Sultan Alaaddin’in cennet bildiği yer…
Anamas eteklerinde iki güzel gün
Değerli dostlarım Zeki Oğuz ile Mehmet Köse (Anamaslı Mehmet) telefonla beni arayıp “İsmail abi, Kurucuova yöresine ve Anamas dağına iki günlük bir doğa gezisi yapacağız seni de aramızda görmek istiyoruz, haydi sen de gel” dediler. “Hay hay” dedim.
Ertesi günü kavilleştiğimiz yerde randevumuzdan 3 saat kadar gecikme ile buluşup yola koyulduk. 3 yerine 4 kişi idik. Zeki arkadaşımızın gözbebeği torunu Umutcan da bizimleydi.
Beyşehir’e uğramadan Yenidoğan kasabası yoluna dönünce sordum “Niye buradan?” diye sevgili Köse, “Abi, siz yazar abilerimizin Kurucuova yolunun dar ve geçilmez diye ısrarlı yazılarınız üzerine, yolumuzda düzenleme çalışmaları başladı onun için yolu uzatacağız ve Hüyük’ten Şarkikarağaç yolunu takiben gideceğiz” dedi. “Yol yapılıyor” deyince ben çok sevindim. Ne yalan söyleyeyim böyle bir kültür varlıklarına, doğa turizmine sahip yörenin yolu böyle olmamalıydı. “Bir kültüre gitme imkanın yok ise o kültürün varlığının ne önemi var” diye düşünüyordum.
Her geziye gittiğimde, bu yolda yolculuk yapmadan korkardım. Bunu ülke turizmine yapılacak büyük bir hizmet olarak telakki ediyorum. Eğer bu kültür yolu üzerinde uğraş veren yörenin kasaba belde başkanlarının ve köy muhtarlarının ısrarlı ve gayretli çabalarına biz yazarların yazdıkları da etkili oluyor ise ne mutlu bizlere.
Bu düşünceler içerisinde yola devam ederken aracımızdan sağımızdaki solumuzdaki arazileri geçerken bahardan yaza geçişin güzelliği ve o yeşilden sarıya dönmekte olan renk cümbüşü başımızı döndürüyor, insanı adeta büyülüyordu. Şarkikaraağaç’a varmadan göl bitiminden sola dönüp Beyşehir gölü kıyısındaki ufaklı büyüklü Isparta köylerini bir bir geçerek Sarıkaya köyüne saptık. Bu güzel köyümüz gölün 400-500 metre kadar yukarısında 310 nüfusa sahip bir yerleşim yeri idi. Daha evvelden Anamaslı Mehmet, Muhtar Bey’e telefon edip ziyaret edeceğimizi söylemiş olacak ki doğruca Muhtar Bey’in kapısının önüne çektik aracımızı. Muhtar da bizleri kapıda karşıladı.
Kısa süreli konuk olduğumuz bu kibar ve sevecen insanların yurdunda çok ilgi, samimiyet ve ikramlı rağbet gördük. İşte Anadolu insanının özelliği, misafirperverliği, sevecenliği, adam gibi adamlığı buydu. Allah ne verdiyse yiyip içtikten sonra köye girerken bazı hanım kızlarımızın bir işle uğraştıklarını görmüş merak etmiştik. Muhtar Halil Karataş’a sorduk. “Onlar balık ağı örüyorlar. Hem kendi köyümüzün insanlarına, hem de başka köylere pazarlayıp gelir elde ediyor bu hanımlar” dedi. Anadolu kadınının el becerisi ve çalışkanlığı kendini gösteriyordu. “Fotoğraf çekebilir miyiz” dedik hanım kızlara “yok” dediler, utandılar. Biz de çok üstelemedik, haklılardı kendilerince.
