3.5. Fıtrata Aykırı Aile Anlayışları ve Toplumsal Sonuçları
Modern dünyada aile kurumu, tarihsel olarak hiç olmadığı kadar yoğun bir baskı altındadır. Aile, yalnızca ekonomik ve sosyal dönüşümlerden değil; aynı zamanda zihniyet düzeyindeki köklü kırılmalardan da doğrudan etkilenmektedir. Özellikle bireysel özgürlük merkezli modern söylem, zamanla sorumluluk kavramından koparılmış; özgürlük, sınır tanımazlıkla eş anlamlı hâle getirilmiştir.
Bu anlayışta birey, yalnızca kendi arzu ve tercihlerini merkeze alan bir varlık olarak tanımlanır. Evlilik, fedakârlık ve süreklilik gerektiren bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarılıp, “isteğe bağlı” ve “kolay vazgeçilebilir” bir birliktelik olarak sunulur. Böylece evlilik kurumu değersizleşmekte; sadakat, emanet ve sorumluluk gibi fıtrî kavramlar arka plana itilmektedir.
Cinselliğin evlilikten ve aile sorumluluğundan koparılması ise bu sürecin en belirgin sonuçlarından biridir. Cinsellik, insanın fıtratında neslin korunması, sevgi ve mahremiyetle ilişkilendirilmişken; modern anlayışta haz odaklı, sınır tanımayan ve bağlayıcılığı olmayan bir alan hâline indirgenmiştir. Aile dışı ilişkilerin normalleştirilmesi, yalnızca bireysel tercihlerle sınırlı kalmamakta; toplumsal normları ve ahlâkî ölçüleri de dönüştürmektedir.
Bu dönüşümün etkileri, kısa vadede “özgürleşme” olarak sunulsa da uzun vadede ciddi bireysel ve toplumsal sorunlar üretmektedir. Aile bağlarının zayıflaması, çocukların sağlıklı bir kimlik inşası yapmasını zorlaştırmakta; aidiyet, güven ve istikrar duyguları zarar görmektedir. Anne-baba otoritesinin aşınması, rol modellerin belirsizleşmesi ve değer aktarımının kesintiye uğraması; çocukları ve gençleri derin bir kimlik bunalımıyla karşı karşıya bırakmaktadır.
Toplumsal düzeyde ise bu süreç, güven ilişkilerinin zayıflamasına ve ahlâkî belirsizliğin yaygınlaşmasına yol açar. Ailenin koruyucu ve düzenleyici rolü ortadan kalktıkça; devlet, hukuk ve çeşitli sosyal mekanizmalar bu boşluğu doldurmaya çalışır. Ancak ailede kazanılması gereken merhamet, sorumluluk ve vicdan bilinci ,duygusal zeka- içsel özgüven,sosyal zeka-dışsal özgüven ; hiçbir kurumsal yapı tarafından tam anlamıyla ikame edilemez.
İslam düşüncesine göre bu tablo, modernizmin bir sonucu ve insanın yaratılışına yani fıtratına doğrudan bir müdahale anlamı taşır. Fıtrat, insanın biyolojik, ruhsal ve ahlâkî bütünlüğünü koruyan ilahî bir ölçüdür. Bu ölçünün ihlali, kısa vadede fark edilmese bile uzun vadede bireyde içsel çatışmalara, toplumda ise çözülmeye ve dağılmaya neden olur. Dolayısıyla fıtrata aykırı aile anlayışlarının ürettiği hasarlar, yüzeysel çözümlerle giderilemeyecek kadar derin ve kalıcıdır.
3.6. Sünnet’te Aile Modeli
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) aile hayatı, fıtrata uygun aile modelinin en sahih ve en canlı örneğini teşkil eder. Onun aile içindeki tutum ve davranışları, İslam’ın aileyi nasıl konumlandırdığını fiilî olarak ortaya koymuştur. Sünnet’te aile; ihmal edilecek, tali bir alan değil; imanın, ahlâkın ve insanî olgunluğun doğrudan yaşandığı temel bir hayat alanıdır.
