlar da onun çobanları. Çobanlar ayran yapıp verdiler. Yazık ki gün batmak üzereydi, onlarla sohbet imkânı bulamadan düştük yola.
Aynı duyguları Safranbolu’da, birbirinin görüşüne engel olmayan konakları gezerken de hissetmiştim. İnsanımızın estetik ve sanatkâr duygularını, insana verdiği de
İşte fotoğrafı bu yüzden seviyorum. Belki o görkemli konakları bir daha görmek kısmet olmayacak ama çektiğim karelerde o anları yeniden yaşayacağım. Ben geçip giderken o görüntüleri izleyen bir başkası belki oraları görmek isteyecek.
Bunları yazarken Zengibar Kalesi geldi aklıma. Bütün Toroslara hâkim bir nokdada kurulan, günümüzde birkaç kapısı ile suru kalan bu görkemli kalenin beni etkileyen yanı kalede bir zamanlar yaşayan kahraman insanların trajik hikâyeleri. Kaleyi kuşatan askerlere teslim olmayıp çoluk çocuk birlikte ölüme gitmeleri. Kaleyi gördükten sonra yaşanan o dramı beyninde canlandırabiliyor insan.
Her kare, geçen zamana karşı bir iz bırakmak, diye düşünüyorum.