Zeki OĞUZ Memleket Dergi okurları için yazdı...
Zeki OĞUZ
Çocukluk yıllarımdı. 7–8 yaşında filan dedemle işçisi tarlada çalışırken bir kaya yuvarlanmıştı. Dedem kaçmış ama işçisi kayanın altında kalmaktan kurtulamamış. Gecenin bir yarısı kağnı ile köye getirdiler, sesiz ve sedasız yatıyordu adam. Kadınlar ağlaşıyordu. Ben, pencerenin kenarında oturmuş, olanları seyrediyordum. O yıllar, şehre 16 km olan köyümüzde ne yol var ne de yaralıyı hastaneye ulaştıracak bir araç. Bilge kadındı ana. Ötekiler bağrış çağırışlarına katılmamış, koca iki bezin üzerine ezip geldiği üzümü yaralının sırtına ve göğsüne sarmış, hafifçe ılıttığı pekmezi yaralıya içirmeye çalışmıştı. Bunun bir halk hekimliği olduğunu yıllar geçtikten sonra öğrenecektim…
Yine ana tarlalarda ekin işlerken tarla kenarlarında bol bol biten sarıçiçekli bir otu toplar, demet yapıp yığınların gölgesinde kuruttuğu bu otu kışın bize kaynatır içirirdi. “İçin, bu şifalı çaydır” derdi. Yine tarlaya gittiğimizde özellikle bahar aylarında yeşil bitkilerin yapraklarından birer tutam koparır, yer “Hepsinde ayrı bir şifa vardır” derdi. Dağlara çıkmaya başladığım günden itibaren sırt çantamda kara çaylar da hiç eksik olmadı. Kimi zaman bunda, bildiğimiz çayı demler, kimi zaman da onlarca çiçeği doldurur, kaynatır çay niyetine içerdim.
Bilge halkımız, özelikle modern tıptan uzak yaşayanlar, başlarına gelen hastalıklara karşı kendi hekimlerini de yaratmışlar. Şifa bulmada önceliği bitkilerde bulmuşlar. Çoğu hastalıkların tedavisinde pekmez, kuru üzüm, bal ve lokum gibi ürünler öne çıkmış. Hastalıkların tedavisinde bazı bilgeler öne çıkmış, bunlar “ocak” sayılmış. Kimileri kırık çıkık gibi rahatsızlıklarda ilk aranana kişi olmuş.
Çocukluk yılarımda Hacıeli Dede vardı. Ataları çok zengin olan ama zamanla çok yoksul düşen bir yaşlı kişiyiydi. Kimin hayvanının ayağı kırılsa ona koşarlardı. Bu tedavi usullerinin kimine aklım erer kimine hiç aklım ermezdi. Yeni yeni aklım ermeye başladığı yıllarda çok dinlemişimdir kadınlardan, çocuk yapmak istemeyen bir kadın kaynayan kazanın buğu girmesini. Çocuk düşürmek isteyen bir kadın katran tütünmesini gerektiğini, ağır taşı karnına koyması ya da çok ağır bir yük taşımasını, içine çöp sokmasını. Beni anlamaz sanır, aralarında konuşurlardı.
Uzun yaz günlerinde aylarca köye inmediğimiz olurdu. Abam (annem) bitlenmesin diye saçlarımın uzamasına izin vermezdi. Önüne oturtur, koyun yünlerini kırkmada kullandığımız kırklıkla saçımı keser, yol yol iz olurdu kafama da yün bir takke giyer kimsenin kafamı görmesini istemezdim. Başımdaki takkeye rağmen güneş çarpmıştı. Abam bir tas yoğurt ezdi, içine sarımsak doğradı, sonra o yoğurdu başıma sürdü. 2–3 gün kafam bembeyaz dolaştım ama sonuçta iyi oldum.
BAŞI AĞRIYANLAR OCAĞA ÇENTTİRMEYE GİDERDİ
Bütün çocuklar gibi oldukça yaramazdım. Bu yüzden sürekli bir yerlerim yaralanırdı. Abam hemen bir çaput yakar, iyice yandıktan sonra külünü yarama basardı. Buna “gonursu” denirdi. Eğer yanımda babam varsa iyice bir azarlamadan sonra bir miktar tütünü yaramın üzerine kor, bir bezle sarardı. Dedemi işçisi tarlada yaralandığında da, akrabalarından biri “bir davar keselim postunu saralım yaralıya” demişti ama yaralının ezilmiş kuru üzüm sarılı bedeni çoktan soğumaya başlamıştı.
Keçimuhsine’de bir ocak varmış, kafası ağrıyanlar oraya çenttirmeye giderlerdi. Adam (belki kadın da olabilir, bilmiyorum) bir taşla, hastanın alnında, şakaklarına bastırarak iyi etmeye çalışırlarmış.
