İslam, dinamik bir toplum hayatı ister. Dinamik bir toplum için birçok tez ortaya atılabilir. Ama insanı ve toplumun yaratıcısı, çok önemli bir yapıya işaret ediyor. Bu dinamizmin ilacını rabbimiz Ali İmran suresi 104. Ayette bize sunuyor. “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Ancak bu reçetenin uygulanması ve arzu edilen verimin alınabilmesi için en önemli şart da sosyal iç denetimin güncel, sürekli ve etkili olmasıdır.
Bu ayeti kerimeyi okuyunca bazen biz bu görevin camide vaaz veren veya bir sohbet meclisinde dini nasihatlerde bulunan hocalar tarafından yerine getirildiğini sanırız. Oysaki konu tahmin edildiğinden daha da önemlidir. Burada sosyal bir ıslah hareketinin ve etkilerinin olması gerekir.
Bu sosyal ıslah reçetesinin bazı özel şartları olacaktır.
1- Bu iç denetim güncel olmalıdır. Şayet içerik ve eleştiriler eskiden kalma, basmakalıp yöntemleri kullanırsa ancak “atalarının dini / yaşam tarzı” olur. Yaşanan çağa ve istenen şartlara uygun olmaması halinde işlevselliği de kalamaz.
2- Sürekliliği olmalıdır. Bugün var olan ama yarın kaybolan, bir gün kullanılan diğer gün rafa kaldırılan bir usulle devam ederse bu da güvenilirliğini kaybettirir. Sonra “ona göre öyle, buna göre böyle” gibi çifte standartlar ortaya çıkar.
3- Bu çalışmalar etkili olmalıdır. Şayet bu denetim etkili olmazsa sadece birilerinin ağzında kalır. Ne kendisine ne de çevresine hayrı olmayan ve konuşup tartışmanın dışında bir etkinliği olmayan eylemler, dinamizm ölçüsü olamaz.
Rabbimizin Ali İmran suresi ilgili ayeti kerimede olmasını istediği bu özel ekip nerde olacak? Nereye yön verecek? Değerini nerden alacak?
Bu özel çalışma grubu ailenin içinde faal olmalı. Aile bireylerinden birisinin ayağını kaydıracak göz kaymasına anında ve kırmadan müdahale edebilmelidir. Ortaya çıkacak muhtemel kırgınlar zamanında telafi edilebilmelidir.
Sülalede sözü dinlenen akil insanlar bulunmalı ve olaylara zamanında müdahale edebilmeli. Son zamanlarda artan boşanma vakalarının çoğunda bu eksiklik dikkatlerden kaçmamaktadır. Zira bu davetçi grubun varlığı bireyselleşmiş ve “ben kendi kararımı kendim veririm. Kimse bana karışamaz” mantığını ortadan kaldıracak ve dertlere ortaklaşa derman aramaya yarayacaktır. Bitmeyen mal kavgaları, çocuklarına miras kalan kavgaları nasıl bitireceğiz?
Bir mahalle veya köyde insanların sıkışınca gidebildiği veya onlar gidemese bile olayların seyrine göre işe el atan bir heyet olmalı. Bu akîl insanlar, olayı seyrine bırakmayacak ve erken tedbirle hastalığın yayılmasına engel olacaktır. “Beşer, şaşar” sözüyle özetlenen insanın kayabilme özelliği böylece engellenecektir.
Tüm toplum ortak bir potada eriyecek. “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Buhârî,) Seyredip başkalarına dert yanmak, “bu gençler var ya…” diye eleştirmek kimseye fayda sağlamıyor. Bizim uyaramadığımızı kimse uyaramaz. Bizim görmediğimizi başkaları da göremez…
Bahsedilen bu grup, devlet memurluğu sistemiyle çalışamaz. Burada emir komuta zincirinden daha çok hayrı işlemeye aday olan ve her türlü münker ve şerden kaçınmayı benimsemiş bir toplum yapısı önemlidir.
Ayet-i kerimede toplumun huzur sigortası olarak tanıtılan bu zümrenin varlığı ve çalışması da türedi bir usulle olamaz.
Bahsedilen bu özel ekip bir toplumun içinde ve onlardan olacak. Sadece toplumun belirli bir katmanında çalışan ve bir kısım insanları muhatap alacak bir yapı olmamalı. Hatalı davranışlar karşısında garibanları, bilmeyenleri uyardığı gibi âlimleri ve idarecileri de uyarabilmeli. Zira herkesin takviye ve uyarıcıya ihtiyacı olabilir.
Amaç bazı kişi veya kurumları korumak olmamalıdır. Allah’ın kulları için hayır gördüğü iş ve mekânlara davet edecek. Neyin hayır neyin de şer olduğu Kitab-ı Kadim zaten açıklamıştır. Yeni bir hayır arayışına girmeye de gerek yoktur.
Bu ekip; maruf olanı emredecek. Kafasından ve kişiye özel emirler üretmeyecek. O toplumda bilinen, ortak akıl ve inançla oluşmuş gerçekleri emredip ona davet edecekler. Bu doğrular sadece namaz kılmak, oruç tutmak gibi temel İslami ibadetleri kapsamaz. Trafikte yaşanan kaosun çözümü için bu heyetin uyarılarına ihtiyaç olacaksa hemen bunlar iş başı yapmalıdır.
Bazen “def-i mefsedet celbi menafiden evladır” kuralı gereği münkeri yasaklayacaklar. Bir grup insanların hoşuna gidiyor olsa veya diğer bir grup bunun varlığından menfaat ediniyor olsa bile münker olanı yasaklayacaklar. Toplumun genel yapısı açısından sıkıntıya sebep olacak, kamu düzenini sarsacak her nevi yanlış söz ve davranışları da engelleyecekler.
Ayet-i Kerime’nin sonunda “işte onlar kurtuluşa erenlerdir” cümlesi bir kurtuluş reçetesi olarak hepimizin yüreğini kabartır. Kimdir bu kurtuluşa eren şanslı zümre? Acaba onlar; sadece bu güzellikleri çevresine duyuranlar mıdır?
“Nasihatçisi olmayan ve nasihatçisine kulak vermeyen bir toplumda hayır yoktur” kuralı çok önemlidir. Kurtuluşun reçetesi aileden başlayarak tüm toplumda böylesi uyarıları yapabilecek ve bunların ikazlarını yapmasına imkân verecek toplumun inşasındadır. Böylesi bir durum başarıldığında sadece küçük bir zümre değil de tüm toplu kurtulmuş oluyor. Zira nasihat eden kadar ona kulak veren ve bununla istikametini düzelten de değerlidir.
Bunu başardığımızda daha mutlu bir ailede yaşayacak, huzurlu akraba buluşmalarında mutlu olacak ve güvenli bir toplumda neslimiz yetiştireceğiz.