Ahilik kültüründe yitirdiklerimiz

"Şimdilerde acaba bu kültür halen var mı derseniz ne yazık ki üzülerek yok derim" diyen İsmail Detseli kaybolan zanaatları bir bir yazdı.

İsmail DETSELİ

 

Gelin önce şu tespiti yapalım ahilik nedir: Bu ocaktan kimler yetişirdi nasıl yetiştirilirdi.

Ahilik esnaflığın kökenidir. Ahilik sevgi saygı ve hoş görüdür. Ahilik esnafların müşteriye karşı gösterilen hürmet ve saygıdır. Ahilik başkalarının menfaatini kendi menfaati üzerinde tutmaktır.

Ahilik dürüstlüktür. Hülasası budur. Hatta Ahilik, eskilerden işittiğimize ve okuduklarımıza göre ve dönemlerinde Anadolu da yaşayan halkın çocuklarının , gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, onları ahlaki yönden yetiştiren dürüst çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir ocaktır. Bu ocağında kendine has kural ve kurulları vardır.

 

Ahilik hasetten kıskançlıktan ve cimrilikten uzak Allah’ın verdiğine kanaat etmektir.

Bizim kuşak insanları yaşam olarak yarım asrı çoktan aşmış yaşı 60’ın üzerinde olan insanlar ahilik ocağından yetişmiş. Esnaf ve zanatkarların çıraklık kalfalık ve ustalık döneminden sonra iş sahibi olmaları ve çalıştırdığı insanlara yahut da müşterilerine davranışın önemini belirten şeylere biz yetişemesek de ahilik kültürünü almış ve gayet iyi uygulayıcısı olan insanlara biz şahit olduk. Dürüstlükleri, samimiyetleri, sevecenlikleri babacanlıklarıyla ne kadar güzel bir kültür varlığından geldiklerinin nişanesi idiler.

Şimdilerde acaba bu kültür halen var mı derseniz ne yazık ki üzülerek yok derim.

Bu kültür acaba ülkemizde öldü mü derseniz veya ne zaman öldü derseniz 40 yıldır zaten hasta olarak devam eden bu güzel hasletler son 15 yılda tamamen öldü. Keşke güzel kültürümüzü yok etmeseydik.

 

Günümüz insanı esnafı işçisi işvereni öyle acınacak durumdaki kıskançlık ve hasetle “Rabbena hep bana” düşüncesi içerimize işlemiş. Ben tok yatayım, çok kazanayım diğerleri nasıl olursa olsun, isterse açlıktan ölsün, vurdumduymazlığı ile yaşamaya başlayalı çok şeylerde değişiklik oldu.

Marketler çıktı çıkalı, mahallelerin vazgeçilmez emanetçisi bekçisi bilgilisi adres sorulanı olan bakkal amcalar ve bakkallık kültürü kayboldu ve bakkal sınıfı yok oldu. Var ise de birkaç tane onlarda sekarettte. Ayakkabıcılık sanayileşti, kunduracı eski Konya tabiri ile kelikçi kavaf kültürü öldü. Oysa bundan 50 yıl hatta 30 yıl kadar önce Konya’da dükkanların önlerinde kösele tabanlı hastalığı reddeden ayakkabılar tulumbacı pabucu diye bilinen o avurtları lastikli, ayağa göre genişleyen pabuçlar, sepili çarıklar, ökçeli ve düz mestler kendine has kokusu ile burnumuza kokan cızlavet lastikler, yeni gelinlerin ve genç kızların ayağına giyinip de endamlı edalı yürüyüşleriyle ayağında gıcır gıcır  öten kenarı fermuarsız ökçeli parçalı mesler kaybolup gitti. Erkeklerinki yandan kilteli veya fermuarlı, hanımlarınki ise yanakları lastikli ayağa giyilirken genişlerdi. Hatta kabaralı postallar ve yine köseleden yapılmış kabaralı kadın şipidikleri vardı.

