Bir zamanlar İplikçi Camii müze, Amber Reis yatakhaneydi!

Bir dönem haraç mezat satılan 3 bin civarındaki cami ve mescide ne oldu? Satılacak cami ve mescitler nasıl tespit edilmişti? Kimlerin sözüne güvenilmişti?

Türkiye’de 1926-1972 yılları arasında gazete ilanları ve açık artırmalarla haraç mezat satılan 3 bin civarındaki cami ve mescide ne oldu? Haftalık haber dergisi Aksiyon, İsmet İnönü ve Adnan Menderes dönemlerinde satıldıktan sonra tamamıyla kaybolan ve hâlen amacı dışında kullanılan ibadethanelerin serencamını araştırdı. İşte yarım asırlık hazin hikâyenin Konya’daki kısmı…

 

CAMİLER VE MESCİTLER NEDEN SATILDI?

Mescitler ve camiler nasıl oldu da şahıs eline geçti? Alınıp satılabilir bir gayrimenkule dönüştü? Camilerin İkinci Dünya Savaşı döneminde buğday ambarına, kışlaya hatta ahıra çevrildiği kulağımıza çalınmıştır da acele düzenlenmiş raporlar, gazete ilanları ve açık artırmalarla haraç mezat satıldığı pek bilinmez. Sanat tarihçileri ve yerel tarihçiler konuya vâkıf; ancak Erzurum, Amasya, Tokat gibi bazı illerde, şehrin tarihi üzerine nice kitaplar devirmiş, kitaplar yazmış insanların bile ‘cami satışı’nı ilk kez duyması uygulamanın üstünün örtüldüğü izlenimi uyandırıyor. Meseleyi anlaşılır kılmak için 1924’e dönelim. Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılıp yerine Evkaf Umum Müdürlüğü’nün kurulması cami ve mescit satışlarının ilk adımı olarak değerlendirilebilir. Vakıfların tasfiyesi hakkında proje hazırlayan müdürlük bir ‘Tasfiye Komisyonu’ oluşturarak vakıf mallarının büyük bölümünü diğer kamu kurumlarına devretmiş, yapıyı küçültmek ve personel sayısını azaltmak amacıyla hayrat, akar ayrımı yapmadan bütün vakıf mal varlığını satmaya gayret etmiştir. Öyle ki 1927’lere gelindiğinde, üzerinde hiçbir tasarruf yapılmayan tek vakıf eseri cami ve mescitlerdir. Onların satışı da çok gecikmeyecektir elbette.

 

Vakıflar Umum Müdürlüğü ne yapmaya çalışıyordu, ibadete mahsus mekânları bile satacak kadar fakir mi düşmüştü? Vakıflar üzerine yaptığı kapsamlı çalışmasını ‘ Türk Yenileşme Tarihi Çerçevesinde Vakıf Müessesesi’ başlıklı bir kitapta toplayan Dr. Nazif Öztürk, cami satışlarını, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki para buhranıyla açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyor: “Camilerin satılışı siyasî bir karardır. Devlet kendi egemenliğinden başka iktisadî ve politik bir güç istememiştir. İkinci Mahmut döneminde başlayan yenileşme ve Batılılaşma çabalarına bir engel gibi görünen dinî çevrelerin politik gücünü ve nüfuzunu kırmak düşüncesi bu kararın sebeplerinden biridir.” Selçuk Üniversitesi öğretim üyelerinden Caner Arabacı da cami satışlarının çok yönlü Batılılaşma projesinin bir parçası olduğu görüşünde. Konya vakıflarıyla ilgili araştırma yaparken, bir dönem ‘vakıf’ yerine ‘tesis’ sözcüğünün kullanıldığını fark eden Arabacı “Vakıf kelimesinin çağrıştırdığı geniş bir inanç ve kültür alanı var” diyor. “Eserinizi Allah rızası için kalıcı hâle getiriyorsunuz. Osmanlı medeniyeti bir vakıf medeniyetidir. Hatırlattığı bu derunî anlamı ortadan kaldırmak istediler.” Dr. Nazif Öztürk, 1926-1972 yılları arasında üç bin civarında cami, mescit ve bunların arsasına karşılık, üçü arsa olmak üzere toplam altı kilise ve manastırın satıldığını tespit etmiş.

 

CAHİL İNSANLAR ‘SATILSIN’ RAPORU VERDİ

 

Satılacak cami ve mescitler nasıl tespit edilmişti? Kimlerin sözüne güvenilmişti? Nazif Öztürk’ün vakıflar arşivinde yaptığı araştırma, 1935 yılından sonra satılacak cami ve mescitlerde Millî Eğitim Bakanlığı mensuplarından rapor alındığını; ancak 1945’lere kadar bu raporları düzenleyenlerin memur ve ilkokul öğretmenleri olduğunu gösteriyor. Antalya’nın Elmalı ilçesinde 4 cami ile 8 mescidin ‘tarihî ve mimarî değeri olmadığına’ mahallî maarif memurlukları karar vermiş. Harput Ahi Musa Mescidi’nin satışıyla ise, Harput İlkokulu Başöğretmeni ilgilenmiş. Kararın her zaman tek kişinin inisiyatifine kaldığı o günlerde yürekleri sızlatan bir başka gerçek ise, Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu kararıyla eski eser olduğu tescil edilen birçok cami ve mescidin, gerçeğe aykırı olarak arsa şeklinde tanımlanması… Halkın tepkisinden çekinildiği için olsa gerek, satış ilanlarında, cami ve mescit yerine ‘harap vakıf bina’ ifadesinin kullanılması tavsiye edilmiş ve yine bu yüzden sapasağlam camiler arsa diye satışa çıkarılmış.

