DOKTOR MUSTAFA GÜÇLÜ İLE SÖYLEŞİ…

DOKTOR MUSTAFA GÜÇLÜ İLE SÖYLEŞİ

-Alındınız mı bari hocam?

 Evet, evvelen Allah’ın izniyle, saniyen alnımın akıyla kazandık. Ama burada dönen dolapları bir başka zaman anlatayım size.

 

-Gerçekten zorlu bir süreç olmuş bu dönem sizin için.

Evet, zor oldu. Ama her zaman üniversitede kalayım, hakiki hizmet edeceğim yer üniversite, diye düşünüyordum.  Siyaset çok çirkef, ticaret rezil, ben bunları yapamam, ticaret ve siyaseti beceremeyen kimsenin davaya hizmet edeceği onurlu ve şahsiyetli alan üniversitelerdir diyordum. Fakat akademisyenlik nasip olmadı. İlerde 28 Şubatçıların adamı olduğu anlaşılacak olanların yüzünden ihtisas biter bitmez ayrıldım.

Sonra Sigorta’ya tayinim çıktı, uzman ortopedist olarak çalışmaya başladım. Madem akademisyen olmadık, hayata anlam katan, renk katan faaliyetleri yapalım dedik. (İlk yurtdışı hac oldu, gençken biran önce gidelim deyip 87’de hacca gittim. İhtisas yaparken gittim…)

Ertesi sene de bir başladık Afganistan, Bosna,Çeçenistan, Azerbaycan, Nahçıvan vs. gittik. Yıllık izin alarak, sivil olarak, yardımlar, kurbanlar götürdük, hekimlik yaptık. Oraların liderleriyle tanıştık. Bosna’ya 3-4 kere gittik. Nahçıvan’a aynı şekilde. Kritik anlarda gittik hep, bazılarına oğlumla gittim. Sırp bombaları atılırken arabanın farlarının kapalı olarak ve hatta frene basılınca arka stop lambalarının ışığı yanmasın diye kabloları iptal ederek gittiğimiz dönemlerdi.

-Çok zor dönemlerde, zorlu işler başarmışsınız.

 Oralarda gördüğüm şuydu mesela. Irkçılık ileri boyutta Afganistan’da. Fanatikler, tahammülsüzler. Cihat bittikten sonra, Rus işgali bitsin, birbirlerini yer bunlar, demiştim. Rus işgali bitince iktidar Peştuların mı, Özbeklerin mi olacak, Taciklerin mi, Türkmenlerin mi olacaktı… Aynen öyle de oldu. Sonrasında Amerika Taliban’ı sokarak kendi işgalini pekiştirdi.

Mesela Karabağ Ermenilerin eline geçmeden önce yardım götürürken benimle gelen Azerilerin hepsi alkolikti. İçe içe gidiyorlardı, ramazandı üstelik. Tek oruç tutan bendim aralarında. Yapmayın, etmeyin, diyorum “Olsun, hem içer hem savaşırız.” diyorlardı, yukardan Ermeni bombaları geçiyor bir taraftan. Yiğit savaşçılardı ama.

Neyse. Sigorta Hastanesi’nde 88-94 arası çalıştık. Belediye Hastanesi’ni laik seküler kesimden devralmamız ayrı bir fasıldır, fethettik resmen, Halil Ürün zamanında epey cedelleştik.10 yıl orada çalıştık. Camianın sevilen, aktif insanı idik, hatırımız ve nazımız vardı. Sonra 10 sene Devlet Hastanesi’nde çalıştım. Abim siyasete atılınca aktif hekimliği bıraktım. 2002-2013 arası abim siyasette iken daha  gözden ırak  daha münzevi görev aldım. Bakan Recep Akdağ Ankara’da görev teklif etti. Siyasilerin yakınları uzak durmalı siyasetten, yakınlarından zarar gelmemeli, diyerek kabul etmedim. 2013’te torunlar olmaya başlayınca emekli oldum.

2014’te Meram Tıp Fakültesinden doktor Tahir Yüksek, Ömer Karahan gibi arkadaşlar “Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde fizyoterapi bölümü açıyoruz, seni istiyoruz.” dediler. Jest yapıyor arkadaşlar, bu 30 sene önce olmalıydı, diye düşünüp istemedim… Bir kaç defa aralıklarla bu şekilde davet edildim. Sonra, arkadaşların bana ihtiyacı var, diyerek YÖK’e müracaat ettim, başladım.  11 Kasım’da görev sürem bitiyor, artık ne olur bilemiyorum. Sonra torunlara tam vakit ayırırız. Ayrıca Allah ömür verdiğince, tüm birikimlerimi, hatıralarımı Konya basınıyla paylaşmak isterim.

