Bu satırları okuyan kardeşlerimin içinde, illaki Gazze’ye girmiş ve bugün tüm dünyanın duruşlarına gıpta ettiği Gazze’nin yiğit halkıyla kucaklaşmış, aynı sofraya oturmuş ve aynı mescitte secdeye baş koymuş olanlar vardır.
Gilat Şalit takası, 18 Ekim 2011’de gerçekleşmiş, biz de o yılın kurban bayramında kurban kesim programı için 3 Kasım 2011’de Gazze’ye giriş yapmıştık. Bizim için çok güzel bir tevafuk olmuş ve Gilat Şalit takasından Gazze’ye dönüş yapan, her biri işgal zindanlarında 20 yıl ve üstü esir kalmış birçok mücahidi evlerinde ziyaret etme fırsatı bulmuştuk. İşin aslı orada gördüklerimiz ve duyduklarımız, 7 Ekim sonrası yaşananlara gösterdikleri sabır ve direncin kaynağını da bize çok açık gösteriyor. Yani Gazze, tüm dünyaya bir tesadüfün duruşunu değil, zahmetli bir sürecin sonucunu gösteriyor.
Ama gözden kaçmasın ki, Gazze’nin içinde yaşanan bu sürecin bir izdüşümü de Gazze dışında bizler için yaşanıyor. Dinden, inançtan ve her türlü ideolojiden bağımsız sadece fıtraten insan olduğunu iddia eden herkes için geçerli bir iz düşümdür. İnkâr, yok sayma, görmezden gelme bu iz düşümün bizim üstümüzdeki gölgesini yok etmiyor, bilakis daha da koyulaştırıyor.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Gazze’de ölüm artık, sadece gökten düşen bombaların patlama sesiyle gelmiyor. Orada ölüm, çadırların üzerine devrilen sağanak yağmurun soğuğunda, sabahın dördünde iki litre su için beklenen çaresiz kuyruklarda, 1.000 dolara fırlayan bir litre motor yağının felç ettiği ambulansların sessizliğinde ve bir çocuğun soğuktan morarmış minik ellerinde sessizce dolaşıyor. Biz, “kınasın dünya” şiirini terennüm ederken ölüm, o çadırdan çıkıp, öbür çadıra süzülüyor.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Dışarıdan bakan gözler için Gazze artık, rakamlardan, istatistiklerden ve haber bültenlerine düşen son dakika yazılarından ibaret. "1.8 milyon yerinden edilmiş insan, 800 bin yıpranmış ve artık kullanılamaz çadır, %60 eğitimsiz çocuk" ve daha nice acı istatistikler. Rakamların arkasındaki insan ruhunun nasıl yavaş yavaş parçalandığına, belki o naylon çadırların altına girdiğimizde tanıklık edebiliriz. Duymak ile yaşamak arasındaki o derin uçurum, tam da orada, Gazze’nin balçık çamuruna dönüşmüş sokaklarında duruyor. Sağa sola saçılmış, yazın 40 derece sıcağında kavrulan, naylonu sıcaktan yıpranıp ömrünü tamamlamış o derme çatma çadırlar, şimdi yaklaşan soğuk rüzgârlara ve yağmura karşı tek sığınak olarak bizim ve tüm insanlığın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Gazze’nin hala temiz suyu yok. Şafak vakti uyanıp, buz gibi bir havada temiz su taşıyan tek bir kamyonun önünde saatlerce sıraya giren insanları var. Bunca zahmet sonrası evlerine götürebildikleri tek şey, koskoca bir ailenin yıkanmak, yemek yapmak ve içmek için kullanabilecekleri bir bidon su. Gazze’de yaşamak, işgalci ve destekçileri eliyle oluşturulan, kasıtlı bir insani kısıtlama politikası yüzünden sistematik bir yok oluşa götüren bu kahredici tercihlerle ezilmek anlamına geliyor.