Eskiden bir ustaya ayakkabı veya mes siparişi verirken sadece ayağına ayakkabı yapılacak kişinin bir kağıt üzerine ayağının çevresini çizen usta ayağınıza top gibi ayakkabı yapardı ve onlar oturaklı lafı sözü dinlenen babacan ustalardı.

 

ÇÖĞEN HELVASI KOKARDI SOKAKLAR

Daha o sokaklarda caddelerde mis gibi dükkânlardan dışarı vuran çöğen helvası yapan  imalatçıların kokuları makineleşmeye geçince onlarda ne yazık ki yok oldu. Oysa bu tür esnaflar işlerini bitirdikten sonra o uzunca önlüklerini bellerine kadar toplayıp dükkanların önüne iskemleleri atarak İstanbul caddesinde Karaman caddesinde Taşhan civarında Kara Mustafa hanı Gevraki hanı civarlarında yakınlarındaki gahveciye ‘oğlum 5-6 gayfe yap okkalısından’ der, ‘gel Ali usta, Mehmet ağa, Veli emmi’ diye çağırıp da gülüşe oynaşa gahvelerini içmeleri hatta o muhabbetin arasında sahibi bir yere kadar gitmiş komşu dükkanına bir müşteri gelirse hemen oranın sahıbısı yok demeden onun malını severek isteyerek satmaları, komşunun dükkanına sahip çıkmaları, hasetsiz, riyasız, hoş görülü sevecenlikle işlerin yoluna konulması yok oldu gitti…

 

Şimdi mi? Aynı iş yapan iki esnaftan bir tanesine iki üç müşteri gelse de kendisine uğramasa diğer komşunun hasedinden çatladığı bir zamandayız. Bu haset de adamın insanlığını kazancını yiyip bitiriyor..

O eskiden süslü süslü koşumlar yapan atlara güzellik at arabalarına da göze çarpan zevkli takımlar üreten süslü hamıtlar. Yandan püsküllü yan kayışları at başlığına nazar boncuklu at gözlükleri yapan saraçlar da yok oldu. O atlara eyer ve benzeri kaltaklar yapan merkeplere semer diken usta esnaflar da yitip gitti. Dahası at ve öküzlere nal çakan türkülere ve öykülere konu olan nalbantlarda yok oldular ve merkepler ne yazık ki yalınayak nalsız kaldı.

Burada nal ile nalbant ile ilgili bir hikaye ve türküler anlatalım da eskileri yad edelim..

 

600 yüz yıl boyunca üç kıtada at koşturan ecdadımızda tabiî ki savaşlarda ve ulaşımda atın ve yük taşımada kullanılan öküzünde yeri bir başkaydı. Bunun gereği olarak Osmanlının yıkılışından sonra bin bir güçlükle savaşla meydana getirdiğimiz cumhuriyetin ilk yılları hatta ilk 50 yılında bu ilkel yöntemlerin kullanılması hatta ordumuzun içerisinde bile topların ve erzakların taşınmasında süvari ve jandarmaların köylere ulaşmasında vasıta olarak yer aldığından makineleşme ve vasıtaya geçilinceye kadar çok önemli yer tutuyordu atlar.. Bunun için nalbantlık mesleği de çok cazip bir meslekti.

Nalbantlık deyince bilmeyenlere hatırlatalım. Nalbantlık yük hayvanı at ve eşeklerin hatta düğen süren kağnı çeken tomruk çeken öküzlerin tırnakları yıpranmasın diye atların ayağına nal çakmaya nalbantlık denirdi. Ayrıca birde hazin hikayesi var bunun.

 

“ÖKÜZÜN ÖLDÜĞÜNE BAKMADA PERÇİNE BAK PERÇİNE.”

