Vaktim olsaydı, Türk basınını 1923 yılından itibaren tarayarak çeşitli dönemlerde Ramazan'a ve dinî bayramlara nasıl bakıldığını ve bakış açıları arasındaki farklılıkları belirlemeye çalışırdım.
Başka vesilelerle incelediğim gazete ve dergi koleksiyonlarında bu konularda yazılmış yazılara da göz attığım için bunun çok öğretici, eğlenceli bir iş olacağını söyleyebilirim.
Geçenlerde arşivimi yokladım; bazı Ramazan ve Kurban bayramı yazılarının fotokopilerini alıp ilgili dosyaya yerleştirmişim. Mesela Peyami Safa'nın Server Bedi imzasıyla Aylık Mecmua'nın Nisan 1926 tarihli ilk sayısında yayımlanan "İnkılâpta Ramazan, Ramazanda İnkılâp" başlıklı yazısını. Peyami Bey, "Tabii farkındasınız" diye başlıyor ve şöyle devam ediyor:
"Ramazanlar da her sene başkalaşıyor; zarif kadınlar gibi, on bir ayın sultanı da zamanın modasını dikkatle takip ederek en yeni kıyafetle karşımıza çıkıyor. Kırk sene evvel Ramazan, feracesiyle, yaşmağıyla, kınasıyla tepeden tırnağa kadar sımsıkı örtülü bir şarklı kadın yahut başında sarık, arkasında cübbe ve ayağında mestle, musallî ve müttaki bir erkek kılığında idi. Bugün onu da asrîleşmiş görüyoruz: Artık feracesini çıkarmış yerine bir rob manto almıştır; yaşmaktan eser yoktur. Ve parmaklarında kına yerine manikürün pembe cilâsı vardır. Yahut bu tamamiyle şapkalı bir Ramazan'dır!"
Eskiden, bütün memleketin bu nazenin ayı karşılamak için ateşli bir faaliyet nöbeti geçirdiğini, evlerde büyük masraflarla hazırlıklar yapıldığını, camilerde mahyaların kurulduğunu, sokaklarda dükkânların süslendiğini, büyük camilerin avlularında sergiler açıldığını ve Ramazan'ın sanki muhteşem 'gerdûne'sinde bir sultan gibi 'naz u niyaz içinde bin ihtişamla' geldiğini anlatan Peyami Bey'e göre, 'İnkılâp Ramazanı' ise, hiç haberimiz olmadan birdenbire, köşe başında karşımıza çıkıveriyor, hayatın akışında herhangi bir değişikliğe yol açmıyordu.
Cumhuriyet gazetesinin 6 Ocak 1935 tarihli sayısındaki "Bayram" yazısında, ziyaretçilerden şikâyet eden Ercüment Ekrem Talû da, bayramların "istirahat etmek, çoluk çocukla birlikte hoşça geçirilmek üzere müesses" olduğu halde, "yavaş yavaş kanun hükmüne girmiş bir ananeye uyarak inadına gibi yorgunluk ve üzüntü ile" geçirildiğini iddia ediyor:
"Bayram tebriki, bayram ziyareti vesilesiyle ne kendimiz rahat eder, ne de başkalarına huzur veririz. Daha ilk günü sabahında bir kovalamaca oyunudur, başlar. Sabah kahvesi midemize inmeden ziyaretçiler sökün eder. Tanıdığınız, tanımadığınız, uzaktan aşina olduğunuz, dairede maiyetiniz, falan yerde kapı yoldaşınız, otuz sene evvelki bir muhibb-i kadim, rahmetli dadınızın damadı, merhum rüştiye hocanızın torunu, mahallenin sabık muhtarı, bir yıldan beri kapı bitişik oturduğunuz halde yüzünü bile görmediğiniz mütekaid komşu birbiri ardınca gelirler. Bütün bunların arasında da, bekçi, çöpçü ve daha birçok bu kabil kimselerin gelip geçici uğrayışları (...)"
Ercüment Ekrem, başka gerekçeler de sıraladıktan sonra yazısını şöyle noktalıyor:
"Onun içindir ki sevgili okuyucularım, ben sizin bayramınızı, candan, yürekten burada kutlarsam hoşgörünüz. Kendi hesabıma ne bir yere gideceğim, ne de ayrıca tebrik yapacağım. Üç günün üçünü de, gene her vakitki gibi çalışmakla ve bir iki saat ihtilâs edebilirsem, onu da evimde uzanıp dinlenmekle geçireceğim."
Bir başka yazı: Yusuf Ziya Ortaç, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (1956) adlı kitabında aldığı "Kurbanlar" fıkrasına şu cümleyle başlamış: "Bu sene yirmi beş yıl önce babamla beraber ölen evimizin âdetlerinden birini diriltmek istedim: Kurban kesmek!"
Ortaç, kurban seçmeyi beceremediği için bu işi ihtiyar bir aile dostuna nasıl bıraktığını, akşamüstü, yüzüne şair gözlerle bakan bir koyunun, Beylerbeyi'ndeki dede yadigârı eve değil, Nişantaşı'ndaki apartmana, yirmi beş yıl önceki gibi bir hamal sırtında nazlı nazlı kırıtarak değil, bir otomobil içinde sarsılarak geldiğini, Ermeni kapıcı tarafından alttaki garaja kapatıldığını ve Rum hizmetçi tarafından önüne bir küvetle su konulduğunu anlatıyor. Hâlbuki kurbanlık koyun eskiden evin bahçesinin bir köşesine çatılmış sundurmaya bağlanırmış, suyunu başı namaz bezli, parmakları kınalı nineler, içi sırlı yeşil bir çanakla getirirlermiş.
Yusuf Ziya Ortaç, bunları anlattıktan sonra şöyle devam ediyor:
"Bayram namazından çıkan babam, Eğinli kasap Ali Ağa ile beraber gelirdi. Ali Ağa hâlâ gözümün önündedir. Şimdi eşine rastlayamadığımız, balta sakallı bir çınar adam... Bir yandan beş vakit abdestle aydınlanmış kollarını sıvar, bir yandan bıçaklarını dizerdi. Kesmek için, yüzmek için, ayrı ayrı, boy boy, biçim biçim bıçaklar... Ötede, Türk sanatkârlarının göz nurundan çiçekler açmış gümüş buhurdanlarla öd ağaçlarının dumandan servileri tüterdi. Ve kurban, gözleri tertemiz tülbentle bağlı, bir çukura baş eğerken Itrî'nin tekbiriyle ürperirdik. Geçen hafta, Nişantaşı'ndaki apartmanın moloz yığılı aralığında kesilen kurbansa, bir sustalı çakıya boyun verirken, üst kattaki komşunun radyosu bir Arjantin tangosu çalıyordu. Meğer bu çeyrek asır içinde ne kurbanlar vermişiz!"
Dedim ya, eski gazete ve dergileri taramak çok eğlenceli ve öğretici...
Bütün okuyucularımın Kurban Bayramı'nı tebrik ediyorum.
(11 Aralık 2008-Zaman)