AK Parti = Öcü (mü?)

yazar-71

Tarih 28 Şubat 1997, Türkiye bir bunalımın eşiğinde. Ülkede irtica (!) almış başını gidiyor. Bunu Türkiye’nin en büyük tehlikesi olarak gören TSK postmodern bir darbe yapıyor ve hükümet düşürülüyor. Aslına bakarsan bu buzdağının görünen yüzü, asıl büyük ve tehlikeli olanı buz dağının arkasındaki geniş tabaka! O tarihte ülke ekonomisi biraz nefes almış, insanların yüzleri biraz gülmeye başlamıştı, lakin ortada gezinen sakallı, takkeli yani bir kısmın değişiyle yobaz (!) tipler çoğalmaya başladı. Yok X tarikatı, yok Y tarikatı diye bir yığın grup çıktı. Ortalığı yakıp yıktılar. Bunlar haber bültenlerinde boy göstermeye başladı. Sonra ben de dahil olmak  üzere “Ne oluyoruz” demeye başladık. Olaylar gelişti ve 28 Şubat Refah-Yol hükümetinden sonra bu tarikatlar buharlaşıp uçtular. Neredeydi onlar? Aynı kalabalıklar neredeydi? Yani olay yine 12 Eylül’ü hatırlatır cinstendi. Hafızamızı zorlayıp o zamanları biraz hatırlayalım.

Ülke sağcı ya da solcu diye ikiye bölünmüş, kan gövdeyi götürüyordu, ama gel gör ki 12 Eylül’den sonra ortalıkta bir tane bile olay kalmadı! Ne bir kan aktı, nede bir tartışma çıktı!

Darbeden sonra, Özal hükümeti inançlı bir Başbakan ve kurmayları ile ülkeyi şahlandırıyor. Dünyada Türk’lerin itibarı artıyor. Türkiye bir nevi düzlüğe çıkıyor. Bunları içine sindiremeyen bir grup “Yeterr!” diyor. “Türk halkı uyanmadan bir şeyler yapmalıyız!” Sonra ardı arkası kesilmeyen karalamalar, hükümetin yıpratılması, yapılan iyi şeylerin görülmemesi ve ülkenin Amerika’ya satılması gündeme geliyor. Şimdi içinde bulunduğumuz zamana ne kadar çok benziyor değil mi? Sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Özal kalp krizinden ölüyor. Tamda Türk Federasyonu’nu açıklamasına bir hafta kala! Yani Türkiye’ye o süreci yaşatsalardı karşısında kimsenin duramayacağı bir güç olacaktı.

Birileri çıkıp Başbakan’ın kafasına yazar kasa atıyor. Bir bir dükkanlar kapatılıyor, yabancı sermaye dediğimiz kuruluşlar ülkeye yaklaşmıyor bile.

Türkler olarak krize alışmış bir ulusuz biz. Şu anki hükümet geldi geleli, yani 4,5 senedir değil kriz yaşamak, krizin yanından bile geçmedik!

O zaman hükümette olan partiler 3 Kasım 2002 tarihinden sonra tarih oluyorlar. Onlar hükümetten çekildikleri tarihte borsa 7 bin dolaylarında.

Sonra AK Parti tek başına iktidar! 4,5 yıllık bir hükümet.

- İktidarlarının ikinci yılında, 80 yılın rekoru kırılmış bir ekonomi.

- Yine ikinci yılda Bağ-Kur’lu çiftçilerin maaşında % 130’luk artış.

- Aynı iktidar döneminde OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ülke Türkiye seçildi.

- TL gitti yerine YTL geldi.

- Borsa tam 7 kat arttı. Oldu 47 bin.

- Ülkede bankalar batarken 100 milyon $ etmezken, aynı iktidar döneminde 3-5 milyar $’a satıldı. Huzursuzluk gitti, huzur ortamı geldi. Bunlar sadece sayabildiklerim, ki bunlar daha hiçbir şey. Geçmiş dönemle bugünü mukayese ederseniz, her şeyi ayan beyan görebilirsiniz.