Köyde çok sanatçı yoktur. Nalbant olan usta bir ihtiyarı öküz çakmak için çağırırlar, atlar ayakta nallanırdı öküzler ise yatırılarak nallanırdı. Öküze yarım ay şeklinde iki nal vurulur bir ayağa, onun da mıhlarını iyi tutturmak gerekirdi. Nalların öküzün ayağında fazla durması için yere yatırılan bir öküzü ustanın ihtiyar olması nedeni ile beceriksizlikten hayvan yerde biraz fazla kalmış ve daralmış. Oradakilerden biri ihtiyarı uyarmış “emmi öküz çok daraldı ölecek” diye adam aldırış etmemiş ve öküz de ölmüş ellerinde. Adama “öküz öldü emmi” deyince adam ustalığını öğünmek için şöyle cevap vermiş: Oğlum öküzün öldüğüne bakma sen perçine bak perçine deyivermiş. (Perçin mıhın tırnaktan çıkışı ile kerpeten marifetiyle geriye doğru kıvrılmasıdır)

Daha başka nalbantla ilgili türküler de çoktu. Eskiden örneğin “çekin kır atımı vay aman nalbantta nallasın aman aman verin parasını amanın hakkı da kalmasın aman aman.

Offff aman aman nalbandım, nalbandım saramadım, aldandım” gibi manalı ve nalbandın kıymetini anlatan türkülerimiz vardı.

Biz diğer kaybolan zanaatlarımıza devam edelim. Şimdi çok önemi kalmayan ama köyde şehirde 50 -60 yıl önceleri akşam oturmalarına veya gece yapılacak işlere giderken elimizde ışık olması için yapılan basit ama çok gerekli olan dörtgen, üzerinden halkalı, saplı içersine idareyi yakıp koyduğumuz aydınlatma aracını fenerleri yapan ustaları ve aydınlatma sanatımızı kaybettik.

 

Şehrin Bakırcılar Sokağı’na girince o desen desen bakıra işleme yapan tokmakla, çekiçle şekil veren bakırcı ustalarını bakırcılık sanatını, bakır sahanları, bakır tasları mertabanıları tirit sahanlarını, pilav lengerilerini onları, kalaylayan kalaycı usta ve çırakları, kalaycılık sanatını kaybettik. Ve bir temizliği övmek için kullanılan “kalaylı tas gibi” deyimi de tarihe karıştı.

Dahası var devam ediyoruz. Eskiden bazı dükkânlarda el dokuması tezgahlarda rengarenk bez parçalarının eskilerinden dokunan ve adına haneli denen, düğünlerde gelin çeyizlerinin üzerine atılarak güzel bir görüntü sağlayan gelinlik kızların vazgeçilmezi olan haneliler ve onun ustaları yok oldu. Pamuk ve yünden döşekler minderler, yastıklar yapan ustalar kerk ettiler mesleği. Istarda dokunan halıların kilimlerin yerlerinde güzel kızların yerini makineler aldı. Konyalı’nın vaz geçemediği ev sergisi olarak ve daha bir çok malzeme yapımında kullanılan evlerden hastalığı kovan o güzelim kuzu yününden tepme keçeler kayboldu.  Eskiden keçeciler içerisine girince o yüksek hanaylı uzun dükkanların tabanı sabahtan sulanıp serinlik verildikten sonra bir uzunca şilte üzerine döşenen kuzu yünlerini keçe yapmak için belden yukarısı soyunuk belden aşağısında kocaman şalvarlar olan, vücutlarından ter akıtan ve o keçeyi tepen, burma bıyıklı iri vücutlu ustaların halini kim bilir şimdi.. Ne var ki bu mesleğin ve ürünün fabrikasyonu da kalmadı. Oysa o keçenin kullanım alanı öyle çoktu ki. Örneğin semere hamıta, eyere, evdeki sergiye daha daha nelere nerelere yarardı.