Geçmiş yıllarda köy yerinde doğru dürüst odun yoktu, kömür yoktu sac sobada kemre ve kesmik yakardık. Bunların ateşi hemen geçer, buz gibi olurdu evin içi. Bu yüzden sık sık üşütür, hasta olurduk. Bunun da çaresi vardı. Köy yerinde. Genellikle madeni bir paranın çevresine bez bağlanır, bundan birkaç tane yapılarak üzerlerine ispirto ya da yanıcı bir madde dökülürdü. Bunlar hastanın sırtına konur, yakıldıktan sonra üzerlerine çay bardakları ile kapatılırdı. Bu işlem 8–10 kere tekrarlanır, ılık pekmez içilip yatılırdı. ‘Hastaya şişe vurma’ydı bunun adı.
Haceli Dede, önüne getirilen ayağı kırık hayvanın kırık yerini iyice ovalar, kırığın ya da çıkığın yerine oturmasını sağlar, sonra iyice yontarak yassı hale getirdiği tahtaları kırığın üzerine sarardı. Sanırım ilkokulun ilk yıllarıydı. Dişim çürümüş ve müthiş ağrıyordu. Şimdi gözlerimin önüne kara bir kerpeten geliyor.
Karnı ağrıyan çocuklara arpayı unu ısıtıp sararlardı.
Köylülerin en çok gök gözlülerden sakındıklarını biliyorum. Bunların nazarının daha çok geçtiğine inanırlardı. Nazarı önlemek için çocuklarına, besili hayvanlarına gök boncuk, muska, taze iğde sürgünlerinden nazarlıklar takarlardı. Ben de güttüğüm kuzuların güzellerine bunlardan takardım. Yeni yapılan evin ön cephesine at nalı ya da kuru kafa takmakta nazarı önler derlerdi.
Köyde çok sağlıksız ortamlarda yaşadığımız, çalıştığımız için sık sık irili çıbanlar oluşurdu bedenimizde. Buna karşı bulabilirlerse çam sakızı, bulamazlarsa lokumu iyice yassıltarak yaranın üstüne sararlardı. Birkaç gün sonra yara deşilir ve iyileşirdi.
ZEHİRLENMEYE TUZLU AYRAN BAŞAĞRISINA PATATES
Zehirlenme belirtilerinde ise tuzlu ayran bire birdi.
Ağrıyan dişimize tütün, kolonyalı ya da alkollü bir sıvı bastırırdık.
Yaz aylarında ekmeğimizin katığı erik, kaysı gibi meyveler olurdu. Bunlar da sık sık ishal olmamıza sebep olurdu. Böyle olunca demli çay ve yoğurt imdadımıza yetişirdi.
İnsanın bedeninde uyuz belirtileri görülünce uyuz pınarlarına gidilir, o suyla yıkanılırdı.
Ellerde siğil belirince, sütleğen otunun beyaz sütünün iyi geleceğine inanılırdı.
Eller üzerinde demreği oluşunca derin bir hocaya gidilir, yaranın üzeri bir kalemle işaretlenir, üzerine Arapça bir dua yazılırdı.
İnsanın başı ağrıyınca bir patates ince ince dilimlenir ve başa sarılırdı.
Elimizi arı sokunca toprak, çamur hale getirilir sokulan yere sürülürdü.
Ateşimiz çıkınca bedenimiz sirke ile ovulurdu.
Midesinde solucan olanlar için bol bol kabak çekirdeği yedirilirdi.
Kulağı sancıyan çocuğun kulağına emzikli bir kadının sütü damlatılırdı.
Çoğu yazımda bahsettiğim gibi dağ köylerinin en büyük korkusu nazar ve büyüdür. Kimi kötü hasım için büyü yaptırır, kimi zor bir durumda kaldığında kendisine büyü yapıldığına inanırdı. Kötü büyü yapan hocalar vardı. Kötü büyüyü bozduğuna inanılan hocalar vardı… Hemen onlara koşulur ya da nazar ve büyü için kurşun döküldüğü de olurdu. Hasta odanın ortasına oturtulur eski bir tavada kurşun eritilirdi. Eriyen kurşun içine soğuk su olan bir tabağa dökülür. Kurşunun bu tabakta alacağı şekle göre hastanın durumu yorumlanırdı.
Aslında halk hekimliği koca bir kitap konusu. Böyle bir kitap var mı bilmiyorum? Olsa ne iyi olurdu. En azından şimdiye kadar sınanarak gelen şifalı bitkileri birinci ağızdan öğrenmiş olurduk.