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Gazze’ye prefabrik evlerin ya da dayanıklı barınakların girmesine izin verilmiyor. Bölgeye sokulmasına izin verilen tek şey, ömrü en fazla 3 ay olan dayanıksız plastik ve naylon brandalar. Kış biter yazın feryadı yükselir, yaz biter kışın donma korkusu başlar. İnsanlar, yaşam standardını bir adım bile ileriye götüremeyen, onları sürekli muhtaç ve çaresiz bırakan acımasız bir tükeniş döngüsüne hapsedilmiş durumda. Artık Gazze’deki savaş sadece mühimmatla yürütülmüyor, orada mutfaktaki tencere, sobada yakılacak bir parça kömür bile birer cepheye dönüştürülmüş durumda. Gazze’den gelen bilgilere göre, işgalcinin gazdan sonra kömür girişini de yasaklaması, kış öncesi son sığınağı da yıktı. Bugün Gazze’de bir kilo kömürün fiyatı 17.5 dolara, benzinin litresi 33 dolara, motor yağının litresi 1.000 dolara ulaşmış durumda. Mutfakta tüp yok, sobada odun ya da kömür yok, çadırda hayat yok.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Klasik anlayış, ezilen halkın iş gücünü sömürürdü. Oysa bugün Gazze halkı İsrail için ekonomik bir değer dahi taşımayan, tamamen gözden çıkarılmış bir kitle olarak görülmektedir. DSÖ’nün 19 Eylül itibarıyla hastanelerin jeneratör yakıtını keseceğini duyurması ise, hastanelerdeki solunum cihazlarına bağlı bebeklerin ve yoğun bakım hastalarının "idam kararı" anlamına geliyor. Bu yüzden hem bu karar, hem de kömürün girişinin yasaklanması, güneş panellerinin engellenmesi, yakıtın kesilmesi birer tesadüf değildir. Filistin Ticaret Odası’nın da belirttiği gibi bu, insanları açlıkla ve soğukla teslim almaya çalışan hesaplı bir “Açlık Mühendisliğidir.”
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Henüz enkaz altından bile çıkarılamamış on binlerce şehit naaşı bir tarafta dururken, öte tarafta masumiyetleri kadar ağır bedeller ödeyen sahipsiz Gazze çocukları. Eylül ayındayız. Bu çocukların okul binaları ya birer enkaz yığınına ya da binlerce insanın sığınmak zorunda kaldığı çamur deryası barınaklara dönüştü. Çocukların %60’ı eğitimden tamamen mahrum. Tam 86 bin çocuk için bu sene yeni öğretim yılı hiç başlamadı. 120 bin çocuk ise, İsrail’in ders kitaplarının dahi girmesini yasakladığı soğuk çadırlarda, kâğıtsız ve kalemsiz bir eğitimle geleceğe tutunmaya çalışıyorlar. Fakat bundan daha ağırı, aynı çocukların ruhlarında açılan tamiri mümkün olmayan derin yaralardır. Sürekli bombalar altında yaşamak, anne ve babasının gözleri önünde can verişine tanık olmak, dindirilemeyen bir korku ve bu korkunun ürettiği “artık ölmek ve dinlenmek istiyorum” diyen çocuğun duasındaki çaresizlik.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Gazze’deki yaşam, sadece hayatta kalma mücadelesi değil, soykırıma ve yok edilmeye karşı her gün yeniden verilen amansız bir direniş savaşıdır. Netanyahu’nun “Geri çekilme yok, saldırıları durdurmak yok” böğürtüsü, İsrailli yazar Yair wallach’a göre, İsrail siyasetindeki egemen anlayışın değiştiğini gösteriyor ki, karşımızda artık Filistinlileri boyunduruk altına almak isteyen klasik bir Apartheid rejimi değil, sivil nüfusu tamamen yok etmeyi ve silmeyi hedefleyen Kahanist bir imha doktrini var.
Savaştan sonraki dördüncü kışa giriyoruz. Kınasın dünya ve kınayalım biz…