 

Burada bir Gonya Hikayesi aklıma geldi. Eskiler çok anlatırdı. Bir dul kadın keçe külahçı ustasına varıp yalvarır, “Usta ne olur ihtiyaç sahıbıyım bir oğlum var onu göndereyim de keçeciliği bellesin. Keçeci külahçı ustası olsun, yanında üç beş kuruş da para ver” der. Adam kabul eder, çocuk tam üç gün keçe külahçıya işe gider, sonra gitmeyiverir. Adam çocuk yanlış yola sapmasın diye (işte bu da ahiliğin verdiği terbiyedir) kadının evine varır “abla oğlan işe gelmeyor, haberin varmı bir yanlışa düşmesin yavrucak” deyince o birkaç gün önce yalvaran kadın “gelmeyecek gayrı gardaşım” der. Usta sebebini sorunca “Neden olacak zanaati bellemiş çocuk” der. “Nasıl bellemiş abla?” diye meraklanır usta “Nasıl olacak iş pek golayımış hay gardaşım sen yünü depmişsin keçe olmuş, gıvırmışsın külah olmuş o da belleyivermiş işte” deyince Usta çabuk bir manevra ile hem kapıdan dönmüş hem de şöyle mırıldanmış “Vay kerata vay üç günde işi gendi bellediği gibi evde anasına da belletmiş fesuphanallah”..

 

Daha ne sanatlar ne sanatçılar vardı. Harmanda sap sürmeye yarayan düğenlerin ustaları harman savurma aletlerinden beldanat ve ağaçtan dirgen ustaları yaba ustaları. Kasnaktan ve deri sırımdan yapılan kalbur gözer ustaları.. Neleri neleri kaybettik.. Geçmişi düşündükçe aklımı zayi edeceğim gibi geliyor maazallah.

 

Marangozların önünde çocuklarımızın kundaklanmasında yerleri gitmeyen ahşaptan yapılmış boyalı beşik yapanlar çocukların cinsiyetine göre sibek ve özel aletler yaparak onların beşik içersindeki rahatlarını sağlayan ustalar. Çocukların yürümesine yardımcı olan boyalı cilalı tekerlekli oyuncak el arabalarını itina ile yapan ustalardan kimse kalmadı. Daha kalın kalın tahtaları bir araya getirerek ahşaptan hazır kapılar, mandallar ve onları yıllarca taşıyacak kullaplar, süslü raflar, oymalı dolaplar, güzel pencereler yapan dülgerler de yitti. O yıllarda böyle ince işlemeli iş yapan eli hünerli marangozlara dülger denirdi. Şimdilerde bu işler de eften püften oldu, sunta yapıştırma dayanıksız fabrikasyon işler revaçta. Hatta son yıllarda PVC denen terleyip soğuyan şıpır şıpır suları damlayan, sıhhatsiz kapı pencereler aldı o sağlıklı kapıların pencerelerin yerlerini.

 

Çıkrıkçılar içersindeki eski leblebiciler, kahve kavuranlar, her taraf mis gibi kokardı yine var ama o kokular yok.. Son aklımdaki zanaatı da yazayım şimdi onun da hasreti var içimizde. Güz gelende susamlar toplanıp yer yer tahin değirmenlerinde öğütülürdü öğütülürken de dükkanın yanlarını mis gibi bir koku alırdı.

 

Eski aşçıları da unutmayalım 10 kişilik tirit, 8 kişilik bulgur pilavı yapan o koca koca göbekli nefes aldı mı garsonu 2 metre ileri üfleyen aşçıları tabaktaki bir sineği bahane edip de şikayetçi olan müşteriye “gaç hay lan ondan ne çıkar sinek sen gadar oluncaya gadar sen dağ gadar olursun be mübarek bir sineğin adımı olur uçan şey meret düşebilir” diye adamı azarlayan o babacan ustalar… Vay ben ne yapayım vay. Şimdi ağlamak zamanı…

Yerel Haberleri

Baba-Çocuk İkilisi M1 Konya’da Bir Araya Geliyor
SEZON ÖNCESİ KRİTİK İNCELEME
TARİHİ CAMİLERDE SAF TUTTULAR
MİLYONLUK VURGUN ENGELLENDİ
Lazerle Göz Çizdirme Dönemi: Hangi Yöntem Size Uygun?