Sabah otobüsümüzle Belgrad'dan ayrılarak Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'ya doğru yola çıktık.
Yol ilerledikçe manzara değişiyor, şehirler ve coğrafya bize Balkanlar'ın başka bir yüzünü göstermeye başlıyordu. Bölgenin çok yağmur alan bir iklim yapısı sebebiyle her yerde devasa nehirler ve dereler vardı. Sırbistan’ın devasa bir ovaya sahip olduğu ve bu ovanın her noktasının sulama kanalları ile sulanabilir olduğunu gözlemledik.
Saraybosna'ya yaklaştıkça savaşın izleri görülmeye başladı. Bombalanmış, kurşunlanmış, fakat hâlâ ayakta duran binalar... Bazen restore edilmiş, bazen olduğu gibi bırakılmış cepheler...
İnsan bir şehre girerken yalnızca onun bugünkü hâlini değil, birkaç on yıl önce yaşadığı büyük trajediyi de düşünmek zorunda kalıyordu.
Saraybosna bana daha ilk anda şunu hissettirdi: Bazı şehirler yalnızca yaşanmaz; aynı zamanda hatırlanır.
Öğleye doğru Saraybosna’daydık. Saraybosna’nın modern bir batı kenti olduğunu sanıyor, Osmanlı izlerinin gördükçe sevindim. Saraybosna’da İslam kültür ve medeniyeti, Müslüman sanat ve estetiğiyle nakış nakış işlenen taşlarda, arkasında en az bir buçuk asır olduğunu hissettiren leziz böreklerde, Henüz kapitalizmin bütün boyutlarıyla hissedilmediğive esnaf kültürünün hissedildiği Başçarş’da, halkın günlük konuşmansı yerleşmiş olan Müslümanları kullandığı ortak kavramlarda derinden derine nefes alıyordu. Kulaklarınızı kapatır, Boşnakça konuşmaları işitmezseniz, kendinizi rahatlıkla Bursa’da, Konya’da ya da Kütahya’da bir çarşı içinde hissedebilirsiniz. Burası bakırcılar çarşısı, kumaşçılar hanı, çay ocakları ve seyyar satıcılarıyla kadim ahi geleneğinin izlerini taşıyordu. Akşam namazında buluşmak üzere sözleşip şehri gezmeye çıktık. Önce bir kebapçıya gittik, Bosna kebabı istedik. İyi pişirilmiş lezzetli bir köfte ve ortası yarılmış geldi önümüze. Bizim İnegöl köftesine burada kebap diyorlar herhalde. İsimler kelimeler her ne kadar farklı olsa da burasıyla damak zevkimize kadar pek çok şeyimiz benziyor.
Başçarşı’da Hüsrev Paşa Hanı’ndan Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ni andıran otantik bir kafeye girdik. İçerde devasa bakır ibriklerle rengârenk, desen desen halı ve kilimler vardı. Oturduk, sipariş verdiğimiz kahveler biraz sonra geldi. Kahveler küçük bakır cezve yanında kıtlama şeker yine bakır bir tepside geliyor. Şehri gezmeye çıkıyoruz. Çarşının içinden yeni yerleşim bölgelerine doğru adımlıyoruz. İlerde karşımıza büyük bir katedral çıktı. Normalde her biri diğerini kâfir ilan eden üç Hıristiyan mezhebi ilginçtir burayı birlikte kullanıyormuş. Edebiyat ve Tiyatro Müzesi’nin yanından geçerek tramvay yolu ve nehrin olduğu caddeye çıktık. Yeşil kubbeli, mabede benzeyen bir binanın yanından geçtik. Burası, günümüzde Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılıyormuş. Nehrin üzerindeki Eifel köprüsünden geçerek pek bir özelliğini göremediğim İskenderiye Merkezi’yle Ali Paşa Camii’ne uğradık. Aynı cadde üzerinde Eski Postane ve 1.Dünya Savaşı’nı başlatan suikastın olduğu yer vardı. Ardından Yedi Kardeşler türbesini aramaya koyulduk. Önce türbe sandığımız kubbeli bir yer Müzik Pavyonu çıktı. Yürümeye devam ettik. İmparator Camii’nin yanından geçerek nihayet türbeye ulaştık. İçeride yedi sanduka vardı. Türbe kapalı olduğundan burada yatanlar hakkında bilgi alamadık. Türbenin hemen yukarısında Aziz Anto Kilisesi ve onun karşısında Bosna’nın en ünlü şarap fabrikası mevcuttu. Önce kiliseye girdik. İçerde ellerinde elma olan Adem ve Havva tasvirleriyle Meryem’in kucağındaki İsa resimleri görünüyordu. Yolumuzun devamında uğradığımız yerlerden biri de Saraybosna’nın önemli sembollerinden inat eviydi. Evin hikâyesi şuymuş:
Bir yaşlı kadın, üzerinden yol geçecek olan evinin yıkılmasına – devletin tüm ısrarlarına rağmen – direnmiş ve inadı sayesinde kazanmış. Ev, bir inat abidesi olarak yol ortasında durmaya devam ediyor. Burası, dünyanın bütün inatçıları tarafından ömürde en az bir kez ziyaret edilmesi gereken bir yer. Onlara inatçılık konusunda umut, güç hatta ilham kaynağı olabilir. İnat etmese ev yıkılıp gidecek, ev de kadında unutulacaktı nitekim.
