Selam dostlar…
Bugün ne siyasetten söz edeceğim ne de memleket meselelerinden. Gelin, bir bardak çayın, bir fincan kahvenin hatırına biraz dertleşelim.
İnsan bazen konuşmaktan çok dinlenmeye, anlatmaktan çok anlaşılmaya ihtiyaç duyuyor. Ben de bugün sizlere yazmaktan çok, yanınıza oturmuş sohbet ediyormuşum gibi konuşmak istedim.
Hiç düşünüyor musunuz?
Biz gerçekten nereye yetişmeye çalışıyoruz?
Sabah gözümüzü açar açmaz telaş başlıyor. Telefonlar, haberler, işler, borçlar, sorumluluklar… Daha güne başlamadan yoruluyoruz. Akşam olduğunda ise “Bugün ne yaşadım?” diye düşünecek hâlimiz bile kalmıyor.
Eskiden zaman ağır ağır akardı. Şimdi günler birbirine karışıyor. Pazartesiyle cuma arasındaki farkı anlamadan haftalar geçiyor. Ömür, sessizce takvim yapraklarının arasından kayıp gidiyor.
En çok da buna üzülüyorum.
Bir zamanlar kapı önlerinde edilen sohbetler vardı. Çayın demi koyulaştıkça muhabbet de koyulaşırdı. Kimse saate bakmazdı. Şimdi aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirine ayıracak birkaç dakikayı zor buluyor.
Belki de bu yüzden bu kadar yalnız hissediyoruz.
Oysa hayat; büyük evler, yüksek makamlar ya da kabaran banka hesapları değil. Hayat, sabah fırından yükselen ekmek kokusudur. Mahallede duyduğunuz bir çocuk kahkahasıdır. Yolda karşılaştığınız birinin içtenlikle söylediği “Kolay gelsin.” sözüdür.
Mutluluk meğer ne kadar küçük şeylerin içinde saklıymış da biz hep büyük şeylerin peşinden koşmuşuz.
Bir de kırgınlıklarımız var…
Kimimiz dost bildiğinden yara aldı, kimimiz en yakınının sessizliğine kırıldı. Kimi verdiği değerin karşılığını göremedi, kimi de en zor gününde yalnız bırakıldı.
İnsan bunları unutamıyor.
Ama biliyor musunuz?
İçimizde taşıdığımız her kırgınlık, aslında omzumuza yüklediğimiz görünmez bir yük oluyor. Taşıdıkça yoruluyor, yoruldukça hayattan uzaklaşıyoruz.
Bazen güçlü görünmekten yoruluyor insan.
“İyiyim.” demekten…
İçindeki fırtınayı gülümseyerek saklamaktan…
Herkese yetişmeye çalışırken kendine geç kalmaktan…
Belki de en büyük kaybımız zaman değil.
Birbirimize ayırdığımız vakit…
Samimiyetimiz…
Hatır sormayı, hâl dinlemeyi unutmamız…
İşte asıl yoksullaştığımız yer burası.
Bugün sizden büyük bir şey istemiyorum.
Çayınızı biraz yavaş için.
Pencereyi açıp gökyüzüne bakın.
Uzun zamandır aramadığınız bir dostunuzu arayın.
Annenizin, babanızın ya da bir büyüğünüzün sesini duyun.
Çünkü günün sonunda geriye ne kazandığımız değil, kimin gönlüne dokunduğumuz kalıyor.
Hayat, varacağımız bir durak değil; birlikte yürüdüğümüz bir yol.
Yarın yine memleketi konuşuruz. Yine eksikleri, yanlışları ve doğruları yazarız.
Ama bugün…
Bugün biraz kendimizi dinleyelim.
Birbirimize “Nasılsın?” diye soralım ve cevabını gerçekten merak edelim.
Çünkü bazen bir insanın bütün yükünü hafifleten şey, uzun nasihatler değil; içtenlikle söylenmiş tek bir cümledir:
“Ben seni anlıyorum.”
Kalın sağlıcakla…