İnsanın birey olarak da, millet ve devlet olarak da tek bir dünyası yoktur. Her insanın dünyası sahip olduğu değerlerle şekillenir. Bu değerler aynı zamanda onun kimliğini belirler.
İman etmiş bir Müslüman için ise hayatın her döneminde zihinleri meşgul eden temel bir soru vardır: Kulluk ve kimlik meselesi.
Rabbe teslimiyet, kim olduğumuzu belirlediği gibi kim olmadığımızı da ortaya koyar. Çünkü kimlik yalnızca “biz kimiz?” sorusuna verilen cevap değildir; aynı zamanda “biz kim değiliz?” sorusunun da cevabıdır.
Elbette bu doğru bir tespittir; fakat tek başına yeterli değildir. Sadece Egosantrizm benmerkezci bir yaşam anlayışı, insanı dar ve kapalı bir kimliğe mahkûm eder. Oysa kimliğimiz yalnızca sözde değil, duruşta ve davranışta da görünür olmalıdır.
Kalpteki iyilik, doğruluk ve merhamet; akıl ile birleşerek hayata yansımalıdır. İnsanlık, kalpte saklanan değil, davranışlarla gösterilen erdemlere ihtiyaç duyar.
Bugün küresel dünyada milletler ve ülkeler için de aynı soru geçerlidir:
Biz kimiz ve kim değiliz?
Bu soruya verilecek cevap açık ve net olmak zorundadır. Çünkü günümüz dünyası, insani fıtratını büyük ölçüde yitirmiş bir güç düzeninin baskısı altındadır. Emperyalist sistemler, zulmü ve sömürüyü normalleştiren bir düzen kurmuş durumdadır.
Böyle bir dünyada bizler, ihya medeniyetinin mirasçıları olarak duruşumuzu açıkça ortaya koymak zorundayız.
Dostlarımızı biliyorsak, düşmanlarımızı da bilmeliyiz.
İster birey, ister toplum, ister devlet olsun; dar bir bakış açısına sıkışmış bir hayat anlayışı doğru değildir. Kur’an’da bu konuda açık bir uyarı vardır:
“Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.”
(Hûd Suresi, 113)
Bu duyarlılığı yalnızca sözde değil; ailede, eğitimde, ekonomide, siyasette, kültürde, sporda ve sanatta da göstermeliyiz.
Gönül coğrafyası geniş olan insan ve millet, özlenen bir medeniyetin temelini oluşturur. Müslüman, imanının gereği olarak vicdanlı ve merhametli bir kalbe sahip olmalıdır.
Bir topluluğun inancı, mezhebi, kökeni ya da rengi ne olursa olsun; zulme uğrayanın yanında, zalimin karşısında durmak Müslümanın sorumluluğudur.
Kimliğimiz zulme karşı ses vermelidir. Sessiz kalanlardan olmamalıyız. Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurur:
“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
O hâlde bize düşen, mazlumların derdiyle dertlenmektir.
Hepimizin bildiği güzel bir söz vardır:
“Dertlenmeyenin derdi olmaz.”
İnsanın bir davası olmalıdır. Çünkü davası olan bir insan, bin boş insana bedeldir.
Ne yazık ki Müslüman toplumlar çoğu zaman dış düşmanlardan çok, içlerindeki basiretsiz ve çıkarcı kişilerden zarar görmektedir. Bu kişiler zalimler adına hareket ederek kendi toplumlarına karşı birer figüran hâline gelebilmektedir.
Mazlum coğrafyalarda akan kan ve gözyaşının sebeplerini anlamak için içeridekileri tanımak önemlidir. Çünkü bazen ihanet, en yakın çevreden gelir.
Bu gerçeği anlatan ibretlik bir hikâye vardır.
Bir köyde farklı inançlardan insanlar birlikte yaşamaktadır. Köyün en güzel bahçesi ise köyün ağasına aittir. Bahçede en kaliteli meyve ağaçları bulunmaktadır.
Bir gün üç genç — biri Musevi, biri Hristiyan, biri Müslüman — bahçeye izinsiz girerek meyveleri koparıp yemeye başlar. Tam o sırada ağa gelir ve onları yakalar.
Ağa zekidir. Üçüne birden karşı koyamayacağını bildiği için onları ayırmaya karar verir.
Önce Musevi genci kenara çeker ve diğer ikisine şöyle der:
“Bakın siz ehli kitapsınız. Allah’a ve peygamberlere inanırsınız. Ama bu Museviler peygamber katilidir. Siz nasıl buna uyarsınız?”
Sonra Musevi genci döver.
Ardından Hristiyan genci ayırır ve Müslüman gence döner:
“Bunlar bizim peygamberimizi kabul etmezler. Kutsal kitaplarını bozmuşlardır. Sen nasıl bunlara uyarsın?”
Onu da döver.
Sonunda sıra Müslüman gence gelir. Ona da şöyle der:
“Sen Müslümansın. Helali haramı bilirsin. Bunlar ise ne bulurlarsa yerler. Sen nasıl bunlara uyarsın?”
Ve onu da döver.
Dayaktan bitkin düşen Müslüman genç sonunda şöyle der:
“Biz ilk arkadaşımıza sahip çıkmadık. Bu yüzden bu dayağı hak ettik.”
Zalimlerin en eski yöntemi bellidir: Dostu da düşmanı da hem kendimiz hem de neslimiz için açıkça bilmeliyiz. Zalimlerin “böl, parçala ve yut” tuzağına düşmemeliyiz.
Eğer biz ilk haksızlık karşısında susarsak, sıra er ya da geç bize de gelir. Çünkü zulmün ateşi, yalnızca uzakta yanan bir ateş değildir.
Bugün başkasını yakan ateş, yarın bizi de yakabilir.