Bir tarih İstanbul Kitap Fuarı'ndayım. Ünlü, ünsüz onlarca yazar kitaplarını imzalıyor, okuyucularıyla söyleşi yapıyorlar. Kiminin önünde birkaç okuyucusu var. Ellerinde kalem, boş gözlerle önlerinden gelip geçenlere bakıyorlar. Ziyaretçilerin çoğunun elinde kitap yerine yayınevlerinin tanıtım broşürleri var. Burhan Günel (Cumhuriyet Gazetesi 2005 Roman Ödülü'nü aldı) ile bir yayınevinin standında oturmuş, sohbet ediyorduk. Birden önümüzde upuzun bir kuyruk oluştu. Zaman geçtikçe kuyruktaki insan sayısı azalacağına artıyordu.
Yayıncı arkadaş da merak etmişti kuyruğun nedenini. Gidip baktı geldi. Meğer Füsun Önal yazar olmuş, kitabını imzalıyormuş,.karşımızdaki standda da Fazıl Hüsnü Dağlarca vardı, kendisi gibi yaşlı bir okuruna bir şeyler anlatıyordu.
Fuar sırasında bir okuyucumla karşılaşmıştık. Doğayı ancak piknik alanları olarak biliyordu. Tam bir şehir çocuğuydu. "Zeki ağabey, köylülerin de çiçek sevdiklerini, senin öykülerini okuyunca anladım"dedi ayrılırken.
Kovada Gölü, Eğridir Gölü'nün kuzeyinde cennet güzelliğinde bir gölümüz. Fotoğrafçı,doğacı iki araba dolusu insan kampa gitti. Sabah bir kısmımız geri dönecek, bir kısım arkadaş Yazılı Kanyon'a kadar ineceklerdi. Kampımızı gölün doğu tarafında ulu bir çınarın altına kurduktan sonra fotoğraf çekmek için sahilde yürümeye başladık. Tam akşam üzeri güneş batarken çevremizden yoğun kurşun sesleri gelmeye başladı. Bir telaş, bir korku başladı bizde. Çünkü avcı işi değildi bu atışlar. Derken iki komando eri çıktı ağaçların arasından. Meğer komandolar tatbikat yapıyorlarmış. Subaylarını bulduk, meramımızı anlattık. Kamp yerimizi tarif ettik. Sağ olsunlar, tatbikat bölgesini değiştirdiler. Uzaktan uzağa duyduğumuz silah sesleri ile uyuduk o gece.
Çalı Kültür Sanat Dergisi yayınlanmaya başladığı 1997'den itibaren aynı zamanda bir demokrasi okulu oldu. Söyleşilerde, saydam gösterilerinde, doğa gezilerinde her görüşten insanı bir araya getirdi. İnsanların birbirlerine nasıl hoşgörü ile yaklaşabileceklerini gösterdi.
Seydişehir Tarasçı'da, Akdağ'da bir çeşmenin başında kamp yaptık. Yine her görüşten insan var aramızda. Gece ateşin başında güzel bir muhabbetten sonra herkes uyudu. Sabah gün doğmadan kalkıp yürüyüşe geçtik. Zirve hayli dik ve zorlu, bir çıkışa ilk defa katılan bayan arkadaşlar var aramızda. Doğal olarak çağşaklardan, sarp yerlerden geçerken hayli zorlanıyorlardı. Onları yüreklendirmek için arada bağırıyordum. "Haydi emekçi kadınlarımız yorulmaz" diye. Aramızda ülkücü bir genç vardı. Ben bağırdıktan az sonra onun sesi yükseliyordu. "Haydi kahraman Türk kadını yorulmaz"diye. En sonunda bayan arkadaş isyan etti ve olduğu yere çöktü: "Yeter yahu biriniz sağdan biriniz soldan duman ettiniz bizi" diye söyleniyordu oturduğu yerde.
Yaz aylarında şehir bunaltır beni. O yüzden sık sık Toros yaylalarında alırım soluğu. Taşkent ile Sarıveliler arasında Yörük pazarı denilen bir yer var. Perşembe günleri Pazar kuruluyor burada. Tam bir şenlik havası oluşuyor. Yörükler ihtiyaçlarını buradan karşılıyor, kendi ürettikleri peyniri, yağı, yoğurdu burda satıyorlar. Sarıveliler yolu boyunca doğudan batıya uzanan vadilerde yüzlerce Yörük obası var. Bu obalarda genç kızlar kilim dokuyarak aile bütçesine önemli bir katkı yapıyorlar.
Bir Temmuz ayında arkadaşım Behiye Öncü ile bu obaların arasında dolaşıyor, bir yandan da fotoğraf çekiyoruz. (Safranbolu'da ödül alan "kilim dokuyan kız" adlı fotoğrafı da bu arada çekmiştim.) Bir Yörük kızı bize el etti, gelin benim kilimlere de bakın, diye yayla evine çağırdı. Yeni banyodan çıkmış, bir yandan ıslak saçlarını tarıyor, bir yandan bize laf yetiştirmeye çalışıyordu. Onlarca rengarenk kilim asılıydı evin içinde. Behiye oradan eli boş ayrılmamak kaygısıyla, değerinin çok üzerinde bir para ödeyerek küçük bir halı torba aldı. Yayla evinin kapısından çıkarken bir Yörük kızı bayır aşağı hem koşuyor hem de bizim torba aldığımız Yörük kızına bağırıyordu: " Gıı, kaça kakaladın o torbayı turistlere" diye.
Siyasiler, türban, kara bürgü, başörtüsü diye toza dumana boğdular yine ortalığı. Başörtüsü bizim kadınlarımızın geleneksel kıyafetidir. Türban ve kar bürgü ise şeriatçı ve tarikatçı kesimin simgesi oldu.
Çalı'yı ilk yayınladığımız aylarda bir öğrenci kız aradı. Tanışmak, konuşmak istiyorum, dedi.Geldi, kendini tanıttı, yana yakına durumunu anlatmaya başladı. Kayserili'ymiş, üniversitede ilk yılıymış. Gelir gelmez bir tarikatçı bir grubun içine düşmüş. Yaşamının her anına müdahale ediyorlarmış. Başındaki başörtüsünün yerine türban giymesini, daha kapalı giymesini vb. bir yığın baskı yapıyorlarmış. Bütün bunları anlatırken ağlıyordu. Öncelikle o çevreden kurtulmasını, derslerine ağırlık vermesini önerdim. İstediği zaman Çalı'ya gelebileceğini, gezilere katılabileceğini söyledim. Dört yıl boyunca nerdeyse bütün gezilirimize katıldı. Girdiği ilk sınavları da kazanarak öğretmen oldu.
Siyaset ve tarikat ehli bu işe burunlarını sokmaktan vazgeçerlerse sorunu çözmek daha kolay olur.