İnat evinin karşısındaki köprüden karşıya geçip tramvaya bindik. Tramvayda kimin para verip kimin vermediği belli değildi. Tramvay belediye binası, baş çarşı, Ortodoks kilisesi, katedral, Ali Paşa Cami duraklarından geçerek yolcularına güzel bir şehir turu yaptırıyor. Baş çarşıda ikindi namazını eda edip daha önce de uğradığımız kafeye girdik. Kahvelerimizi yudumladıktan sonra Borekdznıka adlı bir börekçide nefis Boşnak böreğini tatma imkânı bulduk. Akşam namazını Başçarşı’daki Merkez Cami’nde kıldıktan sonra akşam yemeğini Başçarşıda Bosna Hersek’in meşhur köftesi olan Cevabi yedik. Ve otelimize geçtik.
Gündüz şehrin aktif olarak kullanılan tramvay hattı da dikkatimi çekti. Avrupa'nın tarihî tramvay sistemlerinden biri olan bu hat, Saraybosna'nın geçmiş ile bugünü bir arada taşıyan sembollerinden biriydi. Konya Büyükşehir Belediyesinin uzun yıllar kullandığı tramwaylarının da Saraybosna Belediyesine verilip burada kullanıldığına şahit olduk.
*Aliya'nın Şehri
Saraybosna'daki ilk önemli duraklarımızdan biri Osmanlı ordusunda şehit olanların bulunduğu eski şehitliğin hemen yanında bulunan Bosna Hersek savaş şehitlerinin ve Bosna Hersek'in ilk Cumhurbaşkanı Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in mezarının bulunduğu şehitlik oldu.
Burada savaşta hayatını kaybedenler için Fatiha okuduk.
Aliya'nın mezarı başında durmak, gezi öncesinde zihnimde bulunan tarih ile karşımdaki gerçeklik arasında bir bağ kurdu.
Prizren'de yıllar önce Aliya'nın çevresinde bulunmuş bir dostundan dinleyeceğim bir başka ayrıntı da daha sonra zihnimde tekrar canlanacaktı:
Aliya'nın önemli kararlar almadan önce iki rekât namaz kılmaya ihtimam gösterdiği anlatılmıştı.
Saraybosna'da onun mezarı başında bu bilgiyi hatırlamak, şahsiyetini benim için daha anlamlı hâle getirdi.
Aliya artık yalnızca bir siyasi lider değildi.
Savaşın ortasında bir milletin varlığını koruma mücadelesinin sembolüydü.
*Başçarşı: Osmanlı'nın Yaşayan Şehri
Saraybosna'nın kalbine, Başçarşı'ya geçtiğimizde şehir bir anda değişti.
Arnavut kaldırımlı sokaklar, küçük dükkânlar, bakırcılar, kahvehaneler, camiler...
İnsan kendisini bir anda Anadolu'nun eski şehirlerinden birinde hissediyor.
Sebil... Bakırcılar Sokağı... Çarşı Camii... Moriça Han... Gazi Hüsrev Bey Camii ve Türbesi... Saat Kulesi... Kurşunlu Medrese... Gazi Hüsrev Bey Müzesi ve Kütüphanesi... Hünkar Camii... Ferhadiye Camii... Ferhadiye Caddesi... Hepsi aynı tarihî dokunun parçalarıydı.
