7. GÜN ÜSKÜP'TEN KOSOVA'YA: PİRİŞTİNE SULTAN MURAD'IN HATIRASINDAN PRİZREN'E

Suat Şahinoğlu

Bugün benim için turun en anlamlı günlerinden biriydi.

Çünkü gezi öncesinde zihnimde başlayan Kosova hikâyesi nihayet gerçek bir mekâna dönüşecekti. Bugün Balkan tarihinin en önemli merkezlerinden biri olan Kosova'ya gittik.

İlk durağımız Priştine yakınlarındaki Sultan Murad Hüdavendigâr Türbesi oldu.

Başkent Priştine’ye vardığımızda bende henüz yeni kurulmuş bir devletin siyasi ve güvenlik politikalarındaki korku ve tedirginlik vardı. Havalimanının tam karşısında bulunan NATO üssü ve çevrede dolaşan NATO askerleri bu kanaatimi destekliyordu.

Priştine yakınlarındaki Kosova Savaşının yapıldığı Kosova ovasına giriyoruz, yolun hemen sağında bir türbe görüyoruz, Osmanlı Akıncılarından ilk 2 şehidin burada yattığını öğreniyor ve şehitlerimize duamızı ediyoruz. Buradan Meşhed’e Sultan 1. Murad Hüdavendigâr Türbesi'ne geldik.

1389 Kosova Savaşı'nda şehit düşen Sultan I. Murad'ın iç organlarının defnedildiği kabul edilen bu türbe, Osmanlı'nın Balkanlar'daki tarihinin en güçlü sembollerinden biri. Burada Sultan Murad Hüdavendigâr’a ve tüm şehitlerimize dualar ederek, Fatiha okuyarak ziyaretimizi gerçekleştirdik.

Burası, tarihi duvarları, Selçuklu etkisi görülen ilk dönem Osmanlı mimarisi, imparatorluk kültürünün etkisiyle yetiştiği hissedilen Özbekistan Buhara’dan gelen Türk ailesinin Rumeli kadını şivesiyle konuşan türbedarıyla konuştuk. Türbedar kadının anlattığına göre ailesi yıllar önce Buhara’dan göçmüş. Ailesi gibi kendisi de bu türbeyi geçmişinin bir emaneti olarak görüyormuş. Kadınla sohbeti bitirip oradan ayrıldık

Türbenin yanındaki Selamlık müze olan binada Osmanlı'nın Balkanlar'daki son dönemine ilişkin fotoğrafları görmek de ayrıca anlamlıydı.

Yüzyıllar önce Anadolu'dan Rumeli'ye geçen bir devletin yükselişini ve ardından bölgeden çekilişini aynı mekânın hafızasında görmek insanı ister istemez düşündürüyor.

Benim geziye çıkarken sorduğum soru yeniden aklıma geldi: Bir devlet çekildiğinde geride ne kalır?

Türbe... Cami... Çınar... Bir kelime... Bir türkü... Bir dua... Belki de en önemlisi, insanların hafızası.

Sonraki uğrak yerlerimiz önce Fatih Camii ve ardından Hasanpaşa Camii oldu. Hasanpaşa Camii oldukça ilginç geldi bana. Caminin içerisi klasik Osmanlı mimarisinde olduğu gibi mavi, yeşil, siyah ve kırmızı renklerde ince ve estetik lale motifleri ile değil; koyu ve belirgin bir tarzda sarı, kırmızı ve yeşil gibi renkler kullanılarak daha basit çiçek modelleriyle tezyin edilmişti. Daha sonraki camilerde de gördüğüm en temel özellik şuydu: Büyük, küçük çeşitli renklerde çiçek motifleri. Balkanlardaki pek çok şehirde evlerde ve sokaklarda çiçekler yetiştirildiğini gördüm.