Sonra malum güçler baktılar ki her şey yolunda. “Böyle devam ederse bu hükümet bir 20 sene daha bu devletin başından gitmez. Biz de sabit gelirlerimizden oluruz. Ne yapalım? Bir şeyler yapmalıyız bu hükümeti zayıflatmak için. Ne var elimizde? Ekonomi! Yok, onu bozamıyoruz. Ya ulusalcılık? Evet olabilir! Haydi bastırın, ülke yabancılara satılıyor. Arkasından bir de terör olayını patlattık mı iş tamamdır.”

Şimdi size soruyorum bunların hepsi tesadüf mü?

Bu ülkede terör var deniyor. Evet görünürde var ve 30 yıldır bu terörle uğraşılıyor. Ne hikmetse bir türlü baş edilemiyor terörle. 250 bin asker yığılıyor sınıra. Terörün sesi kesiliyor. Birkaç ay terörsüz bir yaşam sürüyoruz. Sonra bir bakmışsın akbaba sürüsü gibi tekrar çoğalıyorlar. Sayıları 5 binmiş. 20 bin olsun! Dünyanın en iyi askeri kuvvetlerinden birine sahibiz diyoruz! Övünüyoruz! Göğsümüz kabarıyor! Teknoloji desen var! Para desen var! Şehit olmaya hazır askerler de var! Eee, ne duruyorsun bitirsene terörü! Ama yok kimsenin işine gelmiyor bu terörün bitmesi. Şu anda bana göre AK Parti’de dahil hiçbir parti yok edemez terörü. Neden? Çünkü, yukarıdan baskı var “Hooppp hemşerim sen kimsin de benim kurduğum sistemi bozuyorsun! Senin bana şu kadar borcun var, o borçlarını ödeyene kadar sesini çıkartmayacaksın. Otur oturduğun yerde!”

Şöyle söyleyeyim, ben 23 yaşındayım ve lise mezunuyum. Birileri çıkıyor terörü yok edeceğiz diyor. Diğeri ise ben mazotu düşüreceğim. Bir başkası da çıkıyor ÖSS’yi kaldıracağım diyor. Ben bu vaadlere inanmıyorum.

Seçim zamanı yaklaştı. Şimdi bu partilerin hepsinin bize ihtiyacı var. Bu zamana kadar biz onların oyuncağıydık. Şimdi ise durum değişti. Artık onlar bizim oyuncaklarımız. Ne yaparsak bu zamanda yaparız. Öncelikle safımızı belli etmeliyiz. Durduk yerde kamusal alan diye bir şey çıkarttılar. Neymiş kamusal alana başı örtülüler giremezmiş. Böyle bir saçmalık yok. Başı örtülüler giremiyorsa, başı açıklar da girmesin! Neden sadece başı örtülülere yükleniliyor? Allah’ın emrettiğini uyguladıkları için mi? Birinin eşi başını örttü diye ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa, diğerinin çocuğu İmam Hatip mezunu diye yerden yere vuruluyorsa, başka birinin babasının sakalı var diye her seferinde dışlanıyorsa, ben de seçim zamanında bunlara hadlerini bildirmeliyim.

Çocuklarımıza milliyetçiliği aşılamalıyız. Ama gerçek milliyetçiliği! Ülkücülüğü slogandan ibaret görenlerle, köklerini tarihten alan, ülkücülüğü bir dava olarak görenleri birbirine karıştırmadan değerlendirmeliyiz. Slogancı ülkücülere “İçtiğin sigaranın markası ne?” diyorum, Marlboro diye cevap veriyor. “Giydiğin ayakkabının markası ne?” diyorum, yabancı bir firma ismini söylüyor. Milliyetçilik öyle lafta olan bir şey değil, internet kafelerde chat yapmaya, bazı yerlerde sigara-çay arasında mafyacılık oynarken boş kafalarla yapılacak işler hiç değil! Milliyetçilik kendin için değil vatanın için düşünmektir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.