Başçarşı’da Gazi Hüsrev Bey Camii’ndeyim. Bu cami çevredeki çarşı, medrese ve bedestenleri de yaptırmış olan, Bosna fatihi Gazi Hüsrev Bey tarafından inşa ettirilmiş. Caminin ve yanındaki türbelerin hikayesi şöyleymiş: Hüsrev Bey’in kölesi İvan adında bir Hıristiyan’mış. İvan azad olunca Dubrovnik’e, bir papaz olan abisinin yanına gitmiş. Orada mutlu olamayan İvan, tekrar Hüsrev Beyin yanına dönmüş, Müslüman olmuş. Adını da Murat olarak değiştirmiş. Hayırsever biri olan Hüsrev Bey hayır işlerinin yanına getirmiş bu eski sadık hizmetçisini. Hüsrev Bey’e ölene dek sadık kalan Murat ölünce de efendisinden ayrılmak istememiş ve Hüsrev Bey’in hemen yanına gömülmüş. Daha da önemlisi yan yana olan bu iki Türbe arasında köle ve efendinin türbelerinin arsında mimari olarak bile bir farkın bulunmaması. Hüsrev Bey’in vakıflarının mütevellisi olduklarından Murat’ın sülalesinin adı mütevelliç olarak kalmış. Bu sülale hizmetlerini günümüzde de devam ettiriyormuş.
Saraybosna'nın doğusu Osmanlı medeniyetinin izlerini taşırken batısı da Sırp ve Hırvatların ayak izlerini taşıyordu.
Fakat Saraybosna'nın beni en çok etkileyen taraflarından biri, farklı dinlere ait yapıların birbirine bu kadar yakın olmasıydı. Bir tarafta cami, diğer tarafta katedral, biraz ileride sinagog...
Latin Köprüsü'nün yakınında bu farklı medeniyet katmanlarının yan yana durduğunu görmek, Balkanlar'ın neden bir hafıza coğrafyası olduğunu açıkça gösteriyordu.
*Savaşın İzleri
Saraybosna'nın bir başka yüzü ise savaş hafızasıydı. Saraybosna Gülleri...
Havan mermilerinin düştüğü ve insanların hayatını kaybettiği noktalarda oluşan izler... Markale Pazarı... Sönmeyen Ateş...
Ve Vijećnica.
Vijećnica'nın hikâyesi özellikle düşündürücüydü. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminde belediye binası olarak inşa edilen ve günümüzde Bosna-Hersek'in başkenti Saraybosna'da Milli Kütüphane ve Belediye Binası olarak kullanılan tarihî yapı. 1896'da hizmete açılan, 1992-1996 Savaşı sırasında Sırpların roket saldırıları sonucu çıkan yangında çok sayıda değerli el yazması ve tarihî eserin yok olması, savaşların yalnızca insanları değil, toplumların hafızasını da hedef alabildiğini gösteriyordu.
Bir insanın öldürülmesi bir hayatın yok edilmesidir.
Bir kütüphanenin yakılması ise bir toplumun geçmişinin yok edilmesidir.
Saraybosna'da bunu bütün ağırlığıyla hissediyorsunuz.
Akşam Başçarşı'da yerel yemeklerimizi yedikten sonra otelimize döndük.
O gece zihnimde iki Saraybosna vardı.
Birincisi Gazi Hüsrev Bey'in camileri, hanları, çarşıları ve medreseleriyle kurduğu Osmanlı Saraybosna'sı...
İkincisi ise savaşın yaralarını hâlâ taşıyan modern Saraybosna...
İkisi aynı şehirde yaşıyordu.
Bosna-Hersek: Saraybosna'nın tarihi Başçarşısı ile bizlerin en çok kenmizi evimizde hissettiren çok geç kalmış olduğumuz merkezlerden biri olduğunu anlıyoruz. Türkiye ile en yoğun tarihi bağların hissedildiği Bosna-Hersek başkenti Saraybosna, etrafını saran dağları, tarihi başçarşısı ve derin izler taşıyan mezarlıklarıyla insana hem hüzün hem de aidiyet hissi yaşatır. Mostar Köprüsü ise yeniden doğuşun ve direnişin simgesidir.
Bosna-Hersek, Türk vatandaşları için vizesiz seyahat edilebilen, tarihi bağlarımızın en güçlü olduğu harika bir Balkan ülkesidir. Bosna Hersek’in mutlaka görülmesi gereken şehirler ve pratik ipuçları: Bosna-Hersek: hüznün ve kardeşliğin toprakları. Saraybosna, Mostar, Poçitel, Blagay.
Saraybosna’da Başçarşı’da gezerken kendinizi Anadolu’da bir kasabadaymış gibi hissedersiniz. Savaşın izlerini taşıyan Umut Tüneli tüyleri diken diken eder. Boşnak böreği (Cevapcici) ve közde pişmiş Boşnak köftesi.