-Torunlarınızın çok farklı bir yeri var hayatınızda, değil mi hocam?

Dün gece benim torun ateşlendi, babası getirdi, benim yanıma bıraktı. 8 aylık torunuma ben baktım sabaha kadar. Beraberiz, her alanda fedakârlık yapmak lazım… Çocuk da dedesini istiyor sonuçta.(Gülüşmeler.)

 Benim ailemde herkes fedakarlık yapmasını bilir.Benim çocuklarım son 3 ayında dedelerinin bakımını üstlendiler.Aile budur, birliktelik budur.. Sevgi, merhamet ve fedakârlık üzerine kurulur. Güven üzerine kurulur. Bir örnek vereyim mesela; ben çocuklarımın okuluna hiç gitmedim ve bilmem. Bu benim kişisel kusurum. Kendi sorumluluklarını kendileri taşısınlar istedim. Bir gün oğlanlardan birinin müdürü aradı “Hemen gelin, çocuklar kavga etti, hemen gelin.” dedi. “Gelmem, benim çocuğum kavga ettiyse bir nedeni vardır ve haklıdır. Siz araştırın, gerçekten haksızsa cezasını ben veririm.” dedim.  Az sonra hoca aradı ve “Sizin çocuğunuz haklıymış.” dedi. Ben de bizim güçlülüğümüz soyadımızdan değil, haklılığımızdan gelir, müdürüm dedim.

 Yine bir gün okulcak Kestel’ e pikniğe gitmişler. Şoför ve öğretmenlerden alkol alanlar olmuş orada, dönüşte çocuklar ailelerine anlatınca tv ve basında çıktı bu konu.  İ.Y. okul aile birliği konuyu inkâr etti, MEB müfettiş göndermiş ama hiçbir çocuk ve veli doğru beyan vermediler. Biz şikâyette bulunmadığımız halde bir tek bizim oğlan olan biteni anlatmış cesurca. Sonra o uzaklaştırılan öğretmen başka okula mayıs ayında sürülünce hocaya öğrenciler sormuş neden tayin edildiniz diye. Hoca da kem küm laflar etmiş sınıfta, doğrusunu anlatmamış. Bizim büyük oğlan da duramamış, kalkmış “Ben geldiğiniz okuldaki Muhammed Güçlü’nün(her şeyi müfettişlere anlatan) abisiyim.” demiş. (Gülüşmeler)

Biz çocuklarımızı okula verirken var az şey bilsinler ama şahsiyet sahibi olsunlar, dürüst olsunlar dedik.  Çocukları yetiştirirken fıtri yapılarını da göz önüne aldık. Baktık Murat’ın diğerlerinin üzerinde etkisi var, yönlendirmesi var; biz Murat’ a veriyorduk istediğimiz değerleri, o da kardeşlerine. Yaşayarak öğretmeye çalıştık. Sohbetin televizyon izlemekten daha önemli olduğunu mesela. Yaşayarak öğretmeye çalıştık doğruları.

Bir gün kızın hocası suçu olmadığı halde benim kızın başına dokunmuş, “Ben o hocada okumam, haksızlık yaptı.” dedi. Okul değiştirdik.

-Çocuklarınızın ve torunlarınızın isimlerini kaydedelim mi hocam?

Büyükten küçüğe oğlum Hasan Murat; torunlarım Mustafa Barış ve  Meral Umay, kızım İsmihan Sümeyra, torunlarım Zeynep Hale ve Mahinur, oğlum Mehmet Gökhan, torunum  Konuralp ve en küçüğümüz Halime Seda, torunum  Hanne Beren.

-Saniye Ablacığım kalabalık bir ailesiniz. Aynı zamanda çok da yoğun. Sizin söylemek istedikleriniz nedir bu konuda?

