Bir serginin ardından

Zeki Oğuz

Geçtiğimiz cumartesi günü, Alanya’da en kısa süren sergimi açtım.

Cuma gecesi geç bir vakitte düştüm yola. Seydişehir’i geçtikten sonra yağmur çiselemeye başlamıştı. Sahile indiğimizde ise iyice hızlanmıştı. Çakan şimşekler geceyi gündüze çeviriyordu. Otogara erken bir saatte girmemize rağmen pasta salonları açıktı. Hemen kuytu bir yere oturup çay söyledim. İkinci bardağı içmeye hazırlanırken düğün sahibi arkadaşım Mustafa Çevik’in gönderdiği arkadaş çıkageldi. Düğün bir otelde akşama doğru olduğu için beni bir eve götüreceğini, düğün akşama doğru, o vakte kadar biraz uyuyup, dinlenebileceğimi söyledi.

Bir eve kapanmak fikri hoşuma gitmese de bu yağmurun altında yapacak başka bir şey de yoktu. Lüks bir sitedeydi ev.

Yolda okurum, diye yanıma arkadaşım Aytuğ Uslutekin’in Çizgi Yayınlarından çıkan ilk kitabı “Yaban Gülü” nü almıştım. Onu okumaya başladım. Arkadaşımın ilk kitabıydı ama ilk kitap gibi değildi içindeki anlatılanlar. Öykü, deneme, anı benzeri otuz iki yazı alıp götürüyor insanı. Usta işi anlatılar hepsi. Yoğun bir hüzün var satırların arasında.

Kitabı bitirdiğimde çoktan öğle sonu olmuş, acıkmış, sıkılmıştım. Mustafa’yı aradım, birileri alsın beni, diye. O, düğün telaşesini bırakıp gelemezdi.

Gelen arkadaşla karnımızı doyurduktan sonra düğünün yapılacağı, benim de sergi açacağım otele gittik. Düğün yerleşik yörüklerindi, sergi ise göçer yörüklere ait olacaktı. Merak ediyordum, bir ya da iki nesil öncesi baba, dedeleri göçer olan bu yerleşik yörükler hısımlarının fotoğraflarına nasıl bir ilgi göstereceklerdi.

Otele vardığımızda iyi şair Aysel Ak iki arkadaşı ile çıkageldi. Onun ilk şiirleri Çalı’da ben yayınlamıştım, sonra Türk Dili Dergisinde yayınlandı şiirleri ama yazma konusunda hayli tembel Aysel. Onlarla birlikte sergiyi düzenledik. Akşama gelecek olan düğüncülerin bakış ve görüşlerine hazır hale getirdik.

Şaka ile karışık anlatılan bir hikaye var. Tahminim iki nesil önce yörükler kızlarına çehiz olarak sahildeki yerlerini oğullarına ise yaylaları verirlermiş. O zamanlar yaylalar daha değerliymiş. Sonraki yıllar turizm patlamasıyla birlikte sahiller değerlenmiş ve damatlar müthiş zengin olmuşlar, erkek evlatlar ise keçi sürülerinin peşinde göçerliğe devam etmişler. Ben de sergi arasında düğüne gelen kız ve erkek evlatları tanımaya çalışacaktım.

Havanın kararmasıyla birlikte düğüncüler gelmeye başlamışlardı. Sergi kimsenin umurunda değildi. Selam veren doğruca salona geçiyordu. Gençlerin garip saç kesimleri vardı. Horozibiği gibi aşağıdan yukarı doğru sünüyordu. Ayakkabıları nerdeyse yarım metre vardı ve uçları süngü gibi sivriydi. Amerikan filmlerinden kaçmışlardı sanki paytak paytak bir yürüyüşleri vardı. Kızların çoğu dekolteliydi ve yüksek ökçeli ayakkabıları yüzünden sekerek yürüyorlardı.

Düğüncüler ancak düğün çıkışı farkına vardılar sergideki fotoğraf ve masadaki kitapların. Vardılar da şöyle bir bakıp geçmekten öte gitmedi ilgileri. Sadece bir fotoğrafı gösteriyorlardı birbirlerine. Masmavi gözleriyle bakıp duran küçük bir yörük kızının fotoğrafına. İlgilerini çeken şey o masmavi gözlerdi ama o gözlerdeki yoğun hüznün kimse farkında değildi. Benim söylediğim de laf mı yani, düğün ve hüzün bir araya gelmeyecek kavramlar.

Bazı tanıdık yüzler geçiyordu önümden. Beni gösteriyorlardı birbirlerine.

Bu yaylaya gelen adam, diye.

Düğün dağılıyordu. Gece yarısına yakın Konya arabaları vardı, onlardan birine yetişme telaşıyla sergiyi ve kitapları topladım. Son sergim bir yörük düğününde, yörükler sergisi olmuştu ve altı saat sürmüştü. 

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.