MHP'li Akşener, Diplomat Haber'den Yener Atlı'nın sorularını cevapladı ve yine ilginç açıklamalarda bulundu. İşte o röportaj:
Askere darbe izni vermeyen Amerika’dır!
2010 Türkiye’sinde militarist güçlere karşı bol keseden atmak son derece kolaydı. Zor olan, 1990’lı yıllarda ve herkesin onbaşıya bile “emret komutanım” dediği günlerin İçişleri Bakanı, 28 Şubat paşalarına karşı, “paşalar gibi” karşı koyuyor, adeta bir “demokrasi savaşı” veriyordu.
İşte o günlerin bayan İçişleri Bakanı, bugünün TBMM Başkanvekili, MHP İstanbul Milletvekili Meral Akşener’den başkası değildi.
Beraberinde partisinin Kahramanmaraş milletvekili M. Akif Paksoy ile il başkanı Mustafa Bastırmacı’nın da olduğu bir ortamda Meral Hanımla gecenin 23.00’nde başlayan sohbetimiz, 01.00’lara kadar sürdü.
İşte o sorularımız, işte o yanıtlar:
— Klasik muhalefet anlayışında iktidarın her yaptığı yanlıştır. Sizce de mevcut iktidarın her yaptığı yanlış mıdır, hiçbir şeyine destek vermez misiniz?
— Bir kere prensip olarak Genel Başkanımız dâhil olmak üzere birinci öncelik atanmışların üzerindeki vesayet sistemini reddetmektir. Demokrasinin tam uygulanabilmesi için hukuki yolların denetilmesi açısından Milliyetçi Hareket Partisi iktidar partisinin atacağı adımlara destek vermekte sakınca görmemektedir. Örneğin başörtüsü konusunda da şartsız destek verdik. Cumhurbaşkanlığının 367 meselesinde hukuki zorlama gördüğü için Cumhurbaşkanının şahsına oy vermemekle birlikte, meclise girerek demokrasinin önündeki şişe tıkacını da MHP çıkarmıştır. Bu çerçevede baktığınız zaman demokrasinin tam uygulanması açısından, MHP’nin sizin dediğiniz o klasik tutumu yoktur.
— Sizde bir dönem askerin ayar vermek istediği siyasetçilerden biriydiniz. Sizin İçişleri Bakanlığınız dönemindeki ayarla şimdiki dönem arasındaki fark nedir?
— 28 Şubat’taki sistem şöyle bir şeydi; bir iktidar vardı ve bu iktidara yönelik olarak iki türlü rezerv vardı. Birisi silahlı bürokrasinin ki İstanbul sermayesinin iteklemesiyle birlikte, büyük sermaye… Bunun sebebi ise, askeriyenin 15 yıllık korkuları ve endişeleri vardı. Bu da rejim değişmesi ve ülkenin bölünmesidir. Bu da çeşitli dönemlerde kaynaklanan travmanın korkusudur. Bu, 150 yıllık bir endişenin tetiklediği bir süreçti 28 Şubat. Şimdi çeşitli olaylar oldu ama gelirsek fişleme işine, o zaman “Batı Çalışma Gurubu” diye hiçbir hukuki bir dayanağı olmayan, Türkiye’nin her tarafındaki insanlarla ilgili bilgi ve belge toplama hakkını kendinde bulan yapılanmaydı. Ben o gün ki İçişleri Bakanı olarak bana getirilen evraklardan öğrenmiş biri olarak o zamanın başbakanına bu yapılanmanın ortadan kaldırılması konusunu gündeme getirdim. Bir süre bu olayı yaşamış ve 10 gün boyunca “vatan haini” olarak yargılanacağı iddia edilmiş, evine hırsız girerek ayak izi bile bırakmadan gitmiş pek çok sorunla karşılaşmış ama “bu, hukuksuz, kanuna uymayan bir yapılanmadır” demekten vazgeçmemiş bir siyasetçiyim. Sayın Atlı, çünkü inandığım şuydu: Siz görevinizi yerine getirmezseniz görevinizi savsaklamaktan hakkınızdan soruşturma açılır.
Amerikalı Sam Amca istemedikçe darbe olmaz!
— Türkiye de bugüne gelirsek darbe için cuntalaşma var mıdır?