Gördüğün gibi şekerim işte. Bu soruyu yalnızken sormalıydın. Bizim evde herkes geç geliyor. Tempoya ayak uydurmaya zorlanıyorum bazen.  Bizim evin erkekleri aşırı yoğun. Görüşmek için randevu almamız lazım, diyorum. (Gülüşmeler)

Mustafa Bey çok hızlıdır, yavaşlığa asla tahammül edemez. Hızlı düşünür, planlı ve programlı iyi hesaplar yapar, başkaları adına da düşünür. Hayatta tabi ki her şey gönlünüze göre tam olamaz, Mustafa Bey’ in zor zamanları da oldu, kolay zamanları da… Ama kolay dönemleri daha çoktur. Eşimin nerede ne tepki vereceğini bilir, ona göre davranırım. O da benim duruşumdan bile ne düşündüğümü anlar.

  Teknolojiyle ilgisi sıfırdır.  Bu kötü yanı. Akıllı telefon aldık ama daha kutusunu bile açmadı. (İnternete ve bilgisayara parmağımın ucuyla bile dokunmadım, diyor Mustafa Abi.) Tarihle de çok fazla alakalıdır. Tarihle ilgilene ilgilene tarihin derinliklerinde kaldın gittin, derim. Mustafa Abi söze giriyor ve Saniye Abla için, “Ama o rakipsizdir, müstesnadır ve tektir benim için. Ben tercihimi ilk olarak ona göre yaptım.” diyor. (Gülüşmeler.) Ve devam ediyor. Çok düzgün ve erdemli bir hayat yaşadım. Tek kusurumuz “yat geber” yemektir, az uyurum. Bir hatunun yemeği bir de dostların eşlerinin pişirdiklerini yerim. Yemeğe karşı bağımlılık yok bende, mesela 48 saat yemek yemeden, su içmeden durabilirim. Gündüz aç dururum ama gece aç uyuyamıyorum. Bu Yörüklerin milli zaafı olsa gerek. İrademi güçlendirmek için şu kadar zaman su içmeyeceğim, şu kadar zaman yemek yemeyeceğim, 2,5 dakikada sokağa çıkacağım derdim ve yapardım. Mesela halının üzerinde yatmaya alıştırdım kendimi.

-Bu yoğun hayat sizi hiç zorlamıyor o zaman Mustafa Abiciğim?

Bu soruyu da Saniye Abla cevaplandırıyor.

Gece on buçuk, on bir de ameliyattan çıkar gelir, çocuklar fuara gidelim mi derlerdi, götürürdü. Hiç yorgunum, meşgulüm, hastayım demezdi. Yoldan gelse de aksatmazdı. Ama şu da var eğer babalarının çok yorgun olduğunu fark ederlerse, babaları uyuyorsa da asla ses etmezlerdi.

Mustafa Abi devam ediyor.Şimdi de gece gelince torun sefam başlıyor.

Benim çocuklarım annelerini çok severek büyüdüler öyle alıştırdım. Annelerini benim 3 misli sevmeleri gerektiğini gösterdim ve öğrettim. Saniye Hanım bunu hak eden bir insan. Torunlarıma da bunu ifade ediyorum ama Mustafa Barış ‘ben en çok seni seviyorum dede’ diyor. (Gülüşmeler.)

-Biraz da dernek faaliyetlerinizden bahsedelim mi?

Derneklerle ilişkim öğrencilik yıllarından beri hep vardı. Bizim kimliğimiz MTTB’de Konya Yurdu’nda yoğruldu. ,Selçuklu Vakfı, TYB, Aydınlar Ocağı, Birlik Vakfı, Hisder gibi derneklerde görev aldık, alıyoruz… Öğrencilik dönemimdeki aşk ve şevkimizle devam ediyoruz, hiç bitmedi. Nasıl namazdan, oruçtan hiç yorulmuyorsak, STK faaliyetlerinden de yorulmuyoruz. Sivil toplum da devlete-millete karşı bir borcumuz bizim için. Çok eleştiri alsak da bu millete borcumuz, topluma bir hizmetimiz olsun. Keyifle yapıyorum bu faaliyetleri. Aydınlar Ocağı’nda yaptığımız Salı Sohbetleri 24.yılına girdi. Yazın, kışın, ramazanda, hiç ara vermeden, kesintisiz, bir hafta bile aksamadan, 1 dakika bile gecikmeden hep devam ettik... Kalp krizi geçirirken bile ara vermedik.( Önceki senelerde bir Salı Sohbeti sırasında kalp krizi geçirmiş ve ciddi bir açık kalp ameliyatı geçirmişti Mustafa Abi.) 

-Aydınlar Ocağı’ndaki faaliyetlerinizin birinin de bazı muhterem kişilere unvanlar vermek olduğunu biliyorum. Bu konudan biraz bahsedebilir miyiz?