Bu coğrafyada geçmişten günümüze köklü bir çiçek kültürü yaşadığı intibaını edindim. Ayrıca camide Davut Yıldızı içine yerleştirilmiş Osmanlı Tuğrası da önemli bir semboldü. Sultan 1. Murat tarafından yapılmış, yalnızca minberi ve mihrabı olan üstü açık bir mescitte namaz kıldık. Tabiatıyla yerlerde halı yoktu. Çıplak taşın üzerine secde ederken Asr-ı Saadet’te de mescitlerin zemininin toprak oluğu geldi aklıma.

Kosova'nın Yakın Tarihi

Ardından Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir şehir olan Prizren’e geçtik. Burası şehrin atmosferine uygun otantik bir mekândı. Prizren'e doğru ilerlerken Kosova'nın yakın tarihinin önemli dönüm noktalarından biriyle bağlantılı meydanı da gördük.

Prizrenın fethi 1389’da halkın padişaha arzuhaliyle gerçekleşmiş. Sultan Murat şimdi 700 yaşında olan bir çınar dikmiş ve şu duayı yapmış: ”Burası(Prizren) kıyamete kadar ezansız kalmasın!” Bu dua vesilesiyle komünizm dönemi dâhil bu şehir hiçbir zaman ezansız kalmamış.

Prizren şehir merkezindeyiz. Piriştine ve Prizren arası yaklaşık 75 km Prizren bölgenin en ünlü dağlarından Şar dağlarının yamaçlarına yaslanmış ilk görünümü itibariyle küçük bir Saraybosna izlenimi veren üç tarafı dağlarla çevrili olan çok güzel bir şehir. Prizren'e ulaştığımızda burada bizi tüm heybeti ile Sinan Paşa Camii Şerifi karşılıyor Sinan Paşa Camii de yine Tika tarafından ihya edilmiş bir Camii. Yerler parke taşlarla döşeli. Şehrin ortasından bir nehir akıyor Kastamonu’ da olduğu gibi. Nehrin üzerinde Mostar’ ı andıran küçük bir köprü var, insanlar oldukça bakımlı. Dışarıdan gelen biri buradaki insanların sürekli eğlendiklerini sanabilir.

1989 yılında Slobodan Milošević'in Kosova Savaşı'nın 600. yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirdiği miting, Yugoslavya'nın sonraki yıllarında yaşanacak büyük siyasi dönüşümlerin sembolik başlangıç noktalarından biri olarak anılıyor.

1389 ile 1989'un aynı tarih üzerinden birbirine bağlanması, Balkanlar'da tarihin nasıl siyasi hafızanın bir parçası hâline geldiğini gösteriyordu.

Prizren: Yaşayan Hafıza.

Daha sonra Prizren'e ulaştığımızda şehir bana turun en sıcak ve samimi duraklarından biri gibi geldi. Burada Osmanlı mirası yalnızca tarihî yapılarda değil, günlük hayatın içinde de hissediliyordu.

Yürüyüş turumuz sırasında: Halveti Tekkesi... Gazi Mehmet Paşa Hamamı... Bayraklı Camii.. Fatih Sultan Mehmet'in namaz kıldığı Namazgâh... Maraş Semti... Maraş Köprüsü... 400 yıllık çınar... Emin Paşa Camii... Taş Köprü... Şadırvan Meydanı... Sinan Paşa Camii... Aziz Gorgi Kilisesi... Katolik Kilisesi... Arasta Camii Minaresi... gibi önemli noktaları gördük.

Bistrica, yani Akdere üzerindeki Taş Köprü ve Şadırvan Meydanı, şehrin en güzel görüntülerinden birini oluşturuyordu.

Prizren'in sokaklarında dolaşırken tarihin yalnızca müzelerde saklanmadığını daha güçlü biçimde hissettim.

Prizren’de Kosova Türklerinden olan Zeki Efendi ile tanıştık, üniversite eğitimini Bosna'da, Aliya İzzetbegoviç'in çevresinde bulunarak tamamlamış, Aliya hakkında şöyle bir hatırasını paylaşmak gerek;

Aliya'nın önemli kararlar almadan önce iki rekât namaz kılmaya ihtimam gösterirmiş. Bu bilgi, Saraybosna'daki şehitlikte Aliya'nın mezarı başında yeniden aklıma geldi.

