X-MAN: Birinci Sınıf
NÜKLEER SAVAŞ'I BAŞLATAN KİM?
Nükleer Savaş döneminden alternatif tarih okuması yapan bir 'X-Men' filmi. Magneto, Profesör X ve Mystique'in hangi aşamalardan geçtiğini görmek için biçilmiş kaftan olduğuna şüphe yok ortadaki şeyin. Zira son birkaç senede artan 'önbölüm' geleneğinin yeni bir temsilcisi olan eserin, çizgi romanın daha önce perdede görmediğimiz sevilen diğer kahramanlarını da hikayeye dahil etmesiyle sınıfı geçtiği söylenebilir.
Buna Matthew Vaughn'un yüksek beceri ile çektiği baskın, çatışma ve savaş sahneleri ile rollerine uydurulan oyuncular destek verirken, özellikle iyi-kötü ayrımının keskin yapılmadığı bir evren sunulması önemli. Zira böylece süper kahraman filmlerinin alışılageldik örgüsünün uzağında durarak ilgi odağınızı kaybetmiyor
“X-Men: Birinci Sınıf”. 1960'ların Soğuk Savaş dönemine liberal bakışıyla tepki çekerse şaşırılmamalı. Ancak bir diğer taraftan da önbölüm mantığının artık böylesi uzayan ve monotonlaşan seriler için 'ilaç format' olduğunu ispatlamayı ihmal etmiyor.
DEHŞET EVİ
Yapım: 2010 ~ Fransa, İspanya
Tür:Casusluk, Gerilim, Korku, Suç Yönetmen:Miguel Ángel Vivas Oyuncular :Fernando Cayo, Manuela Vellés, Guillermo Barrientos, Ana Wagener, César Díaz, Dritan Biba, Martijn Kuiper, Xoel Yáñez Senaryo :Miguel Ángel Vivas, Javier Garcia Yapımcı:Emma Lustres Gómez, Franck Ribière, Vérane Frédiani, Borja Pena Görüntü Yönetmeni:Pedro J. Márquez Müzik :Sergio Moure Süre:2 saat 22 dkGösterim Tarihi:03 Haziran 2011 (Türkiye)
Hongover 2
Hepimiz biliriz, Marx Kardeşler'in sesli sinemadaki 'diyalog komedisi' anlayışıyla birlikte doğan bir 'ekip mizahı' kavramı vardır Hollywood'da. Bunun içinde biri sessiz-saf, biri sakar, diğeri yakışıklı olan üç karakter toplanır ve onların yaşadıkları 'durum'lar mercek altına alınır. İşte 'Hangover' serisinin Jon Lucas-Scott Moore ikilisinin katkısıyla yakalamak istediği anlayış bu aslında. Türsel açıdan bakınca wisecrack komedi (diyalog komedisi) geleneğinin sonradan açılan durum komedisi kolunun yeni bir temsiliyle yüzleştiğimizi söyleyebiliriz.
Aynı hikaye bu sefer Bangkok'a taşınmış
Zira ilk filmde bir karakterin düğünü öncesinde Las Vegas'ta yapılan bekarlığa veda partisi, burada Bangkok'a taşınıyor. Her ikisinde de 'geceden kalma durumu' üzerinden, sarhoş olduktan veya uyuşturucu aldıktan sonra yapılan garip şeylerin hatırlamamasıyla birlikte oluşan süreç ele alınıyor. Todd Phillips'in kariyerinden alışık olduğumuz içinde seks, absürtlük ve daha nicesini bulunduran 'ortaya karışık' komedi çerçevesiyle sonuç aldığını itiraf edebiliriz. Belki de bu seri, onun filmografisinin bu noktada hamurunu en iyi tutturduğu eserleri armağan ediyor bizlere.
2009 tarihli “Felekten Bir Gece” (“The Hangover”) gibi “Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha” (“The Hangover Part II”, 2011) da aslında içine düşülen durumlardan mizah çıkartma ve onun üzerine karakter geliştirme konusunda başarılı. Bunun çok fazla önemsenecek veya kalıcı tarafı yok belki. Ancak burada Zach Galifianakis, Ed Helms, Bradley Cooper ve Justin Bartha'nın karakterleri hayranlarının eline yine özgün malzemeler veriyorlar işin doğrusu.