— Vardır. Geriye bakıldığında görebiliriz. İkide bir Türkiye’nin siyasetine yön vermek onu malzeme etmek siyasetçilere moda tabiriyle ayar vermek gibi insiyak var mıdır vardır. Bu sadece askeriyle alakalı değildir sivil uzantılarla da her dönemde olmuştur. Buda tamamdır. Ama şimdi bunlara yönelik ben bir şey diyorum 12 Eylül’ü bilen 28 Şubat’ı birebir yaşayan 27 Nisan e Muhtırasını da şahit olmuş bir vatandaş olarak diyorum ki Türkiye de ABD istemedikçe darbe olmaz. Şimdi sayıl Hilmi Öztürk genelkurmay başkanıydı. Bugün tutuklanan sonra serbest bırakılan generaller o dönemde, çeşitli şekilde bir araya gelerek iddialara göre planlar yapmışlar darbe yapmak üzere bunlara çeşitli isimler vermişler. Ben SARIKIZ’I duymuştum. Sonra AYIŞIĞI, ELDİVEN şimdi KAFES şimdi BALYOZ sonra ERGENEKON diye bir soruşturma onun içinde ayrı bir isim kısacası temeli darbe. Biz diyebilir miyiz ki şimdi bu ülkede darbe hiçbir zaman olmamıştır.
— Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök hakkında ne düşünüyorsunuz?
— Benim dikkatimi çeken konu şu. Hilmi Özkök Genelkurmay Başkanı, Başbakan o zamanki Başbakan, darbe konuları ve dedikoduları bu arkadaşlarda var olduğu daha sonraki konuşmalarından anlaşılıyor. “Ah ah! Biz neler çektik!” O zaman ki Genelkurmay Başkanı “Vardı da diyemem, yoktu da diyemem. Kasaptaki ete, soğanda doğrayamam” şimdi böyle bir konuşma tarzı. Sizinde dediğiniz gibi görevini yapmaya çalışmış şahıs olarak onunla ilgili olarak manevi sopa yemiş biri olarak ben bu konuşmaları anlamakta zorlanıyorum kardeşim. Yani ne olduğu belli değil. Darbecilerden rövanşsa, Yaşar Büyükanıt nerede? Çevik Bir nerede? Demokrasiye balans ayarı yapan arkadaşlar nerede? Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Başbakanına sövenler nerede? ABD’den Türkiye’ye askeri şahsiyetleriyle ayar verenler nerede?
— Bugün Türkiye’de bir darbe ihtimali var mı?
— Bak Yenercim, ABD istemezse Türkiye’de yaprak kıpırdamaz! Bu arkadaşlar (Askeri kastediyor) darbe yapmak istemezler gibi bir laf edemem. Ama baktığımız da ABD bu arkadaşlara “buyurun darbe yapın” dememiş anlaşılan! Şimdi bu son iddiaların doğru olduğunu varsayarak söylüyorum. 5 bin sayfalık, kiminin iddiasına göre harp oyunu kiminin iddiasına göre bu bir darbe planı. Şayet bunlar bir darbe planı ise planda kalmış, fiiliyata geçmemiş. Şimdi silah varken, belinde bu planlar yapılırken “Varda diyemem, yokta diyemem” diyen bir Genelkurmay Başkanını… O günleri bilen ve böyle bir şeylerin kendine bilgi olarak aktarılmış bir başbakan, bu arkadaşlarla belindeki silahları teslim edip, pijama terlik moduna geçtikten sonrada şimdide darbecileri, cuntacıları ortadan kaldırmaya çalışan hukuki olarak onlardan hesap soran bir Türkiye… Bu resmin içinde, tekrar ediyorum cuntacılardan evet “hukuk çerçevesinde hesap sorulmalıdır.” Ama planlamacılardan da sorulsun da bu eylemi gerçekleştirmiş olanlardan da hesap sorulmalıdır.
Ergenekon soruşturmasını iktidar mı yönlendiriyor?
— Ben şahsen demokrasiye ve yargıya sonsuz güvenen biri olarak bu Ergenekon soruşturmalarının iktidar kontrolünde seyrettiğine çok inanasım gelmiyor. Bakanım, siz bu Ergenekon soruşturmalarının komple iktidarın kontrolünde olduğuna inanıyor musunuz?
