ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Fıtrat, Aile ve Neslin Korunması: İnsanın Sürekliliği ve Toplumsal Dengenin Temeli
3.1. Ailenin Fıtrî Bir Kurum Oluşu
İslam düşüncesinde aile, tarihsel şartların veya kültürel alışkanlıkların ürünü olan geçici bir yapı değil; insanın yaratılışına içkin, fıtrî ve ilahî bir kurumdur. Aile, insanın varoluş amacına uygun olarak hem bireysel kemalin hem de toplumsal sürekliliğin temel taşıdır. Bu yönüyle aile, sadece biyolojik bir birliktelik değil; ahlâkî, ruhî ve sosyal boyutları olan çok katmanlı bir yapıdır.
İnsan, fıtratı gereği yalnız yaşamaya elverişli bir varlık değildir. Sevgiye muhtaçtır, korunma ve aidiyet hissine ihtiyaç duyar, sorumluluk alarak olgunlaşır. Bu ihtiyaçların tamamı, en tabii ve dengeli biçimde aile kurumu içerisinde karşılanır. Aile, insanın hem iç dünyasını inşa eden hem de toplumsal hayata hazırlayan ilk ve en etkili mekteptir.
Kur’an-ı Kerim, aileyi insanın yaratılışındaki ontolojik dengeyle doğrudan ilişkilendirir:
“Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini var eden O’dur.”
(A‘râf, 7/189)
Bu ayet, aile bağının rastlantısal bir birliktelik değil; yaratılışın doğal ve zorunlu bir sonucu olduğunu ortaya koyar. “Tek nefis” vurgusu, kadın ve erkeğin aynı ontolojik kökten geldiğini, aralarında özsel bir üstünlük farkı bulunmadığını gösterir. Eşlerin varlığı, birbirini dengeleyen ve tamamlayan bir yaratılış düzeninin parçasıdır.
Kadın ve erkek arasındaki ilişki, İslam’da çatışma veya tahakküm üzerine değil; tamamlayıcılık, denge ve karşılıklı sorumluluk üzerine kuruludur. Erkek ve kadın, aynı sorumluluğun farklı yönlerini üstlenen iki eş varlık olarak tasavvur edilir. Bu anlayış, ne mutlak eşitlik iddiasıyla fıtrî farklılıkları inkâr eder ne de üstünlük iddiasıyla adaleti zedeler. Esas olan, uyum ve adalettir.
Fıtrata uygun aile anlayışı, taraflardan birinin diğerine tahakkümünü değil; her iki tarafın da hak ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesini esas alır. Aile içinde sevgi, merhamet ve adalet; hukuki metinlerden önce ahlâkî bir zemin olarak var olmalıdır. Zira aileyi ayakta tutan şey sadece kurallar değil; vicdan, fedakârlık ve sadakattir.
Modern dönemde aile kurumunun zayıflaması, bireyin özgürleşmesi olarak sunulsa da; gerçekte bu durum, insanın fıtrî bağlardan kopuşunu ve derin bir yalnızlık krizini beraberinde getirmiştir. Parçalanmış aile yapıları, aidiyet duygusu zedelenmiş bireyler ve ahlâkî referanslarını yitirmiş nesiller üretmektedir. Bu tablo, ailenin fıtrî bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha teyit etmektedir.
İslam düşüncesinde aile, neslin korunmasının ötesinde; inancın, ahlâkın ve kimliğin aktarım merkezidir. Çocuk, ilk güven duygusunu ailede öğrenir; doğru-yanlış ayrımını burada geliştirir; merhameti, paylaşmayı ve sorumluluğu aile ortamında tecrübe eder. Bu nedenle aile, yalnızca bireyin değil; toplumun ve ümmetin de istikbalini belirleyen stratejik bir kurumdur.
Sonuç olarak fıtrata uygun aile modeli, insanın yaratılış amacına en uygun toplumsal çerçeveyi sunar. Aileyi korumak; bireyi, nesli ve toplumu korumak anlamına gelir. Bu sebeple aile, İslamî sosyo-ekonomik ve ahlâkî modelin merkezinde yer almalı; devlet, hukuk ve eğitim politikaları bu fıtrî yapıyı destekleyecek şekilde inşa edilmelidir.
