Çocukluk yıllarımda biri çıkıp “2026” dese,
“ooohooo… kim öle kim kala” der geçerdim.
O yıllar bize göre hayaldi, masaldı, ulaşılmazdı.
Ama hayat, insana sormadan hızlanan bir zaman treni gibi…
Bir bakmışız, o hayalin tam ortasındayız.
1977 doğumluyum.
Yani zamanın ağır aktığı yılları da gördüm,
hızlandıkça ruhunu kaybeden zamanları da.
Geriye dönüp baktığımda 80’ler, 90’lar, 2000’ler
sanki dün yaşanmış gibi geliyor.
Kasetlerin kalemle sarıldığı, siyah beyaz televizyonun karşısında tüm ailenin aynı programı izlediği,
telefonun evin baş köşesinde durduğu yıllar…
Çocukluğumuz tozlu, çamurlu sokaklarda geçti.
Dizlerimiz yara olurdu ama kalbimiz rahattı.
O sokaklarda şimdi yüksek siteler yükseliyor,
oyun oynadığımız boş arsaların yerinde
lüks mağazalar, soğuk vitrinler var.
Arabalar değişti.
Yollar değişti.
Evler, eşyalar, alışkanlıklar değişti.
Ama en çok insanlar değişti. Mahalle kültürü yerini yalnızlığa,
selam yerini mesafeye bıraktı.
Ne çok insan geldi geçti hayatımızdan…
Bazıları erken gitti,
bazıları hatıralarda kaldı,
bazılarıysa hâlâ yanımızda ama bambaşka biri artık.
Yaş aldıkça anlıyor insan:
Hayat, biriktirdiklerimizle değil
hatırladıklarımızla ölçülüyor.
Bir yaz akşamı oynanan saklambaç,
bakkal defterine yazılan veresiye,
akşam ezanıyla biten sokak oyunları…
Bugün sahip olduğumuz onca şeye bedel anılar bunlar.
Ve şimdi 2026’dayız.
Bir zamanlar “çok uzak” dediğimiz yerde.
Meğer uzak olan zaman değilmiş…
Bizmişiz.
Hayat gerçekten kısa.
Bu yüzden geriye dönüp baktığımızda
“iyi ki” diyebilmek önemli.
İyi ki sevmişim,
iyi ki paylaşmışım,
iyi ki insan kalabilmişim…
Gerisi zaten bir göz kırpımı kadar.