Meraklı sorularımız olmaz mı, muhtara sordum “köyün tarihçesi?” “yakın” dedi. “1950’lerde kurulmuş. Burada eskiden Sarıgabalı Yörük aşiretleri yaylak olarak uzun yıllar oturmuşlar. Sonraları biz geldik, ama bizler kalıcı olduk. İlk yıllarda Sarıgabalı ismi ile biliniyorduk. Sonra köyümüze bir öğretmen geldi. O öğretmen köyün isminin biraz kaba olduğunu beyan ederek köyün kayalarının sarılığını dikkate alarak köyün isminin Sarıkaya olmasını önerdi. Kabul gördü ve şimdi Sarıkaya köyüyüz” dedi.
Ağ ören hanımlarla da konuşmalarımız bitmişti. Bizleri davul zurna ile Kurucuova’da bekleyen dostlarımız sık sık telefon ederek “Nerde galdınız yahu, sabrımız daştı, sazan balıkları göle geri gaçacaklar haaa, gelin gayri” diye sabırsızlıklarını ifade ediyorlardı. Onları çok bekletmiştik. Acele ile Kubadabat sarayını solumuzda, Gölyaka, Gölkonak, Yenişarbademli’yi sağımızda seyredip geçerken öğleyi hayli geçirerek dostlarımızın yanına geliverdik. Samimi, bir karşılama ve hoşbeşten sonra bir çay içip yanlarında hazır ettikleri erzakları, balıkları ve amfileri de alıp Anamas dağına doğru yola çıktık. Bizi karşılayan köydeki dostlardan Mehmet Altıok bize sponsor olan esnaf kardeşimiz Yusuf Özen esprili şivesi ile Mustafa Yerlikaya, Mustafa Cura ve yörenin bütün düğünlerinde birkaç enstrüman çalıp türküler söyleyen aslen Gölkonaklı olan Yıldıray Petek ile beraber üç araçla Anamas’ın 2750 metrelik zirveye yakın olan yerdeki Dedegül yangın kulesine çıktığımızda bizi, karşılayan iki gönül dostu doğa sevdalısı, kule çalışanları Bekir Mutu ve Osman Yağcı isimli arkadaşlar vardı.
Güzel kekik kokan hava burada… Yaşamın güzelliği burada… Yukarıdaki karların serinliği burada… Allah’ın doğaya ve insanlara bahşettiği her şey vardı burada… Kekiğin 25-30 santim kadar uzamış moru, sarısı, mavi çiçeklisi daha başka diğer dağ çiçekleri ayrı ayrı güzellikler taşıyordu. Suları ise elleri donduracak şekilde idi. Doğal oluklardan sular gürül gürül akıyordu. Hemen oradaki dostlarla sohbete koyulmadan ben bir kenara çekildim gönlüme düşenleri, dilime gelenleri, dörtlükler halinde kağıda döktüğümde çay kokusu gelmeye başladı ve bana da “yeter gayri arkadaş, hele gel çay hazır” diyorlardı. Diğerleri çaylarını içmiş davul zurna ile güzel havanın atmosferine uyarak cenk havalarını, oyun havalarını çalmaya başlamışlardı. Bir tarafta da dostlar topladıkları meşe dallarını yakıp közün dökülmesini bekliyorlardı. Çünkü Beyşehir gölünün en güzel ürünü olan en az tanesi 7-8 kilo ağırlığındaki balıkları bu közde pişireceklerdi. Oyunlar oynadı şiirler okundu. Anamaslı Mehmet köyünün havasında dostlarının arasında oluşunun tadını çıkarıyordu.
Nihayet akşama doğru Yeşildağlı Bekir Mutu’nun sesi duyuldu “haydi, balıklar pişti buyurun beyler” diyordu. En az 8-10 kişilik ekip bir tek sazan balığını ancak yiyebilmiştik. İkinci balığı ordan buradan savsakladık sayılır. Üzerine yine mis kokulu çayı içtikten sonra artık Anamas’ın havası sertleşmeye, soğuk iliklerimize işlemeye başlamıştı. Oranın görevlisi dostlara veda edip dağdan ayrıldık.