— Benim neye inandığımın ya da inanmadığımın çok önemi yok! Ben bildiklerimin üzerinden gidiyorum. Şimdi sonuç olarak bir başbakan var, iktidarın başı. Bu millet 2007 seçimlerinde % 47 oy verdi. Şuan itibariyle 337 Milletvekilleri var. Yani bir gücün üzerinde oturuyorlar. Siyasi iradenin üzerinde oturuyor. Bugünkü Genelkurmay başkanının söylemine baktığınız zaman, her şeyin sivil iradeye bağlı olduğunu bizzat ağzından işitiyoruz. Dertlerini kamuoyu huzurunda değil Cumhurbaşkanı ve Başbakanın nezdinde dile getirdiklerini, demokrasiye yüzde 100 bağlı olduklarını sık sık belirtiyor ve “darbe de yapmayacağız” diyor. Bende diyorum ki zaten darbe yapmazlar. Çünkü Sam Amca istemiyor. Yani bugün itibariyle Türkiye’de bir darbe tehdidinin olmadığını düşünüyorum. Hani bunu insanlar istemiyor demiyorum bakın! Hayal edenler olabilir.
— O zaman Sam Amca iktidarların oluşmasında da etkili değil mi efendim. Sadece asker üzerinde değil!
— Sayın Atlı, zaten ben bir bütünden bahsediyorum. Askerlere buyurun kardeşim değil o bir bütün. İstanbul sermayesi vardı bir devirde ondan sonra üniversiteler vardı şu vardı bu vardı. Her dönemde kullanılan manevralar değişmekle birlikte…
Frankfurt toplantısı dönüm noktasıydı
— Çok iyi bir durumda iktidar giderken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çıkıp seçime gidelim dendi. O zaman da MHP’yi seçime götüren Amerika mıydı?
— Niye dendi, Frankfurt’ta bir toplantı yapıldı. Hayır, hayır, Sam Amca başka bir şey istemişti. İlk defa yani AB VE ABD’nin içerdeki el sıkıştığı guruplarla tanzim etmeye çalıştığı ayar vermeye çalıştığı, siyaset cenahında bunlar bu işi tanzim edeceğine bu millet karar versin diyen bir demokrasi bakış açısından söz ediyoruz. Vallahi bütün MHP’liler bu bakış açısıyla övünmelidir. Bunun neticesinde MHP bir bedel ödemiştir. Bunu da amenna diyerek milli irade diyerek saygı göstermiştir.
— Frankfurt toplantısının içeriği neydi?
— Şimdi Frankfurt ta bir toplantı yapıldı. DSP’nin yarısı gitti, o hükümet nasıl devam edecek? Ondan sonra MHP’siz ve Ecevit’siz bir iktidar dendi. O dönemde, şimdi hatırlatmak belki doğru değil, bazı liderlerin Amerika turu, sonra hızla Türkiye ye gelip ben hazırım dediği bir dönem geçti. Bu gezilerin içinde Tayyip beyde var. Parti kurulmuş ve çok sert mücadele ettikleri medya gurubunun Frankfurt’ta matbaasının açılmasına Türkiye’nin yarısı gitti. Türkiye’nin siyaset sınıfının yarısı orada. Allah korusun bir zelzele olsa, bir kaza olsa yandı Türkiye. Bu arada ise rahmet Ecevit’in yerine Hüsamettin Özkan’ın başbakan olması içinde askeriyenin o gün ki yöneticilerin bir operasyonu var. Böyle bir yerde Türkiye ye bakan bir göz milli idareden yanaysa gidecekleri yön seçimdir. Ya da milli iradeye inanmıyorsa Frankfurt’a gitmenin bir yolunu bulur veya orada arka kapı diploması denilir. Oraya gidilir orada “one minute” denir hem başbakan olur sistem yürür.
— Bu arada Devlet Bey ne yapıyordu?
— Devlet Bey bir dürüstlük içinde. Bunların hiç birini kapalı kapılar ardında yapmadı. Döndü, gitti milletimize müracaat edildi. Bu müracaatın sonunda, AKP’yi tek başına iktidar, CHP’yi ise hem ana muhalefet, hem muhalefet olarak meclise koymak oldu. Sonra 2007 seçimleri geldi ve bize dediler ki milletimiz, sayın bakanımız biz seni gözetim altına aldık, bizim avukatlığımızı yapın. Yani yapılan iş tamamen, milli iradeye saygıdır. Bu açıdan ben doğru buluyorum. (Diplomat Haber)