FUY ( Fıtrata Uygun Yaşamak )-4 Uygulanabilir Bir Model Önerisi

Nihat Abayhan

2.3. Ahlâkın Bireysel Boyutu: Nefis Terbiyesi

Nefs kavramı en kapsamlı olarak Zat terimiyle ifade edilir.

Kuran-ı Kerim Zat- ı İlahi için, nefs kavramı kullanır.
“Nefsimde olanı bilirsin, ben ise Sen'in nefsinde olanı bilmem. Sen, gaipleri eksiksiz bilensin." (Maide -116 )

Zat insanın tüm nitelikleriyle bütünlüğünü ifâde eder.
Gazali nefsin kavramsal açıklamasını böyle yapar. ( İhya 3.cilt 1.kitap,Kalbin Acaib Hallerinin Keşfi )

Fıtrata göre yaşamanın ahlâkî boyutu, öncelikle bireyin kendi nefsiyle kurduğu ilişkiyle başlar.

Fıtrata göre İnsan, kendi nefsi ve eşyayı, emanet olarak kabul eder.
Ve emanet sahibi Allah (cc) kendine verdiği emanetleri,nasıl kullanmasını istiyor ise , öyle kullanır.

Nefsin terbiyesinden amaç; insanın fıtratında potansiyel olarak mevcut olan menfi huylarının , her hangi bir şekilde, müsbet huylarını örtmesi durumunda,onu asli fıtri, müsbet haline döndürme gayretidir.

Fıtrat ilahi format olduğu için, insanın özüne dönmesi her zaman mümkündür. Bu “istiğfar” ve “tevbe” kavramlarıyla karşılanan bilinç yenileme hadisesidir.

Fıtrata dönüş, tabiri caizse “fabrika ayarlarına” dönüştür. İnsan yaratılıştan taşıdığı ilahi format olan fıtratına dönerse, fabrika ayarlarına dönmüş olur.

Fıtrat değiştirilmez, fıtrat keşfedilir. Ama insan fıtratından uzaklaşabilir. Hatta fıtratına yabancılaşabilir.

Bu sürecin sonunda fıtratını yitirmez, fakat fıtratının üzerini örter. Kur’an böylesine bir örtme işlemine “küfür” adını veriyor.

Bu örtü bazen öylesine kalın, öylesine ses geçirmez hale gelir ki, insanın fıtratına dönüşü neredeyse imkânsız hale gelir. Ve insan fıtratına ihanet etmeden, küfürde ısrar edemez.

İşte bu hale Kur’an ,kalbin mühürlenmesi adını verir. Esasen burada geçen kalbi fıtrat olarak da , vicdan olarak da okuyabiliriz.

İslam, insanın nefsini yok etmesini değil; onu eğitmesini ve dengelemesini emreder. Aşırılık, bastırma ve ölçüsüzlük; fıtratı zedeleyen uç davranışlardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.), ahlâkı imanın ayrılmaz bir parçası olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

“Mü’minlerin iman bakımından en olgunu, ahlâkı en güzel olanıdır.”
(Tirmizî, Radâ’ 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünne, 15; İbni Mâce, Nikâh 50 )

Bu hadis, ahlâkın imanın süsü değil; imanın göstergesi olduğunu ortaya koyar.
Fıtrata uygun ahlâk, davranış ile inanç arasındaki tutarlılığı sağlar.

İnandığı gibi yaşamayan bir insan, zamanla içsel bir çatışma yaşar ve bu çatışma, ruhsal huzursuzluğa dönüşür.

2.4. Ahlâkın Toplumsal Boyutu: Güven ve Adalet

Ahlâk, yalnızca bireyin iç dünyasında şekillenen kişisel bir erdem alanı değildir; aynı zamanda toplumsal düzenin, kurumsal işleyişin ve birlikte yaşama kültürünün temel taşıdır. Bireysel ahlâk ile toplumsal düzen arasında doğrudan ve kopmaz bir ilişki vardır. Çünkü toplum, bireylerin toplamından ibaret olmakla birlikte; bu bireylerin davranışlarını yönlendiren ortak ahlâkî zemine göre şekillenir.

Bireysel ahlak ,bireysel fıtratın korunması anlamına gelirken , toplumsal ahlak ise ,sosyal fıtratın korunması demektir.

Fıtrata uygun bir toplum, öncelikle güven üzerine inşa edilir. Güvenin olmadığı yerde ne sosyal barış kalıcı olabilir ne de ekonomik, hukuki ve siyasal sistemler sağlıklı biçimde işleyebilir. İnsanların birbirine, yöneticilerin halka, kurumların topluma güven vermediği bir düzende; yazılı kurallar çoğalsa bile fiilî adalet tesis edilemez. Bu nedenle güven, sadece bir sosyal duygu değil; ahlâkî bir zorunluluktur.

Doğruluk, emanete riayet, adalet ve merhamet gibi temel ahlâkî değerler; toplumsal ilişkilerin sürdürülebilirliğini sağlayan asli sütunlardır. Doğruluk, söz ile fiil arasındaki uyumu temin ederken; emanete riayet, bireyin kendisine tevdi edilen maddî ve manevî sorumlulukları hakkıyla yerine getirmesini ifade eder. Adalet, hak sahibine hakkını vermeyi; merhamet ise adaletin sertliğini insanî bir dengeyle yumuşatmayı sağlar. Bu değerlerin zayıfladığı toplumlarda ise güvensizlik, haksızlık ve çatışma kaçınılmaz hâle gelir.

Kur’an-ı Kerim, adaleti yalnızca hukuk metinleriyle sınırlı teknik bir kavram olarak değil; doğrudan ahlâkî bir sorumluluk ve vicdanî bir yükümlülük olarak ele alır. Bu yaklaşım, adaletin kaynağını dışsal zorlayıcı kurallardan ziyade insanın içsel ahlâk bilincine dayandırır:

“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.”
(Nisâ, 4/135)

Bu ayet, fıtrata uygun ahlâk anlayışının menfaat, aidiyet veya güç ilişkileri üzerine değil; hakikat ve adalet ilkesi üzerine bina edildiğini açıkça ortaya koyar. Adalet, ancak kişisel çıkarlar askıya alınabildiğinde ve hakikat karşısında tarafsız durulabildiğinde gerçek anlamına kavuşur. Aksi hâlde adalet, güçlü olanın lehine işleyen bir araca dönüşür.

Ahlâkın zayıfladığı toplumlarda hukuk da zamanla işlevsiz hâle gelir. Çünkü hukuk, ahlâkî bilinçle desteklenmediğinde; yalnızca korku, ceza ve zor mekanizmalarına dayanan kırılgan bir yapıya dönüşür. Kurallar kağıt üzerinde varlığını sürdürse bile, insanlar bu kuralları aşmanın yollarını aramaya başlar. Bu durum, hem bireysel sorumluluk bilincini aşındırır hem de toplumsal çözülmeyi hızlandırır.

Fıtrata uygun bir toplumsal yapıda ise ahlâk, hukukun öncüsüdür; hukuk, ahlâkın kurumsallaşmış biçimidir. Böyle bir düzende birey, doğruyu yalnızca cezadan korktuğu için değil; vicdanen doğru olduğu için yapar. Devlet ve kurumlar ise adaleti bir güç gösterisi olarak değil; emaneti yerine getirme ve
sosyal fıtratı koruma bilinciyle uygular. İşte bu denge, güvenin kalıcı, adaletin sürdürülebilir olduğu bir toplumsal düzenin temelini oluşturur.

Devam edecek

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.