Kurucuova yakınlarındaki piknik alanı denilen yerde yine toplandık, amfiler kuruldu cereyan temin edildi. Meydan ateşini de Zeki Oğuz yaktı. Yeniden yöredeki dostlar kuvvetli çalan müzik eşliğinde en bilinen oyunlarını oynayıp hünerlerini sergiliyorlardı. Doğrusu onların bu performansına gıpta ettim. Tam iki saat oyun oynadılar, yorulmadan bıkmadan.
Artık vakit dengini almış bizimle birlikte köydekiler de müziğe doymuştu. Yine araçlara binip köy meydanına kahvelerin önüne geldik. Burada toplanmış olan Anadolu’nun sevecen insanları ile bu sefer de yöredeki ilginç hikâyeler ve yaşanmış anıların anlatılarak gülüşüp eğlenerek vakit geçirmemiz saatin gece bir olduğunu unutturmuştu. Mihmandarımz Anamaslı ile dostlara yarın buluşmak üzere veda edip Mehmet’ini dört gözle bekleyen muhterem vefakar, misafirperver bir Anadolu kadını Anacığı gece vakti bizi kapıda “buyurun” diyerek karşıladı kız kardeşleri ve yeğenleri de uyumamışlar. Onlar da samimiyetle bizlere kapılarını açarak o saatte çay ve yemek hazır etmişlerdi. Doğrusu bu misafirperverliklerinden dolayı onlara şükranlarımı arz ederim. Allah razı olsun hepsinden.
Suyu ve havası güzel bir yörede deliksiz bir uyku uyuduktan sonra sabahleyin 6 buçuk’ta kalkıp kahvaltımızı yaptık. Evden ayrıldık ve köyün ortasındaki tepeye çıkıp hem kasabanın içerisindeki hareketliliği hem de etraftaki dağların sabah görünümünü fotoğrafladık. Bu arada Kurucuova Belediye Başkanı Vedat Sabırlı’yı kasaba dışındaki yoğun çalışmalarından dolayı pek göremedik, ama telefonla her ulaştığımızda verdiği talimatlar ile gerek personeli gerekse kardeşi onun yokluğunu aratmadılar, gerekli ihtimamı gösterdiler. Kendilerine bilhassa Zabıta Mehmet bey’e teşekkür ederiz. Artık bir gün evvelden Mehmet Köse’nin randevulaştığı Yenişarbademli Belediyesi’ne saat 9 sularında vardık. Belediyedeki arkadaşların ikramı kuşburnu çayını yudumlarken Başkan Bey de teşrif ettiler. Bizler Sayın Başkan Mustafa Erdem ile yöre ve ilçedeki çalışmalar hakkında henüz sohbete başlamıştık ki, çok önemli bir rastlantı oluverdi ve Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rüçhan Arık hanımefendi yanında asistanı ile çıkageldi. Artık Rüçhan hanım’ın kazılarını devam ettirdiği kubadabat sarayından bilgiler almaya başladık ve en önemlisini soruverdik “Efendim yöredeki anlatılan efsaneye göre Malandı yöresindeki o güzel su kaynağından saraya kadar iki hat geldiği ve birinin su diğerinin de süt taşıdığı söylentisi ne kadar doğrudur?” “Yok, öyle bir şey ama o teknolojiden ve ulaşım araçlarından yoksun yıllarda bu hattın yapılması bile çok önemli” dedi ardından soru üzerine “Şu söylenti doğrudur: Selçuklu Sultanı Alaaddin’in yöre için ‘burası ya cennettir ya da cennet buranın altındadır’ dediği. Çok muhterem ve sevecen bilge bir hanımefendi olduğunu bizlere gösterdi Rüçhan Hanım. Daha çok şeyler paylaşabilirdik bu hocamızla, ama
Zamanımız yoktu ve kendisine saygılarımızı sunarak ayrıldık. Başkan beyin hükümet konağı önüne yaptırdığı 16 yıldızlı bir sembolik anıtsal köşeye 16 tane Türk devletini temsilen ortasına da bunlardan doğan cumhuriyeti simgeleyen Atatürk büstünü yerleştirip çevresine de Bademli’den savaşlarda terörde şehit olanların ve gazi kalanların isimleri yazdırması bizi çok duygulandırdı.
