Ergenekon soruçturması kapsamında gözaltına alınan ve darbecilik suçlaması ile tutuklanan akademisyenlere Habertürk yazarı Doç. Nuran Yıldız'dan destek geldi. Yıldız'a göre akademisyenlerden darbeci olmaz, çünkü...
Akademisyenden darbeci olmaz. Kendi familyamı biliyorum. Bir, iki akademisyen tanıdığınız varsa siz de aynı yanıtı kolaylıkla verirsiniz.
Askerlerin darbe yapmasının mantığı silaha sahip olmalarına dayanır. Görünen neden silah olsa da görünmeyen neden soru sormamaktır. Askerlikte ast, üstün komutunu sorgulamaz. "Haydaa, darbe de nereden çıktı?" diye komutana çıkışmak olmaz.
Akademide ise durum tam tersinedir. Akademisyenin varlık nedeni soru sormaktır. Biri ona "darbe yapacağız" dese, sorular peş peşe gelir: "Neden ki?", "Sosyolojik temelleri var mı?", "Post-yapısal koşulları nedir?", "Darbenin cosinus, tanjantları belirlendi mi?", "Darbenin olası sonuçları nedir?" Bilimsel çalışmanın temeli olan varsayımlar sıralanır. Bir doçent çıkıp "önce bir grup üstünde darbenin testini yapalım, sonra sahaya çıkalım" diye doğallıkla önerebilir. Darbe fikrini ortaya atan, attığına pişman olur.
Akademisyen darbe yapamayacağı gibi hükümet devirecek parti de kuramaz. Bakınız Prof. Haberal örneğine. Patalya'da parti kurma toplantıları yapıyormuş. O toplantıların evveliyatını hatırlayan yok, o kadar eski. Peki ortada parti var mı? Yok.
Bırakın parti kuracak sayıyı, beş akademisyeni aynı amaç için toplamanız imkansızdır. 1000 seçmenli üniversiteden 15 rektör adayı çıkarmak akademisyen işidir.
Diyelim ki parti kurdular. Mümtaz Soysal hocanın kurduğu partiyi ne çabuk unuttunuz. Adını sorsam hatırlayanınız çıkmaz.
Benim bildiğim iki akademisyen bir araya geldi mi üçüncünün dedikodusunu (eleştirisini demek daha bilimsel olur) yapar. Akademisyen akademisyenin kurdudur deseniz yeridir.
Bilimsel çalışmanın prensibi başka bilim insanının daha önce bulduğunu çürütmek üzerinedir. Bilim nasıl ilerliyor sanıyorsunuz?
Akademisyenin bildiği protesto yöntemi cübbe giyip, Ata'ya şikayete gitmektir. Daha geçen ay "Halimem" türküsünü ıslıkla çaldı diye profesörün başına gelenleri ne çabuk unuttunuz.
Kısaca diyeceğim odur ki Sisi'nin darbeciliği, akademisyenlerin darbeciliğinden daha ciddiye alınır bir şeydir.
MEDYADA CEHALETİN ALTIN ÇAĞI...
Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ Harp Akademileri'nde konuşunca medyanın "körleşmesi" somutlaştı. Konuşmayı haberleştirme biçimleri "körün fili tuttuğu yerden tanımlaması"na döndü.
Görüldü ki araştırmacı gazetecilikten sonra masa başı gazeteciliği de toprağa verip, "kafadan gazetecilik" yapılır olmuş.
Kafadan gazeteciliğin iki kuralı var; 1. Gerçekle bağı koparacaksın, 2. Duruma ilişkin geçmişi yok sayacaksın. Bu gazeteciliğin pratiği ise; kafadan uyduracaksın, her duyduğuna "ilk ve yeni" muamelesi yapacaksın.
Genelkurmay Başkanı konuşmasında, Mustafa Kemal'in "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir" sözünü anımsattı.
"Kafadan gazeteci", ilk kural "gerçekle bağı koparacaksın" gereği bu cümleden "Türkiyelilik" tanımını çıkardı.
Sonra ikinci kurala geçip, duruma ilişkin geçmişi yok sayınca, pek çok gazetenin manşeti "Genelkurmay'dan açılım" olmasın mı? Televizyonlar "Genelkurmay'dan bir ilk" diye veryansın etmesin mi?
Bu durum karşısında hissiyatım dumura uğramakla bile açıklanamaz. www.tsk.mil.tr adresine girseler, aynı sözlerin 24 Eylül 2007'de, Kara Harp Okulu'nun eğitim yılı açılışında, Org. Başbuğ tarafından aynı şekilde söylendiğini görecekler.
Gerçek gazeteciliği hatırlar gibi olsalar, konuşmanın cemaatlerle ilgili bölümünü daha dikkatle okumayı akıl edebilseler "gündem hakkında konuşmayacağım" diyen komutanın gündemin en bildik konusu üzerine konuştuğunu göreceklerdi.
İster balık hafıza deyin, ister gazeteciliğin ölümü.. Benim için durum, medyada cehaletin altın çağını yaşıyor olduğumuzdur.
SEVGİLİ TÜRKAN SAYLAN'A ÖNERİ
Zarar gördünüz. Yıprandınız. Kırıldınız. İncitildiniz. Hırpalandınız. Hastaydınız. Yine de direndiniz. "Şimdi ölmenin zamanı değil" diyerek ölüme meydan okur gibi yaşananlara meydan okudunuz.
Sesli ve sessiz alkışlar aldınız. Medyanın gözbebeği oldunuz. Gazetelerde, televizyonlarda her yerde siz varsınız.
Affınıza sığınarak bir iletişimci tavsiyesinde bulunmak isterim: Yapılan haksızlığı herkese duyurmak istemekte haklısınız ama o kadar çok medyatik olmanın, mağdurluğunuzun sempatisini, popülizmin antipatisine dönüştürme tehlikesini göz ardı etmeyiniz.
AKLIMDA KALAN
"Yarın çok güzel olacak!" hissi: Ankara Üniversitesi olarak harika bir 23 Nisan kitabı hazırladık. Rektör Prof. Dr. Cemal Taluğ'un özel önem verdiği "Çocuk Üniversitesi Programı"na katılan 6-14 yaş arası çocukların bilim deneyimlerini yazdıkları anı defterlerini biraraya getirdik. Kendi el yazıları ve çizgileriyle. "Aslında ben bilimde bu kadar ilerlememiştim" diye yazmış biri, "Atam senin izinden gidiyorum ama yetişemiyorum, hızlı mı yürüyorsun?" demiş diğeri. "Türkiye'de bu kadar bilgili insanlar olduğunu bilmiyordum" diyen de var, "Sevgili Çağlar abi seni başta gözüm tutmadı" diyen de... Çocukların kitapta yer alan yaratıcı, içten, gülümseten, şaşırtan düşüncelerini okudukça "Yarın çok güzel olacak, bu çocuklarla başka türlüsü mümkün değil" diyor insan.