İbrahim KARAÇELEBİ
Rahat bir nefes almak, şehir hayatının sıkıcı temposundan kurtulup biraz da rahatlamak için dağcıların peşine takıldım. Onlar nereye ben oraya, okuldan, işten fırsat buldukça doğa ile uğraşmak, fotoğraf çekmek ve dağlarda rahat bir gece geçirip sabahın seherini görebilmek için kaptım çantamı ve Mevlana Dağcılık Kulübü’yle birlikte Mavi Boğaz turuna katıldım.
Mavi Boğaz Akören ilçemize bağlı Avdan Belediyesi yakınlarındadır. Sonbahar olduğu için, birazda yazın kurak geçmesi nedeniyle akarsuyu kurumuş ama doğası hala canlıydı. Her yer yemyeşil, cıvıl cıvıl, üzümleri, elmaları, şeftalileri olgunlaşmıştı.
Geceyi Mavi Boğaz köprüsünün ayağında kamp kurarak geçirdik. Sabahın erken saatlerinde, seher vaktinde kalıktık. Güzel bir kahvaltının ardından yola koyulduk, herkes birbirinin ardına düşmüş vadinin derinliklerine doğru ilerliyorduk. Vadi oldukça dik, taş ve uçurumlardan oluşuyordu. Kafanızı kaldırıp yukarıya baktığınızda kayalar sanki üzerinize düşecekmiş gibi görünüyordu, İnsan bir an olsun korkuyordu.
Bu gezi bir yürüyüştü ve kat ettiğimiz mesafeyi bilmek gerekliydi, bunun için bir alet geliştirmişler, küçük bir kronometreye benziyordu. Belinizdeki kemere takıyorsunuz attığınız adımları ek tek sayıyordu. Çok pratikti yavaş yavaş yürüyüp hem doğayı seyredip hem de sohbet ederken yollar kısalıyordu. Neşeler yerinde, herkesin morali tamdı. 7.300 adım olmuştu. 1 adımı 60 cm hesaplarsak yaklaşık 4 kilometre civarı yol kat etmiştik.
Yanında bir yol arkadaşı varsa vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsun, kulüpte her kesimden insan vardı; işçisi, emeklisi, avukatı, mühendisi, makinisti, maliyecisi ve öğrencisi herkes birbiri ile tanışıyor, kaynaşıyor, muhabbeti geliştiriyordu, şarkılar söyleniyor, yolda hızla tükeniyordu.
Yolda ilerlerken Akarsuyun kenarına kurulmuş küçük bahçelerden birinin kenarında duran su değirmeni dikkatimi çekti. Sanırım yıllardır kullanılmadığı için olacak her tarafını sarmaşık ve üzüm bağları sarmıştı. Mavi Boğaz dedikleri kadar da vardı yani, yeşiliyle sarısıyla mavisiyle tam bir cennetti.
Zamanında kışın çok yağmur veya kar yağarsa akarsu taşarmış, bu taşmayı önlemek için büyük setler inşa etmişler. Bunların bir örneğinin fotoğrafını çektim, yapımı çok eski bir tarihe dayanıyordu, taş işçiliği çok güzeldi ama yağmurun az olduğu bir dönemde pek işe yaramıyor.
Köylüler zamanlarını boşa geçirmiyor, ilerlerken bir bahçede bağ bozumu yapan yaşlı ninenin yanına yanaştık, nene hemen ikramda tekerrür etmeden “Buyurun, buyurun, afiyet olsun” dedi. Böyle güzel üzümleri görüp de tadına bakmamak olmaz. Tadımlık alıp neneme kolay gelsin diyerek yolumuza devam ettik. Yolun yarısı bitmişti.
Vadi biraz alçalıp, açılmaya başlayınca tek tük de olsa kulübeler, barakalar göze çarpıyordu. Burada öyle şehirdeki gibi beton yoktu, kulübelerin her bir duvarı taşlardan örülmüştü. Kulübelerin otantik bir havası vardı. Yanlarından geçip gittik.
Yolda ilerlerken küçücük tarlasında çalışmış, yükünü merkebine yüklemiş baba oğul evlerinin yolunu tutmuşlardı. Selam verdik biraz sohbet ettik ve küçük İsmail’in bir kare fotoğrafını aldıktan sonra yolumuza devam ettik.
Yolumuzun üzerinde tarihi eski devirlere dayanan anıt mezarlar ve kayalarda bulunan kabartma figürler insanın gözüne çarpıyor birçoğu harap olmuş, yakılmış is içinde kalmıştı. Tarihi dokunun böyle ilgisizce harap olup gitmesi beni gerçekten üzüyor. Bir mezarın yanında bulunan taş üzerine yazılmış kitabede yerinden sökülerek kayıplara karışmış ve yazının bir bölümü hala durmakta idi.
Yollar bitti, herkes yorulmuştu, cihaza baktığımda attığımız adım sayısı 28.000 olmuştu. Bu uzun yolun üstüne iyi bir helva yenirdi. Şoförümüz Dursun Ali abimizin yaptığı un helvası bütün yorgunluğumuzu tamamen kaybettirdi. Bir de üstüne buz gibi bir karpuz yedikten sonra herkes canlandı. Biraz dinlendikten sonra Konya’nın yolunu tutmuştuk, herkesin neşesi yerindeydi. Bir dahaki gezimizde buluşmak ümidiyle hoşça kalın…
Rotamız her zaman için belli.