Ama bizim burada asıl değinmek istediğimiz nokta şu: 2005'te Cumhuriyet'in %40'ını satın almak için Cumhuriyet Vakfı ile görüşmeler yapan Mustafa Özbek, 1998'te satın almak istediği ve bugün çok sıkı fıkı olduğu gazete tarafından resmen irticacılıkta itham edilmiş.
25 Eylül 1998'te Cumhuriyet'te çıkan haberin başlığı;“Türk-Metal'de tekbirli gösteri” seklinde.
Türkiye'de zemin o kadar kaygan ki kimin ulusalcı, kimin irticacı olduğuna karar vermek çok zor...
İşte Cumhuriyet-Mustafa Özbek ilişkisinin tarihsel gelişimi;
İki oğlu tarafından yönetilen ulusalcı ART televizyonunda katıldığı bir programda Cumhuriyet gazetesi başyazarının ve Ankara temsilcisinin gözaltına alınmalarını protesto eden Türk Metal Sendikasının Genel Başkanı Mustafa Özbek’in -konjonktürel olarak- ulusalcılığı benimsemiş olan söz konusu gazeteyle ilişkisi irdelenmeye değer.
“Ülkücü” kimliğiyle bilinen bir sendikacının, üniversitelerde karşıt görüşlü öğrenciler arasında ideolojik olmayan ufak tefek meselelerden ötürü yaşanabilecek herhangi bir tartışmayı bile “üniversitede faşist saldırı” diye haberleştirmekten geri durmayacak bir gazeteye kendisini bu denli yakın hissediyor olması dikkat çekicidir.
Özbek’in 2005 yılında Cumhuriyet gazetesinin %40 hissesini satın almak amacıyla Cumhuriyet Vakfı’yla görüşmeler yaptığı, terör zanlısı başyazarın da o günlerde “Özbek, Yeni Gün Holding'in hisse senetlerinden alırsa memnun oluruz; Cumhuriyet'te patron yoktur, emekçilerin emekçilerle dayanışması da çok güzel olur” dediği anımsanacaktır.
22 Temmuz seçimlerinin ve Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin öncesinde Kanaltürk başta olmak üzere ulusalcı çevrelerin Necmettin Erbakan’a yönelik güzellemeleri bizleri şaşırtmadığı gibi, aynı zamanda Türk Boyları Konfederasyonu başkanlığı görevini yürütecek kadar milliyetçi olan Özbek’in Cumhuriyet’in sütunlarında “Kendini Harcayan İktidar” başlıklı ultra-nasyonalist makalelerinin yayımlanmasını ve aynı sütunlardan CHP liderine ‘Gerekirse sine-i millete dönün. Millet sizden bunu bekliyor’ biçiminde akıl vermesini dahi kanıksadık diyebiliriz.
Siyasi faaliyetleriyle dikkat çeken ve sözcülüğünü Özbek’in yaptığı Türkiyem Topluluğu'nun Danışma Kurulu’nda tutuklu general Tolon’un yanısıra tutuksuz Ankara temsilcisinin bulunmasına, tutuklu Kerinçsiz’in Topluluğun İstanbul’daki üyelerinden olmasına ise tesadüften öte anlam yüklemememiz gerekiyor anlaşılan.
Geçtiğimiz günlerde KKTC’de milyonlarca dolar değerinde emlakı kelepir fiyatına elde ettiği öne sürülen Özbek’in, Türkiyem Topluluğu’nun 25 Kasım 2006 günü gerçekleştirilen 1. Büyük Kurultay’ında, "İktidarın başındakiler, Amerika ve Avrupa'nın politikaları doğrultusunda, yavru vatanı göz göre göre peşkeş çekmektedir" şeklinde konuşmuş olması da ülkemize özgü bir ironi olsa gerek. Bu bağlamda, KKTC’nin uzlaşmaz Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın Türkiyem Topluluğu'nun Danışma Kurulu’na üye olmasına da gönül birlikteliğinden başka bir anlam yüklememek gerekir belki de.
Özbek’in çeşitli vesilelerle sarfettiği “Çankaya Köşkü'ne Atatürk'ü rehber edinen bir kişi oturmalı”, “Türkiye, küresel vahşetin tetikçisi ABD tarafından Avrupa Birliği'ne giriş süreci denilen tiyatro oyununun figüranı haline getirilmiştir”, “Danıştay'a yönelik saldırı hükümetin aczini ortaya koymuştur”, “Biz dipten gelen dalgayız”, “AB'nin dayatmaları terörü azdırıyor” şeklindeki sloganik ifadelerini başka ulusalcılardan dinlemeye çoktan alışığız. Oysa Özbek’in izlenme oranı oldukça düşük olan ART televizyonunda yayınlanan programların Genelkurmay Başkanlığı tarafından yakından takip edildiğini okuyuculardan çok azı biliyor olmalı.
Yine, Özbek’in Türkiyem Toğluluğu’nun tertiplediği bir konferansa ilişkin olarak 28 Ekim 2006 günü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ilanda yer alan “1919 şartlarına getirildik” tabirinin benzerini, ondan yaklaşık 10 gün sonra dönemin Genelkurmay Başkanı General Büyükanıt’ın Gazi Orduevi’nde verdiği “basınla tanışma resepsiyonu”nda etrafını saran gazetecilere adeta tefhim etmiş olmasını “aklın yolu birdir” şeklinde açıklamaktan başka çaremiz yok.
Şimdi biraz geriye doğru gidelim.
Başyazarı ve Ankara temsilcisi terör örgütü zanlısı olan ulusalcı gazete 26 Eylül 1998 günü “Türk-Metal'de tekbirli gösteri” şeklinde bir haber yayımladı. Haberin verilişi, işçilerin sorunlarına yeterince eğilmeyen Özbek’in sendika merkezindeki toplantısının tekbirli gösteriye dönüştüğü şeklindeydi ve Özbek’e satır aralarında “irticacı” yaftası vurulmaya çalışılıyordu.
Aradan yıllar geçti, tekbirli toplantılar tertip eden “irtica eğilimli” Özbek, Cumhuriyet gazetesinin %40’ını almak amacıyla görüşmeler yaptı. Terör zanlısı başyazar görüşmeleri, “onlar da ulusalcı, biz de” diyerek doğruladı.
Peki kimin irticacı, kimin ulusalcı, kimin faşist, kimin çağdaş olduğuna kim karar verecek?
Yoksa bütün bu sloganik betimlemeler, kimin elinin kimin cebinde olduğunu kamufle edebilmek için istimal edilen sütrelerden mi ibaret? Tıpkı hücre evinin penceresine bayrak asmak ya da gazeteye reklam vermeyen şirketi Atatürk üzerinden vurmaya tevessül etmek gibi.
Analiz: Y. Kemal Sezgin/Stratejikboyut.com