Alışmak: İllet bir hastalık

Abdurrahman Çiçek'ten 'alışmak' üzerine bir yazı: Yasak ilişkiler, aldatmalar, küfürlü ve müstehcen sahneler…

Abdurrahman ÇİÇEK

Toplumlar, fertlerden oluştuğuna göre; organların hücrelerden oluşması gibi, illet bir rahatsızlık birine bulaştı mı hepsini topyekûn heder eder. Veya bu illet rahatsızlık sistemiktir; o zaman tekil, çoğul ayırımı yapmadan hepsini istila edip tahakkümü altına alır.

Toplum ve Hayat:

Evvel zamanda toplumumuz, daha çok kırsal yaşamın bir avantajı da sayılabilecek, geniş aile yapısından müteşekkildi. Dede ile torunun bir arada yaşadığı genişçe evler, üzüntü ve mutlulukların paylaşıldığı kutsal mabetler gibiydi.

Zaman değişti; kırsal yaşamdan kentlere taşındık. Geniş aile yerini çekirdek aileye bıraktı. Dede ile torun, bazen yıllarca birbirini göremez oldu. Akraba, kolu-komşu meclisleri yok oldu. Öyle ki sadece anne-baba ve belki de bir çocuktan müteşekkil aile bile, bir evin içinde birbirine yabancılaştı.

Birçoğumuz, özellikle uzun kış gecelerinde dedemizden, nenemizden veyahut anne-babamızdan dinlediğimiz masallarla büyüdük. Köy odalarında, geniş aile meclislerinde uzun uzun sohbetler, komşu, akraba gezmeleri… Şimdi kaçımız çocuğumuza masal anlatıyoruz veya kaçımız komşu ve akrabaya akşam gezmelerine gidiyoruz?

Güya yaşam standartlarımızı yükselten modern yaşam tarzının kucağında sallanıp duruyoruz. Özgürlük ve refah naraları atarken acaba yaşadığımız hayatın ne kadarı kendi istek ve kontrolümüzde. Gelirlerin yükselmesinden ziyade ‘dayattırılmış ihtiyaçlar’ ın arttığı ve bunun için de gece-gündüz, bu dünyalık meşgale için uğraşırken, acaba ne kadar kendimiz olabiliyoruz ve acaba ne kadar kendimiz için yaşıyoruz.

Bütün gün çalışıp yorgun düşünce, pestilimiz çıkmış bir vaziyette eve varıp dinlenme payesiyle boylu boyunca kendimizi bir yere atarken, ev ahalisi ile acaba ne kadar ilgiliyiz? Hele bir de televizyon kumandasını elimize aldık mı, o kurmaca dünyanın içinde kaybolup gidiyoruz. Diziler, filmler, dedikodu ve spor programları derken bazen uzandığımız yerde uyuyakalıyoruz. Bazen de yorgunluğumuza yorgunluk katmış bir halde ev ahalisi; çoluk-çocuğumuzla tek bir kelam etmeden yatağımıza çekiliyoruz. Artık gün bitmiştir ve yarın sabah apar-topar, kahvaltısız, selamsız, kelamsız bir telaşla, yorgun bir şekilde iş ile boğuşmak üzere evden çıkıyoruz. Bu nasıl bir hayattır ve nerede bizim kendi hayatımız.

Aile ve Televizyon:

Televizyon, kapital dünyanın yalancı şahidi…
Televizyon, yirminci yüzyılın süslü eğlencesi…
Televizyon, modern insan zihninin afyonu…
Televizyon, bir modeldir; şeytanlardan sadece birisi…

Elbette ki ben de televizyonun faydalarının zararlarından daha çok olduğunu düşünenlerdenim. Sorun, televizyonun kendisi değil zaten. Sorun, onu nasıl ve ne amaçla kullandığımızdır. Dahası asıl sorun, onu amaçsızca kullanıyor olmamızdır. Hal böyle devam ederken de televizyon ile zihnimize bulaşan afyon bizi bağımlı hala getirmiş, başıboş, amaçsız bir yaşamın kucağına itmiştir.

Aile, televizyonun mahkûmiyetinden kurtulmadığı sürece, fertler arasında iletişim tesis edilemiyor; konuşup dertleşemedikleri için de mevcut sorunlar büyümekte, aile, aile olma vasfını kaybettikçe de yalnızlığın ve mutsuzluğun pençesinden kurtulamıyor.