Zaman geçiyor ve gezecek görecek yerimiz çok. Başkan ve hocamızdan müsaade alıp Başkan’ın bize tahsis ettiği bir araçla ilçeye 11 km kadar uzakta olan adıyla, ünüyle soğuk akan suyu ile meşhur Pınargözü mağarasını ve daha birçok doğa harikası yerleri görmek için yola çıktık. Bir hayli zirveye tırmandıktan sonra aracımız derinliklere doğru inişe geçince kaptan kılavuza sordum “doğru yolda mıyız?” “Evet. abi buranın rakımı 1850 metre. 3-4 metre kadar aşağı ineceğiz, mağaraya ulaşmak için” dedi ve doğal güzellikleri resimleyip seyrederek Anamas dağının arka kısımlarına düşen mağaranın içinden fışkırıp çıkan suyun ihtişamlı sesi ile irkildik. Burası doğa harikası görülmeye değer bir yerdi. Fransız bilimcilerin keşfettiğini öğrendiğimiz mağaranın uzunluğu 16 km imiş, ama şu anlarda girilmesi mümkün değil suyun çok olması dolayısı ile… “Temmuz sonlarına doğru sular biraz çekilir o zaman girmek mümkün” dediler. Bu güzel yerden de resimler alıp hatıralarımızla ayrıldıktan sonra restore edilmiş halen faal olan un öğütülen su değirmeninde un öğütülmesini görüntüledik ve değirmenci ile eskileri konuşup yad ettik. Buradan sonra artık Malandı denilen bölgeden Kubadabat sarayına su nakleden su deposunun bulunduğu yerde idik. Bu asırlık yeri de görüp resimler çektikten sonra yakınlarımızdaki yeşil düzlüğü gösteren kaptan “Şu poligon taşları ile çevrili yerleri Kurtlar Vadisi oyuncusu Necati Şaşmaz aldı, buralar onundur” deyince hiç şaşırmadık. Çünkü buralarda yer almak, yaşamak, varlıklı insanlar için zor değildi.
Artık öğle yaklaşmış karnımız da acıkmaya başlamıştı ki Anamaslı karşıda bir çadırı gösterip “Ağabey siz o çadıra gidin, ben kaptan arkadaşla gidip Bademli’den aracımızı alıp geleyim o çadır benim emmimoğlu Mehmet Köse’nin deyip telefona sarıldı ve emmioğluna bizi karşılamasını söyledi. Biz de Umutcan ve Zeki ile çadıra doğru yürüyüp Mehmet’ten önce yayladaki Mehmet Köse’nin çadırına misafir oluverdik. Yine o misafirperver hanım bacılar, güzelce dört dörtlük bir yemek hazırlayıp yayla yoğurdu ve buz gibi suları ile Mehmet gelince bizlere ikram ettiler. Üzerine çayımızı da içirdiler. Onlara da çok çok teşekkür ederiz. Allah işlerinde kolaylık, ürünlerinde bol artış versin inşallah.
Tekrar yola koyulduk. Artık dönüş yolunda idik, ama daha görülecek çok harika yerler, yaylalar ve bol suyun kaynadığı yerler vardı. Buralarda kısa kısa konaklayarak Antalya Serik’ten daha başka yerlerden buralara gelip çadır kurmuş olan bazı göçerlerden bal bazılarından ayran, yoğurt ve çay ikramı görerek Mehmet’in öz dayısının yaşadığı Ecirli Mahallesi’ne gelip o 95’lik pirifaniyi kısa ziyaret ettikten sonra ayrıldık. Dumanlı’nın mezara dönmüş bozuk yollarında zikzaklar çizerek Beyşehir’e geçtik. Oradan da akşam namazına yakın sağlık ve sıhhatle evimize ulaştırdı gezgin gönül dostumuz Anamaslı Mehmet Köse. Bu zevkli geziden dolayı kendisine müteşekkirim. Saygı ile… Memleket Dergi-Temmuz