⸻
3.2. Evlilik: Fıtratın Meşru ve Koruyucu Çerçevesi
Evlilik, İslam düşüncesinde yalnızca bireylerin karşılıklı rızasına dayanan özel bir birliktelik değil; insan fıtratını koruyan, toplumsal düzeni ayakta tutan ve neslin sağlıklı biçimde devamını sağlayan ahlâkî ve hukukî bir sözleşmedir. Bu yönüyle evlilik, bireysel arzuların ötesinde kamusal bir değere sahiptir ve toplumun istikrarıyla doğrudan ilişkilidir.
İnsan, yaratılışı gereği sevme ve sevilme ihtiyacı duyan; yalnızlıkla değil, paylaşım ve aidiyetle olgunlaşan bir varlıktır. Aynı zamanda neslini sürdürme arzusu, insanın fıtratına yerleştirilmiş temel bir dürtüdür. İslam, bu doğal eğilimleri yok saymaz; aksine onları tanır, meşru kılar ve koruyucu bir çerçeve içine alır. Bu çerçevenin adı nikâhtır. Nikâh, arzuları bastıran bir engel değil; onları ifsattan koruyan bir rahmet kapısıdır.
Fıtrata aykırı iki uç yaklaşım, insanı ve toplumu yıpratır: Arzuların tamamen bastırılması, bireyi içsel çatışmaya ve ikiyüzlülüğe sürükler; sınırsız serbestlik ise insanı dağınıklığa, güvensizliğe ve ahlâkî çözülmeye iter. Evlilik, bu iki uç arasında fıtrata uygun bir denge kurar. Arzular disipline edilir; fakat yok edilmez. Özgürlük korunur; fakat sorumlulukla birlikte anlam kazanır.
Kur’an-ı Kerim’de evlilik, huzur ve sükûnet kavramlarıyla ilişkilendirilir:
“Kendileriyle huzur bulasınız diye size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir.”
(Rûm, 30/21)
Bu ayet, evliliğin yalnızca biyolojik bir birliktelik olmadığını; ruhsal, duygusal ve ahlâkî bir sığınak olduğunu açıkça ortaya koyar. “Sükûn” kavramı, evliliğin geçici hazlardan değil; kalıcı bir iç denge ve güven duygusundan beslendiğini ifade eder. Sevgi (meveddet) ve merhamet (rahmet) ise evliliğin sürekliliğini sağlayan iki temel ahlâkî sütundur.
Fıtrata uygun evlilik, bireyi dağınıklıktan ve savrulmadan korur. Kişiye sorumluluk bilinci kazandırır; ben-merkezli bir yaşam anlayışından, biz bilincine geçişi mümkün kılar. Eşler, yalnızca kendi mutluluklarından değil; birbirlerinin huzurundan ve ailenin geleceğinden de sorumlu olduklarını idrak ederler. Bu idrak, insanı olgunlaştıran en güçlü ahlâkî eğitim süreçlerinden biridir.
Toplumsal düzeyde ise evlilik, güvenli ilişkilerin ve sağlıklı nesillerin teminatıdır. Nikâh dışı ilişkilerin yaygınlaştığı toplumlarda; aidiyet duygusu zayıflar, çocuklar korunmasız kalır, sorumluluk bilinci çözülür. Buna karşılık evlilik kurumunun güçlü olduğu toplumlarda; bireyler arası güven artar, sosyal dayanışma güçlenir ve ahlâkî süreklilik sağlanır.
İslam düşüncesinde evlilik, aynı zamanda ibadet boyutu olan bir kurumdur. Çünkü evlilik, insanın nefsini terbiye ettiği, sabrı öğrendiği, fedakârlık ve merhameti pratiğe döktüğü bir yaşam alanıdır. Bu yönüyle evlilik, fıtratın korunmasının en somut ve en sürekli mekânıdır.
Fıtrata uygun evlilik, bireyi dağınıklıktan korur; sorumluluk bilinci kazandırır ve toplumsal istikrarı güçlendirir.
Sonuç olarak evlilik, fıtratın meşru ve koruyucu çerçevesidir. Bireyi yalnızlıktan, toplumu çözülmeden, nesli ise ifsattan korur. Bu sebeple fıtrata uygun bir toplumsal modelde evlilik teşvik edilmeli; hukuk, eğitim ve sosyal politikalar evliliği zorlaştıran değil, kolaylaştıran bir anlayışla yeniden düzenlenmelidir. Çünkü evliliğin korunması, insanın ve toplumun korunması demektir.
Devam edecek