Bosna savaşında çok stratejik görevler üstlenmiş olan tüneli dinliyoruz rehberimizden. Tünelin hemen karşısında bulunan İgman Dağlar’ında savaşmış mücahitler. Bir ucu havaalanına dayanan bu tünel vasıtasıyla dışarıdan gelen yardımlar ve askeri techizat cepheye gönderiliyormuş. Ayrıca diplomatik ilişkilerin kurulması da bu tünel sayesinde mümkün olmuş. Uzunluğu 800 metre kadarmış. Saraybosna’nın savaştan önceki nüfusu 529bin kadarmış. Son yapılan nüfus sayımıyla karşılaştırmalı. Şu anda Boşnak, Sırp ve Arnavutların mahalleleri ayrıymış.
Şu anda Gredebosna’da Saraybosna’nın içinden geçen Neretva ırmağının kaynadığı yerdeyiz. Altta çimenlikler üstte yemyeşil yapraklarıyla ağaçlar… İki yeşillik arasındayız. Her yerde nehrin kolları, köprüler, göletler var. O kadar güzel bir manzara var ki Kuran’daki ‘’altından ırmaklar akan cennet” ibaresi bana artık daha anlaşılır geliyor. Bir göleti seyre dalıyorum. Buradaki şelalecikler ışığın su üzerindeki bin bir rengini seyr-i temaşa etme imkânı sunuyor. Gayet mütevazı, halinden memnun yüzen ördekler, seyredildiğini muhakkak farkında kasım kasım kasılan kuğular, insanların yanına kadar gelip oradaki palamutu almaktan çekinmeyen cesur sincaplar burada müşahede ettiklerimden bazıları. Ihlamur ağaçları, bir Balkan misafirperverliğiyle çok uzaklardan gelen konuklarına mis gibi kokusunu cömertçe dağıtıyor. Küçük sincap, belki de ilk defa insanlara bu kadar yaklaşıyor ve gizliden gizliye poz veriyor. Aralanan hikmet perdesi arkasından Yüce Allah’ın cemal ve cemil sıfatları tebessüm ediyor. Zihnim ve gönlüm dolu bir halde ağır ağır yürüyorum minibüsümüze doğru.
Aliya’nın arkadaşlarından, devlet adamı ve Boşnak mili şairi Cemalettin Latiç’e ait bir kitaptan ağağıdaki konuşmayı aynen aktarıyorum.
“Biz Aliya’ya inandık. Belki ona kadar öngöremiyorduk geleceği, ama ona bütün kalbimizle inanıyorduk. O hep geleceğin İslam’ın olduğunu söylüyordu ve zaman onu doğruladı. Üniversite’de önce az kişiydik, çoğaldık, çoğaldık ve bizi hapse attılar. Ümitsizliğe düşmüştük. Hapiste bir komünist polis bize dedi ki: Biz sizden korkmuyoruz! Biz de şaşırarak: Bizden niye korkasınız ki! Dedik. Şu cevabı verdi: Çünkü siz Aliya liderliğinde bir İslam Devleti kurmayı amaçlıyorsunuz. Gelecekte doğrulanacak olan bu kehanet o gün için bizi ümitlendirdi. Partimizin başa gelmesiyle İslamlaşma arttı, ama istenilen seviyeye gelmedi. Bizim şu anda en çok arzuladığımız, mevcut barışın devam etmesi. Barış devam ederse İslamlaşma tedricen gerçekleşecektir, diye düşünüyoruz. Şu partimizin siyasette çok etkin olmamasının belli sebepleri var. Bir: Halkımız İslamı sever; ancak kendisini onunla tanımlamaz, islamın siyasal boyutuna sıcak bakmaz. İki: Aliya gibi güçlü ve karizmatik bir liderimiz yok. Müslümanlar ve Sırplar arasındaki ekonomik savaş devam ediyor. Bosna’da işsizlik oranı %40 ve bunların çoğu Müslüman. Şu anda da ekonomik politikalar Müslümanların aleyhinde. Türkiye’nin AB’ye girmesi ve Bosna’ya AB çatısı altında sahip çıkması Boşnakların da menfaatinedir.” notlarını okumuştum.
Sabah otelimizde yine erken kalktık, kahvaltımızı yaptıktan sonra şehre hakim bir tepeden seyrettik Saraybosna’yı. Şu anda Başçarşı’da tarihi çeşmenin yanındaki bir kafede çay içiyoruz. Biraz dan Mostar’a geçeceğiz.