Resûlullah (s.a.v.), ailesine karşı son derece merhametli, adil ve anlayışlı bir tutum sergilemiştir. Otoriteyi hiçbir zaman baskı veya korku unsuru olarak kullanmamış; aile reisliğini şefkat, sorumluluk ve adaletle birlikte yürütmüştür. Gücün değil, hakkaniyetin merkezde olduğu bu yaklaşım; aile içinde güven ve huzur ortamının oluşmasını sağlamıştır.
Eşleriyle istişare etmesi, Sünnet’te aile içi iletişimin ve karşılıklı saygının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Resûlullah (s.a.v.), aile meselelerinde tek taraflı karar dayatmamış; eşlerinin görüşlerini dikkate almış, onların onurunu ve şahsiyetini korumuştur. Bu tavır, evliliğin bir tahakküm ilişkisi değil; ortak sorumluluk ve emanet bilinci üzerine kurulu bir birliktelik olduğunu açıkça ortaya koyar.
Çocuklara karşı sergilediği sevgi ve şefkat ise fıtrata uygun eğitimin temelini oluşturur. Onlarla ilgilenmiş, sevmiş, değer vermiş ve bunu gizlememiştir. Sevginin zayıflık değil; aksine sağlıklı kişilik gelişiminin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu fiilen göstermiştir. Böylece Sünnet, aile içinde merhametin ve duygusal bağın ihmal edilmesini değil; bilinçli şekilde yaşatılmasını esas almıştır.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında aileyi ihmal etmek, ibadetin bir parçası olarak görülmemiştir. Aksine ailesine karşı sorumluluklarını yerine getirmek, ahlâkî ve dinî bir görev kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, İslam’da ibadet anlayışının hayattan kopuk olmadığını; aksine hayatın merkezinde, özellikle de aile içinde yaşandığını göstermektedir.
Bu yönüyle Sünnet’te aile, imanın hayata tercüme edildiği ilk ve en etkili zemindir. Aile içinde sergilenen adalet, sabır, merhamet ve sorumluluk bilinci; bireyin karakterini şekillendirir ve topluma yansıyan ahlâkî duruşun temelini oluşturur. Fıtrata uygun aile modeli, bireyi yalnızlaştıran değil; onu koruyan, geliştiren ve topluma sağlıklı bireyler kazandıran bir yapıdır.
Sonuç olarak Sünnet’teki aile modeli; dengeli otorite, güçlü sevgi bağları ve ahlâkî sorumluluk ekseninde şekillenen bütüncül bir yapıyı temsil eder. Bu model, modern dünyanın aileyi zayıflatan yaklaşımlarına karşı; insan fıtratına uygun, kalıcı ve onarıcı bir yol sunmaktadır.
3.7. Üçüncü Bölümün Temel Sonucu
Bu bölümün ulaştığı temel sonuç şudur:
Aile, fıtratın korunup aktarıldığı en hayati kurumdur.
Anne ve baba , çocuğun ilk öğretmenidir. Çocuğun içsel ve dışsal özgüveni ,karakter ve şahsiyeti ailede gelişir.
Aile zayıfladığında, ahlâk da , nesil de , toplum da zayıflar.
Fıtrata uygun bir hayat, aileyi merkeze almayı ve nesli bilinçle korumayı gerektirir.
Bugün yaşanan bütün problemlerin sebebi ,dini ve fıtratı sosyal hayatın dışına iterek ,fıtrata aykırı bir hayat biçimi oluşturan modernizmdir.Hayasızlık,pedofili,Epstein ve Lgbt bu sistemin doğal ürünleridir.
Üçüncü bölüm, fıtratın toplumsal süreklilik boyutunu ortaya koyarak; bir sonraki aşamada ekonomi, çalışma hayatı ve sosyal düzenin neden fıtrat merkezli ele alınması gerektiğini temellendirir.
Devam edecek