 

1960’LARIN SONUNA KADAR İPLİKÇİ ARKEOLOJİ MÜZESİ’YDİ

 

Selçuklu eseri İplikçi Camii’nin kapısında iki Hitit aslanı, içerideki Roma-Helenistik çağının tanrı ve tanrıça heykellerini bekliyor. Burası cami değil artık, Âsarı Atika Müzesine sığmayan eserlerin nakledildiği bir arkeoloji müzesi. 1960’larda Konya’da çocuk olanlar, aslanlara yaklaştıklarında bekçinin onları nasıl kovaladığını anlatıyor bugün hâlâ…

 

AMBER REİS MESCİDİ YATAKHANE OLARAK KULLANILDI

 

Türkiye’nin pek çok şehrinde amacı dışında kullanılırken ihya edilen camiler ve mescitler var elbette; ama biz Konya, Sivas, Antep ve Adana’da ziyaret etme imkânı bulduğumuz ‘yüzü gülen’ ibadethanelerden söz edelim. Konya İstasyon Caddesi’nde Amber Reis Mescidi’ni ararken zihnimizin bir kenarında, mescidin 1930’lara kadar önce erkek lisesi deposu, sonra da aynı lisenin yatakhanesi olarak kullanıldığı bilgisi vardı. Yetmiş küsur yıl sonra nasıl bir mabetle karşılaşacağımızı bilmiyorduk; ama doğrusu şu ki, dış duvarları Kütahya çinileriyle müzeyyen ve bakımlı bir mescit değildi görmeyi beklediğimiz. Ahşap çatılı, tek minareli Amber Reis, Vakıflar İdaresi tarafından kurtarılmıştı işte ve cadde üzerinde mavi bir boncuk gibi yükseliyordu.

 

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, vakıf eserlerin vakfiye şartlarına uygun idare edilmesinde ve Fatih Sultan Mehmet’in imzasının resmî yazışmalarda hâlâ geçerli olmasında Atatürk’ün onayı olduğunu hatırlatıyor. Cami satışları, üzerinde yorum yapmak istemediği bir konu; ama kamuoyunun hiç değilse camilere en çok zarar veren iki ismi bilmesini istiyor: İsmet İnönü ve Adnan Menderes… Prof. Semavi Eyice de onu destekler mahiyette konuşuyor: “Menderes döneminde nice ibadethaneler şuursuzca yıkıldı. Adına görkemli bir türbe yapıldı; ama günahı da çoktu hani.” Cami ve mescitlerin satış kararının İnönü döneminde alındığı ve bu dönemde tasnif dışı bırakılan hayrat taşınmazın yüzde 84’ünün satıldığı biliniyor; ancak geri kalanının 1950-1972 yılları arasında elden çıkarıldığını hatırlamak gerekir. İstanbul’da geniş caddelere, meydanlara ve yeşil sahalara karışıp giden elliden fazla caminin bazısı, projeleri hiç tehdit etmediği hâlde biraz da keyfî uygulamalarla ortadan kaldırılmış.

 

CAMİLERİN YARISI SATILDI

 

Dr. Nazif Öztürk, Evkaf Umum Müdürü’nün Başvekalete yazdığı 28.1.1937 tarih ve 201537/10 sayılı yazıya dayanarak, ülke genelinde mevcut camilerin yüzde ellisinin tasnife tabi tutulduğunu yani ibadethanelerin yüzde elli oranında azaltıldığını söylüyor. Hayrat Kütük Defteri incelendiğinde 1926 ile 1972 arasında 494 cami arsası, 722 mescit arsası, 598 cami ve 995 mescit satıldığı görülüyor. Hayrat satışının en az olduğu şehir bir mescit ile Yozgat, en fazla olduğu şehir ise 386 eserle İstanbul. Ülke genelinde kadro haricine çıkartılan 914 camiden 81’inin satıldığı İstanbul’u 209 satışla Bursa ve 208 satışla Aydın izliyor. İlk satılan mescitler Sivas ve İzmir’de ve ilk satılan camilerden biri yine Sivas’ta.

Memleket

Kültür Sanat Haberleri

Hierapolis’te Yeni Dönem: Antik Kentin Ruhuna Dokunan Modern Dokunuş
Atıklardan yaptıkları müzik aletleri ile konser verdiler
Antalya'da Şafak Vakti Sıra Dışı Manzara
Alanya Kalesi'nin 800 Yıllık Sırrı
Türkiye’de Sadece 7 Tane Kaldı: İşte Küllerinden Doğan Mavi Değirmen