Televizyonun tehlikesinin en masum zararlarından kısaca bahsetmeye çalıştık. Bir de hiç masum olmayan sinsi tehlikeleri var. İnsanın fıtratını, toplumun, ailenin, kültür ve inançlarımızın kimyasını bozan, temel yapı taşlarını değiştiren, değiştirmeye devam eden televizyonun yayın pervasızlığından bahsediyoruz. Alışkanlıklar kadar insanı zaafa uğratan başka bir edim yoktur herhalde. Alışmak… Bir dönem insanımızın tek başına iken bile seyretmekten hayâ ettiği birçok televizyon sahnesini, maalesef şimdi ailece seyredebiliyoruz. Afyon demiştik; uyuştuk; uyuşturulduk.

Son dönemlerde ailece müdavimi olunan terbiyesiz dizi ve sinema filmleri var. Yasak ilişkiler, aldatmalar, neredeyse ensest ilişkilere dönüşen haller, küfürlü ve müstehcen sahneler… Üzerinde düşünmeden, bir elekten geçirilmeden izlenen bu filmler toplum yapımıza aslında ne kadar da ters düşüyor. Peki, nasıl oluyor da İslam ahlakıyla şekillenmiş bir toplum bu hallere düşerken bunu engelleyecek dinamikler ortaya çıkmıyor.

Yozlaşma ve Hal Üzerine:

Biz bu hale bir günde gelmedik. Bu bir süreçti; hala devam eden.
Bir oyun bu; kurulu bir düzen; toplumumuzu yozlaştırmayı amaç edinen.
Bir hokkabaz, yapacağı oyunun hilesini izleyiciye ifşa etmez. Eğer bunu yapacak olsaydı, sanatının bir ehemmiyeti olmazdı ve rağbet görmezdi. Bir hokkabazın elindeyiz şimdi; illüzyonlar, hileler derken, takıldık peşine gidiyoruz bu afyonlu kafamızla.

Bir Müslüman bilmelidir ki küçük günahlar önemsenmediği zaman, büyük günahlar kapısına dadanmıştır. Küçük suçların işlenmesine müsamaha gösteren, büyük suçların davetçisidir. Bu böyle bilinmelidir. Ki alışmak, nasıl ki tavizle geliyor, alışmış olma da bir illet hastalık aslında. Ve akabinde kişiliksiz bir kimlik bunalımı.

Vahşi doğada bir aslanın ne kadar ürkütücü olduğunu hepimiz biliriz; parlayan gözleri, her an saldırmaya, parçalamaya hazır bir yüz ifadesi, korkunç hırıltılar, iştahlı salyalar; o keskin bakış. Sonra, zapdedilemeyen bu asil hayvan, yakalanıp bir kafese tıkılır. Önceleri kızar, hırlar; kafesin içinde gidip gelir. Bir zaman sonra aynı aslanı, kafesin bir köşesinde sinmiş bir vaziyette yatarken görürüz. Gözlerinin feri gitmiş, kulakları düşmüş; uslu, evcil bir kediye dönüşmüş bir halde görürüz.

Aslan artık kişiliğini kaybetmiştir. İlkin direnmiş, akabinde haline razı olmuş ve alışmıştır. İşte bu yüzden ‘alışmak’ illet bir hastalıktır, diyoruz.
Toplumlar, hatta medeniyetler bile zaman zaman kültürel buhranlar ve kimlik kaymaları yaşamıştır. Şimdi biz de yaşaya geldiğimiz, özellikle kültürel erozyona uğruyor olduğumuz bir badireden geçiyoruz. Bu hal üzere olmamızın temel sebeplerinin başında manevi değerlerimizden kopmamızdır. Kendi ekseninden kopmuş, kaygan bir zeminde tutunma gayreti içindeyiz. Zemin müsait olmayınca da istikametimiz, bizim kontrolümüz dışında oluşmaktadır.

Hz. Ömer (r.a) ın ifadesiyle ‘İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız.’

Sonuç Yerine

Yeniden toparlanmaya, inancımızı tazelemeye, ferasetimizi kuvvetlendirmeye ve televizyon gibi sadece bir örneğine değindiğimiz ama fıtratımıza tasallut etmiş benzeri düşmanlarımızı dizginlemeye, yeniden ihtiyacımız var. Gerçek kimliğimize kavuşmak için yeni bir sıçrama, yeni bir hamlede daha bulunalım.

Değerli, kadim dostum, Yaşar Sivil’in dediği gibi: ‘ Haydi kalk, şeytanı biraz kızdıralım.’

Kültür Sanat Haberleri

Antalya'da Şafak Vakti Sıra Dışı Manzara
Alanya Kalesi'nin 800 Yıllık Sırrı
Türkiye’de Sadece 7 Tane Kaldı: İşte Küllerinden Doğan Mavi Değirmen
Ayder Öncesi Nefes Kesen Prova: Kazanamayan Kurbana Gidiyor!
Gönül Dağı’nda Gurur Günü: Gedellili Mucitler ASELSAN ve TUSAŞ Yolunda!