Gördüğüm En Güzel Kadın
İtalya'da 15 senedir film çekmesine karşın çok fazla adı duyulmuş bir isim değil Paolo Virzi. Bunun da nedeni açık aslında. Yönetmenin iz bıracak filmler üretmekten özellikle kaçındığını hali hazırdaki eserden anlayabiliriz. İtalyan sinemasının alışık olduğumuz temasal ve stilize bütünlüğünü en saf haliyle kullanan, bu noktada da yönetmen kimliğinden ziyade hikayeyi öne çıkaran bir isim kendisi.
40 yıla uzanan bir aile portresi
“Gördüğüm En Güzel Kadın” (“La Prima Cosa Bella”, 2010) da aslında 1970'ler ile 2000'ler arasında gidip gelen olay örgüsünde bu alçakgönüllü anlatıdan beslenirken, bir ailenin kuşaklara bölünen hikayesini anlatıyor. Anna Nigiotti'nin 1971 yılında bir sahnede şarkı söylediği anla açılan eserin, onun rahatsızlanmasına kadar uzanan süreçteki 'ışıltı'lı parçalardan oluşturulduğunu görebiliyoruz. Bu bağlamda da Virzi'nin hem ilk devreyi, hem de son kısmı aksesuar, makyaj, mekan, oyunculuk gibi öğelerle kurma becerisini göz ardı etmek yanlış olur.
Micaela Ramazzotti ve Stefania Sandrelli'nin karakterin farklı yaşlarına can veren oyunculuk performanslarını da bu cümleye eklemek şart. Hatta dönemin yetiştirilme halleri ve kuşakları ile 2000'lerinkilerin arasındaki farklara odaklanarak aile kavramıyla ilgili de bir şeyler söylüyor yapıt. Ancak bunlar son 10 yılın İtalyan sinemasından alışık olduğumuz açılımlar. Bu bağlamda da akıcı ve kolay vakit geçirten yapıtın, şık görüntüler, yakışıklı erkekler, güzel kadınlar ve ilgi çekici mekanlarla belli bir endamı var
Sevimli Cüceler Cino ve Jülyet
Amélie”de (“Le Fabuleux Destin d'Amélie Poulain”, 2001) 'hareket' ettiklerine tanık olduğumuz o porselen ürünü bahçe süsü cücelerin arasından çıkan modern bir Romeo ve Jülyet hikayesi. Kan davası, imkansız aşk, ırkların savaşı ve daha nicesi burada da var. Belki Shakespeare görse sinirlenebilir. Ancak “Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet”in (“Gnomeo & Juliet”, 2010) yaratıcı bir fikrin peşinde koşarken bilgisayar animasyonu motivasyonuyla da bir hayli mesafe katetmiş işin doğrusu.
Cücelerin gözünden dünyaya bakma mantığının üzerine inşa edilmiş
Kariyerinde “Şrek 2”nin (“Shrek 2”, 2004) yardımcı yönetmenliği etiketini bulunduran Kelly Asbury'nin alana hakim olduğu çok açık. Ancak genelde animasyonların storyboard sanatçısı olarak çalışan bu ismin, bu projeyi de uzun metraja yayma ve akıcı bir ton tutturma konusunda sıkıntıları var. Zira mavi ile kırmızı cücelerin mücadelesini perdeye taşırken, dünyaya onların gözünden bakan kamera açıları kurması, bir 'kurmaca film' mantığı da getiriyor.
Bu bağlamda insanlara göre 'aykırı' bir yerde yaşayan farklı bir canlı türünün içinden seslenmeyi beceriyor belki eldeki yapıt. Bunu yaparken de fazlasıyla özgün bir dilsel noktadan yola çıkmış. Ancak yönetmenin ana hikayeyi yan öğelerle (başta insan tiplemeler olmak üzere) sarıp bir dramatik yapı oluşturma konusunda ciddi zaafları var. Bunun devamında 84 dakikalık süreyi bile bir türlü akıcı hale getiremeyince, “Sevimli Cüceler: Cino ve Jülyet” tonlama sorunundan mustarip hale gelmiş.
Kalede'ki Yalnız'lık
FİLELERİN KISKACINDA YAŞAMAK İSTEDİ
Kalecilik futbolun en zor alanıdır, ya da terimsel olarak 'mevkisi'dir. Zira her şey kendi elinizdedir. Bir gol yiyip takımın kaderini etkilemek de, en beklenmedik kurtarış ile galibiyeti-beraberliği getirmek de o yalnız adamın sırtlarındadır.
10 kişi ayrı ayrı oynarken kaleci daha başka bir performans sergilemeli ve onların açıklarını kapatıp ayakta durmalıdır. Belki de aile geçindirmenin ve yaşayabilmenin futboldaki metaforik karşılığıdır.