Prizren Türklerinin geçmişinde Karadeniz bağlantısının bulunduğunu öğrendim.

Kosova'nın bir başka Türk şehri olan Mamuşa'daki Türklerin ise yüzyıllar önce Tokat'tan geldikleri ve hâlâ Tokat ağzına yakın bir Türkçe konuştukları anlatıldı.

Yüzlerce yıl önce gerçekleşmiş göçlerin bugün hâlâ insanların konuşma biçiminde yaşaması beni derinden etkiledi. Tarih kitaplarının yazamadığı bazı şeyleri dil saklıyordu.

Prizren'de bir kez daha anladım:

Şehirler yalnızca binalardan oluşmuyor. Bir şehrin ruhu, orada konuşulan dilde, insanların birbirine hitap edişinde, kahve içme biçiminde, esnafın tavrında, ezan sesinde ve anlatılan hikâyelerde saklı.

Prizren adının “pür” ve “zerin” kelimelerinden oluştuğunu, mücevher anlamına geldiğini öğreniyoruz.

Sultan Murad'ın buraya diktiği söylenen çınardan ve yaptığı dua olan “Burası kıyamete kadar ezansız kalmasın.” bu sözün tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak, Prizren halkının bu anlatıyı bugün hâlâ yaşatıyor olması benim için önemliydi.

Çünkü bazen bir toplumun hakikati yalnızca tarihî belgelerde değil, hangi hikâyeleri hatırlamak istediğinde de gizlidir.

İkindi namazını Sinan Paşa Camii Şerifi’nde cemaat ile birlikte eda ettikten sonra kalacağımız otelin yer aldığı Makedonya Üsküp’e doğru yeniden hareket ediyoruz ve yaklaşık 2 saate yakın süren yolculuğun ardından şehre ulaşıyor ve ilk günün yoğunluğunda verdiği zaman kaybından dolayı biraz geç olsa da akşam yemeği için hazırlanan yere geçiyoruz. Hiç huyumuz değildir ama anlatmak maksadı ile biraz bu yemekten bahsetmek gerek, menümüzde yer alan yemek Makedonya’ya has bir yemek ve buraların en ünlü ve sevilen yemeği imiş şimdi size desem ki önce güveçte kuru fasulye ardında da köfte geldi, yemek bana çok fazla hoş geldi. Yemeğin ardından gelen Balkan tatlısını yerinde yemenin hazzı da başkaydı tabii “Trileçe” belki de ben fazla seviyorum bu tatlıyı ondandır. Yemeğin ardından ilk günün vermiş olduğu yorgunluğumuzla birlikte Vardar Nehrine nazır sakin bir yerde bulunan kalacağımız Otel’e ulaşıyor istirahata çekiliyoruz ve bu vesileyle gönül coğrafyamıza yolculuğunuzdaki yedinci günümüzü de ardımızda bırakmış oluyoruz.

Yorgundum , ama zihnimde şehirler hâlâ yürüyordu.

Bu arada Üsküp’te Trileçe tatlısını köken olarak her ne kadar Balkan Arnavut tatlısı olduğunu bilmekle birlikte, Güney ve Latin Amerika kökenli bir tatlı olduğunu öğrendim.

Güney Amerika (Tres Leches): İspanyolcada "üç süt" anlamına gelen tres leches, 19. yüzyılda Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde ortaya çıkmıştır. 1930'larda süt üreticisi firmaların tarifleri kutuların üzerine basmasıyla tüm dünyada duyulmuştur. Adını içeriğindeki üç farklı süt karışımından alır.

Balkanlar ve Türkiye’ye bu tatlı Latin Amerika'dan Balkanlar'a (özellikle Arnavutluk ve Makedonya'ya) göçmenler ve popüler kültür yoluyla taşınmıştır. Balkanlar'da üzerine karamel sos eklenerek şekillenmiş, Türkiye'de ise 2000'li yıllardan sonra ağırlıklı olarak bir Balkan/Arnavut tatlısı olarak tanınıp sevilmiştir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Çok uzun metinler, küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.