2002 yılında benim başkanlığı devralmamdan sonra bu faaliyetimiz başladı. Belirli konularda öne çıkan ve bu unvanı hak eden kimselere, onların kültürel hizmetlerine karşılık bir vefa göstergesi sonucu bunu gerçekleştiriyoruz.

-Bugüne kadar kimlere verildi bu unvanlar hocam?

-Mehmet Ali Uz’a “Şeyh-ül  Muharrirîn”,

-Prof. Dr. Mustafa Kafalı’ya “Konya’nın Dede Korkut’u”,

-Mehmet Şendal’a “Konya’nın Oğuz Bey’i”,

-Gazeteci İhsan Kayseri’ye “Konya’nın Ebu-l Vefa’sı”,

-Prof. Dr.Mikail Bayram’a “Konya’nın Âhi Babası”,

- Seyit Küçükbezirci’ye “Konya’nın Folklor Ustası”,

-Dr. Hasan Özönder’e “Konya’nın Çelebisi”,

-Hasan Yörük’e “Hafız-ıl Kütüb”,

-Recai Kıcıkoğlu’na “Dağların Delikanlısı”,

-Prof.Dr. Saim Sakaoğlu’na “Halk Bilimimizin ve Edebiyatımızın AKSAKALI”

-Zeki Oğuz’a “Seyyah-ı Fakir-Gezgin Yürek”,

-Mustafa Sinan Ümit’e “Kitaphan”,

- Hüseyin Öksüz’e “Şeyh-ül Hattatîn”

- Kâmil Uğurlu’ya “Sultan’üş-Şuara”

-Veyis Ersöz’e “Kültürümüzün 90’lık Çınarı”

-Enver Etik, İsmail Detseli, Ali Işık’a “Konya Kültür Hadimleri”.

Bunların dışında şehrimiz kültürüne değer katmış kimseler için de şükran geceleri düzenleyerek vefa göstermeye çalışıyoruz.

-Hekim olmanıza rağmen sizi tanımayan birisi tarihçi sanır, bu ilgi ve alakanın sebebi nedir hocam?

Kimliğim net benim. Ben bir insanım, Müslüman’ım, Sünni’yim, Türk’üm, Oğuz’um, yörüğüm, doktorum… vs çok kimliğim var. Ve benim kimliğimi ilgilendiren konular da dikkatimi cezp ediyor, ilgi alanıma giriyor.

-Çocuklarınızı yetiştirip hayata kazandırmış şimdi de torunlarınızı büyütüyorsunuz. Hem bir baba, hem bir dede hem de doktor olarak bu konuda nasihatlerinizi dinlemek isteriz.

 

Bir çocuğun yetişmesinden beş şart vardır.

  1. Çocuk 14 yaşına kadar kendini netleştirecek itikadını tam olarak kuracak. Düşünecek ve karar verecek,
  2. 18 yaşına kadar kendini çok iyi tanıyacak araştıracak sınırlarını hassasiyetlerini bilecek,
  3. Bu iki şarta göre kendine en ideal mesleği seçecek.

Şu an Türkiye’de meslek sahiplerinin %80’i mesleklerinden memnun değil; çünkü yukarıdaki iki maddeyi yapmadan üniversite sınavına girdiler, bir puan aldılar ve o puana göre meslek seçtiler. Tıp fakültesi, mühendislikler vs., v,s. karışık tercihler yaptılar, neresi tutar diye. Ama sen kendini tanırsan, benim bu kafam sağlık kafası ya da teknik kafa ya da sanat kafası, edebî kafa, askerî kafa diyebilirsin, ona göre tercih yaparsın. Ve sadece o branşlar da yaparsın tercihini. Çevrenin annenin-babanın ve arkadaşlarının etkisi ile (özellikle anne babalar kendi olamadıklarını çocukları olsun istiyorlar. Çocuklarının ona uygun olup olmadıklarına bakmazlar.)…

 Çocuk bu yanlışı ne zaman anlar, 3.sınıfta anlar. İsteksiz bıkmış bir halde devam eder bitirir, o işi kerhen yapar ama yıllar sonra başka bir şekilde kendi mecranı bulmaya çalışır. Bu yüzden verimi düşük bir toplumuz biz. 57 İslam ülkesi bir Almanya kadar üretmiyor. Bir tek Almanya 85 milyon nüfusuyla 1 milyar 600 binlik Müslüman’ın üretemediğini üretiyor. Adamlar çocukları taa adale yapılarına kadar inceliyorlar; bu hangi spora yatkın diye bacak boyu, uyluk boyu, bel boyu şöyle şöyle, diye buna kadar araştırıyorlar. Yatkınlığına göre çocukları yönlendiriyorlar. Sonra her alanda konusunun en uzmanı kişileri çıkartıyorlar.

