SÜ Meram Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oktay Sarı'nın bugün Memleket'te yayınlanan yorumu...
Doç. Dr. Oktay Sarı
Çocukluğum Mihmandar Mahallesi Namdarrahmi Çıkmazı'nda geçti. Kınacı sokağına açılan bir çıkmazdı burası. Liseye gittiğimiz dönemlerde eski Vergi Dairesi, şimdiki İdare Mahkemesi’nden Beşyol’a kadar Şerafettin Caddesi açılınca bizim Namdarrahmi Çıkmazı da bu caddenin bir parçası oluvermişti. Eski evlerin istimlâk olmasıyla yenileri yapılmış, komşuların bir kısmı da ellerine geçen parayla daha iyi evlere taşınmıştı.
Adres tarif ederken kullandığımız belirteçler herkes tarafından tanınırdı. Nasıl bir mekân olduğu bilinmese de mahiyeti tahmin edilebilirdi. Teksas Pavyon, Şahin Sineması o dönemi bilen Konyalıların mutlaka aşina olduğu mekânlardı, tıpkı şimdiki Kule ya da diğer alışveriş merkezleri gibi. Emek Sineması bize film seyretmek nasip olmadan kapanmıştı. Yuva Nişan Salonu hâlâ duruyor mu bilmem, fakat çocukların sık uğrak yeriydi. Kör Ahmet’i seyretmeye değil, nişan çıkışında bisküvi lokum almaya giderdik. Şimdi Karatay Milli Eğitim Müdürlüğü olan bina, beş yılımızı geçirdiğimiz Gazi Mustafa Kemal İlkokulu idi. Okuldan çıktıktan sonra kafamızı aşağı eğip Şahin Sineması’nın “civciv çıkacak kuş çıkacak” türü Aydemir Akbaş’lı, Bülent Kayabaş’lı film afişlerine bakmadan evin yolunu tutardık.
İlkokulun yanındaki Töb-Der’den atılan tabanca sesleri hatırımdan çıkmaz. Darbecilerin ayak sesleri çocukluğumuzun masum duyguları arasında hissedilmemişti. Ancak travmalarda acının sonradan daha şedid hissedildiği gibi, biz de âkil olduktan sonra darbecilere lanet etmeye başlamıştık.
Şimdi Yaka’da yan yana iki dükkânda aynı işi yapan Adalı Kardeşler, mahallemizin çeşidi en bol bakkaliyesi idi. Altı yedi yaşlarımdayken beklediğim Sana yağı kuyruklarından aklımda kalan en önemli hatıra, margarini bir kâğıda sarma zahmeti bile gösterilmediği için bakkalda yaşanan bir tartışmaydı.
Neden Cumhuriyet gazetesi aldığımı ve gazetenin ismini içe gelecek şekilde katlamam tembih edildiğini hatırlayamıyorum. Belki de vardı bir hikmeti.
Çocukluk işte. Namdarrahmi’nin kim olduğunu, Kınacı sokağın açıldığı Vali İzzet Bey Caddesi’ne ismi verilen zatın hangi dönemin valisi olduğunu, komşu mahalle olan Çifte Merdiven’deki bazı eski ahşap ve taş evlerin daha önceleri azınlıklara ait okullar olduğunu, Selçuklu Sarayı’nın üstündeki şemsiyenin sonradan yapıldığını, biraz aşağıdaki caminin adının neden Şems olduğunu bilmiyorduk. Fakat Şems Camii’nin etrafındaki çevre düzenlemesinin, Kenan Evren’in davetlisi olarak gelen Pakistan Devlet Başkanı Ziya ül-Hak gelmeden önce alelacele yapıldığını çok iyi hatırlıyorum. Okuldan toparlanıp siyah önlüklerimizle ellerimizde bayrak, yol kenarlarına dizilip zoraki yaptığımız sevgi gösterileri nasıl unutulur?
Yakın bir dönemde inşa edilen Hatuniye Camii’nin minaresinin Konya’nın en eski Selçuklu minaresi olduğunu da bilmiyordum. Geçenlerde İbrahim Hakkı Konyalı’nın bana göre muhteşem, bugüne kadar da kimsenin cesaret edip yenileyemediği Konya Tarihi’ne göz gezdirmeseydim gene bilemeyecektim. Sanat kelimesinin yanında sönük kalacağı minareyi canlı canlı izlemek için 18 yıl aradan sonra camiye gittim. Bana eskiden kocaman gelen camii sanki küçülmüştü. Halıları dışında belki hiçbir şeyi değişmemişti, fakat cemaatten tanıdığım kimse yoktu. Mahalle sakinleri neredeyse tamamen farklıydı. Orada bulunmak bana pek huzur vermedi, belki de rahatsız oldum. Çocukken incelemeyi akıl edemediğim minareye şimdiki gözlerimle bakmak istedim. Bu isteğimi yatsının karanlığına bırakmam ve de bahçedeki asmaların görüntü alanını daraltması, beni bu duygudan kısmen mahrum bıraktı. Modern olduğunu iddia eden imar çalışmalarının apartmanlar arasında daracık bir alana sıkıştırdığı sanat eseri, kendisiyle yeterince ilgilenmeyen insanoğluna ihtişamını gizliyordu belki de. En eski minareyi kimse tanımıyor, o da insanlara küsmüş olmalı ki kendini gizliyordu.
Eski adı Akıncılar olan Kınacı Mescidini de görmek istedim. Büyücek gibi olan ya da en azından çok küçük olmayan mescid avuç içi kadar kalmıştı. Büyüklüğü aynıydı, ancak galiba ben büyümüştüm. Yağlı boya duvar satenimsi, duvarın alt tarafları lambri yapılmıştı. Kıblenin hatalı olmasından mütevellit hafifçe sola dönük yeni bir ahşap mihrap da yapılmış. Kombi ve klima yeni aksesuarlar. Ahşap yeşil pencereler sökülmüş, yerine üstten açılmalı PVC’ler takılmış. Yukarıdaki pervane ve duvar saati ise hâlâ yerinde. Cemaate baktım, hiçbirini tanımıyorum. Mahalleli neredeyse tümden değişmiş. Safa ve Tahsin Hocalarla Ahmet Çalışır’ı da aradı gözlerim sanki bulacak gibi.
Zaman tabii ki değişiyor, belki de dünya var olduğundan beri en hızlı hâliyle. Elbette diğer eserler gibi camiler de yenilenecek, onarılacak. Buna karşı çıkmak, insanın tedavi olmasına karşı olmak gibi muhal. Peki, eski ve yeniyi mukayese ederek neye isyan ediyoruz. Aslında geç de olsa anladım gibi. Birincisi, PVC’ye ahşap yeşil pencerenin ruhunu, sevgisini verememek, yani ruhsuzlaştırmak. Ama daha da önemlisi, yaşlanmak, bunu kabul edememek, geçmişi şimdiyle, şimdiyi de geçmişle barıştıramamak.