Ben bu peynirle büyüdüm.
Annem Divleliydi. En az 500 koyunu olan, yıllarca Divle muhtarlığı yapmış Hacı Muhammet Erden’in kızıydı.
Yıllarca Divle peyniri bizim evden hiç eksik olmadı. O yüzden benim için Divle Obruğu Peyniri yalnızca bir peynir değildir. Çocukluğumun, annemin, memleket sohbetlerinin, soframızın ve geçmişimizin bir parçasıdır.
27 Eylül, annemin vefatının yıl dönümü. Bu yıl tam 10 yıl olacak.
Aradan 10 yıl geçiyor ama bazı acılar zamanla kaybolmuyor. Anılar da unutulmuyor. Hele analar… Analar hiçbir zaman unutulmuyor. Onlarla birlikte yaşadığımız güzel günler, sofralar, konuşmalar, kokular, küçük bir tebessüm bile yıllar geçse de insanın hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden Divle peyniri benim için sadece bir peynir değil. Annemin olduğu günlere açılan bir kapı gibi…
Allah, vefat eden annelerimize gani gani rahmet eylesin. Rabbim onlardan bin kere razı olsun. Mekânları cennet olsun.
Bugünlerde yine Divle Obruğu Peyniri konuşuluyor. Karaman’ın Ayrancı ilçesine bağlı Divle, eski adıyla Üçharman köyünde hazırlanan peynirler; keçi, koyun ve inek sütlerinden geleneksel yöntemlerle yapılıyor. Deri tulumlara basılan peynirler, yaklaşık 36 metre derinliğinde ve 250 metre uzunluğundaki Divle Obruğu’na indiriliyor. Yaklaşık 5-6 ay boyunca burada bekleyen peynir, mağaranın kendine özgü doğal florasının etkisiyle bambaşka bir kimliğe kavuşuyor.
İşin en güzel tarafı ise şu:
Peynirin fabrikası mağaranın kendisi.
İçerideki doğal şartlar, sıcaklık ve mikroflora peynirin olgunlaşma sürecinin önemli bir parçası. Tulumlar zaman içerisinde beyazdan maviye, ardından kırmızıya ve kiremit rengine dönüşüyor. Bu görüntü, Divle peynirini başka peynirlerden ayıran en önemli özelliklerden biri.
Ben Divle Obruğu’na girdiğimde yaşanan o sıcaklık farkını da hatırlıyorum. Dışarısı kavurucu sıcakken mağaranın içine girdiğinizde insanın boynu tutulacak kadar serin bir hava hissediyorsunuz. Kışın ise dışarıdaki soğuğun aksine içerisi çok farklı. Orası yıllardır adeta doğal bir soğuk hava deposu gibi kullanılıyor.
Ve peynir, her yıl yaklaşık ekim-kasım döneminde obrukta olgunlaşmasını tamamladıktan sonra çıkarılıyor.
Peki biz bu değerin ne kadar farkındayız?
Bazen başka ülkelerin ürünlerine bakıyorum.
Hollanda denince akla peynir geliyor. Lale denince Hollanda geliyor. Çünkü onlar sadece ürünü üretmiyor; ürünün hikâyesini, markasını ve ülkesini de dünyaya satıyor.
Bizim ise Anadolu’nun dört bir yanında yüzlerce yıllık hikâyelerimiz var.
Divle’nin peyniri var.
Kars’ın kaşarı var.
Ezine’nin peyniri var.
İzmir’in tulumu var.
Van’ın otlu peyniri var.
Ve daha adını sayamadığımız nice yerel ürünümüz…
Ama çoğu zaman ürünümüz var, markamız maalesef yok.
Divle bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Bu peynirin coğrafi işareti var. 2017 yılında “menşe” adı olarak tescil edilmiş. TRT Belgesel’de programı yapıldı. TRT Haber de defalarca haberleştirdi.
Ama hâlâ kendime şu soruyu soruyorum:
Dünyaya Divle’yi yeterince anlatabiliyor muyuz?
İşte asıl mesele burada.
Şundan eminim:
Bizim elimizde dünyaya anlatılabilecek kadar güçlü ürünler var. Ama eksik olan çoğu zaman ürün değil, hikâyeyi dünyaya ulaştıracak pazarlama ve marka gücü.
Divle Obruğu Peyniri bunun için müthiş bir örnek.
Düşünsenize…
Torosların yaylalarında beslenen hayvanlar.
Geleneksel yöntemlerle hazırlanan süt.
Kuzu ve oğlak derisinden tulumlar.
36 metre yerin altında bir mağara.
Kendine özgü doğal flora.
Aylar süren bekleyiş.
Ve sonunda kırmızıya bürünen bir peynir…
Bundan daha güzel bir gastronomi hikâyesi olur mu?
Üstelik bu hikâyenin sahibi biziz.
Divle’nin hikâyesi başkasının hikâyesi değil. Anadolu’nun gerçek hikâyesi.
Benim içinse bundan daha özel bir tarafı var.
Çünkü ben bu peynirle büyüdüm.
Annem Divleliydi.
Çocukluğumun sofrasında Divle peyniri vardı.
Bugün o peynirin dünyanın farklı ülkelerinde tanınmasını, Divle’nin sadece Türkiye’de değil dünyanın dört bir yanında konuşulmasını istiyorum.
Çünkü bazı değerler yalnızca yenmez.
Bazı değerler iz bırakır, hatırlanır.
Divle peyniri de benim için işte böyle bir değer.
Annemden kalan bir tat, Divle’den kalan bir miras ve Türkiye’nin bence dünyaya anlatması gereken eşsiz hikâyelerden biri…
Çünkü üretmek başka, pazarlamak başka. Pazarlama departmanı kurmak başka, vizyon sahibi olmak bambaşka.
Dünyaya satacak bu kadar güzel hikâyemiz varken, neden hâlâ hikâyelerimizi başkalarının anlatmasını bekliyoruz?