4. Şart ideal evlilik, ideal eşi bulmak. Yanlış çevresel faktörlerden etkilenmeden frekansının tutacağı ideal bir evlilik hedeflenmeli bu konu çok uzun ve ayrıntı gerektirdiği için burada uzatmayalım.

5. Hayat boyu tanıdığın insanlara bu benim arkadaşım, dostum demeyeceksin. Tanıdık diyeceksin. Okuldan tanıdık, işten tanıdık, mahalleden tanıdık. Selamlaşacağız, konuşacağız sohbet edeceğiz. Tanıdıkla medeni ilişkiler kurulur, sohbet edilir ama daha ileri gidilmez. Bu tanıdıklarının arasında frekanslarının tuttuğu müktesebatlı olan 10-15 tanesini ayırırsın bunlarla daha sık görüşüp bunlarla arkadaş olursun. Bunlara sırrını ve paranı verebilirsin. Diğerlerine sırrını verirsen anında ifşa olur, paranı verirsen bir daha alamazsın. 10-15 arkadaşının içinden daha çok rafine ettiğin, şanslı isen 1 ya da 2 tane dostun olabilir. O da herkese nasip olmaz. Dostuna gerekirse canını verebilirsin.

 

Hz. Ali “Çocuklarınızı kendiniz gibi değil, yaşayacakları döneme göre yetiştirin.” demiştir. Bizler karakteri sağlam, o dönemin şartlarına uygun yetiştirmeliyiz çocuklarımızı. Tüm peygamberler doğuştan peygamber olmaz 40 yaş ve sonrası olgunluk yaşı onun öncesi toyluk yaşıdır. O zamana kadar peygamber olacağını bilmiyordu efendimiz(s.a.v.). Kapitalist bir sistemde, zulmün olduğu bir dönemde yaşıyor ama erdemli, hanif, bozuk düzenin süfliliği ona bulaşamıyor. Üstelik ticaret de yapıyor. O rejimin kurallarına göre erdemli kalmayı başarabiliyor. Siz çocuklarınıza bunu yapmalısınız. Cam fanus içinde değil, fanusun dışında ama değerlerini koruyacak şekilde. Mesela benim annem babam okuma yazma bilmez. Eğitimsiz bir toplumdan geliyorum ben. Bizim bir altımız Çingeneler, onun bir altı yok. Ben böyle eğitimsiz bir toplumdan geliyorum. Bizim orada 3 yaşındaki çocuk amcasına sövdürülür, 5 yaşında sigaraya alıştırılır, 10 yaşında silah. Bizim köyün kızları silah atar düğünlerde. Magandalık denilen şeyi magandalık olarak görmezlerdi yani.

 Düşün böyle bir köyden babamızın annemizin okuma yazma bilmemesine rağmen süfliliğe bulaşmadık. Babam Kapı Camii’ne götürürdü. Tahir Hoca’nın vaazları etkilerdi. Vaazları dinledikten sonra iyi bir insan olacaksın, dedim kendime. Namazlarıma başladım.

Atlarla ilgili anılarım, Afganistan, Çeçenistan, Bosna faaliyetlerim, STK faaliyetlerinin hepsi ayrı yer tutar hayatımda. Her biri birkaç sayfa tutar. Burada anlatırsam, haftalar sürer yayınlamak, diyor Mustafa Abi. Ne çok konuda fikir sahibi olduk, yeni ne çok şeyler öğrendik bu gece. Vakit epey geç olduğu için bu konuları daha farklı bir zamanda ve daha uzun bir süreçte dinlemek üzere sözleşip bu aydın, kültürlü, kıymetli ve mutlu yuvadan yavaş yavaş ayrılıyoruz efendim…

Yerel Haberleri

ARANAN ŞAHISLARA SIKI TAKİP
BİR İLÇE SULAR ALTINDA
KONYA'NIN SU GÜVENLİĞİ
Karatay’da Yarıyıl Tatiline Sanat Molası
Eksun Gıda ile Selçuk Üniversitesi’nden Konya’da Ar-Ge Protokolü